İslam ve Sosyalizm Sentezi Üzerine Bir Antitez


Sosyalizm ile İslam’ı bir araya getirmeye çalışan beyhude çabalara çoktandır şahitti dünya halkları. Marx’ın daha yaşanılır bir dünya öngörüsü içinde sanayi toplumu ve işçileri incelediği teorisinin doğulu halklar arasında da yankılandığı doğrudur. Ancak Doğulu toplumlar, özellikle de büyük bir çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu dünya halkları Marx ve teorisini Sovyetler üzerinden tetkik ve idrak etmiştir.

Sovyet çizmeleri altındaki Asyalı Müslüman Türk toplumlar, Rusça okudukları okullarda Sosyalist fikirler ile karşılaşmıştır. Sosyalist fikirleri sonradan Rus etkisiyle öğrenen Asyalı Türk toplumları, yeni terk ettikleri göçebe yaşamından sosyalist sanayi ve tarım işletmelerine, korporatizme ve planlı ekonomiye geçmişlerdir. İlk kez sosyalist bir idare altına giren Müslüman toplumlar, dini bir kültürel olgu olarak toplum yaşamından sıyırarak yoldaş sadakatine erişmişlerdir.

Asyalı Müslüman toplumlar gibi Müslüman olan bir başka etnik grup olan Araplar ise özellikle ikinci dünya savaşından sonra bağımsızlıklarını kazandıkça batılı eski sömürge ülkelerinin ideolojisinden ziyade Sovyetlerin ideolojisine yakınlık beslemişlerdir. Sovyetler ise soğuk savaş koşulları altında rejim ithal ederek dünya halkları arasında müttefikler aramaktaydı.

Arapların sömürge sonrası milliyetçi duyguları kabarmıştı. Ancak ne yazık ki dünya ikinci dünya savaşı sonrasında aşırı militarist milliyetçi düşünce akımlarının bayraktarlığı yapacak bir ülke kalmamıştı. Arap milliyetçileri ise hem kendilerine bağımsızlık mücadelelerinde destek olan yerli komünistlerle müttefik olmak hem de Arap diyarlarındaki ulusal mücadelelere lojistik ve ideolojik destek olan Sovyetlerle ittifak kurmak amacıyla ideolojik bir sapmayla sosyalist çizgiye yanaşmışlardır. İlk kurulan BAAS partileri de bu anlamda hem Arap milliyetçisi hem de sosyalist ideolojiyi harmanlayan komitacı partiler olarak ortaya çıkmıştır.


BAAS partisinin 40’lı yılların sonunda Suriye’de bir Hıristiyan bir de Müslüman Arap tarafından kurulmasından sonra bütün Arap ülkelerinde BAAS partileri kurulmaya başlamıştır. BAAS temel olarak sömürge yönetimi altındaki Arap ülkelerinin bir birlik içinde bağımsızlığını ve kurulacak olan yeni büyük birleşik Arap devletinde sosyalist bir idareyi öngörüyordu. Birçok yerde başarıya ulaşan BAAS’çılar uzun süren iktidarları süresince darbeler ve askeri müdahaleler ile idareyi sağlamışlardır.

Bir yandan Suriye ve Mısır gibi iki büyük ülkenin Birleşik Arap Cumhuriyeti kurarak bir hayali gerçekleştirmeyi başaran bir siyasal hareket olan BAAS diğer yandan ise güçlü tek adam zihniyeti, komitacılık ve istihbaratçılık geçmişi ile yönettiği ülkelerinde demokrasiden uzak cumhuriyetler meydana getirmiştir. BAAS’ın mirası olarak bugün hala tek adam rejimleri ortadoğuda hakimiyetini sürdürmektedir.

BAAS’ın bir başka mirası ise Sosyalizm ile İslam’ın ( arap milliyetçiliği açısından din pan-arabic bir olgudur.) birbiri ile örtüşen düşünce sistemleri olduğudur. Bugün hala rağbet görmeye devam eden bu düşünceye göre İslam peygamberi Muhammed’in siyasal öngörüsü ile Sosyalist toplum yapısı birbirini tamamlamaktadır. Bu görüşe göre İslam’ın ezilmişlere, yoksullara ve yoksunlara bakışı ile Sosyalist toplumsal adalet algısı bir birini tamamlamaktadır.

Ancak ne yazık ki gerçekte tam bir örtüşmeden söz etmek mümkün değildir. Dünyanın giderek muhafazakar bir algıya doğu çekilmesiyle ülkemizde de muhafazakar dünya görüşünün son on yıldır büyük bir ağırlık kazanması ve Türkiye’deki sol hareketin dindar bir toplum olan Türkiye’de büyük seçim zaferleri elde edememesinin nedeni olarak solun Müslümanlıkla barışık olmaması görüşü nedeniyle ülkemizde de benzer bir yanılgı ile sol ve İslam çelişkisiz gibi gösterilmek istenmektedir.

Ancak ne temelde ne de ayrıntılarda sol ile Siyasal islamın birleşmesi mümkün görünmemektedir. İslam bir siyasal rejim olarak adaleti temel alır ancak yoksulluğun temel olarak yoksul halk yığınlarının bu yoksulluklarından temelli olarak kurtulmalarının önünü açmaz, çünkü allah kimilerini yoksullukla kimilerini ise zenginlikle imtihan etmektedir. Yoksulluk, İslam açısından bir imtihan vesilesidir. Yoksul için öngörülen çözüm yolu bir sosyalist devrim için örgütlenmesi değil oturup sabretmesidir.

Kuran surelerinden bir tanesi olan NAHL 16:112’e göre bir ülkede/kasabada açlık, yoksulluk görülmesinin nedeni o ülke/kasabada yaşayanların allahın nimetlerine nankörlük etmeleridir. İslam temel olarak inanç çerçevesinden ekonomik, toplumsal ve siyasal meselelere baktığı içindir di çözümlemelerinde ana hedefinde inançsızların bulunması doğaldır. Ancak sosyalizm bir inanç meselesi olmadığı içindir ki Marx, işçi hareketlerinin ancak İngiltere gibi tam olarak sanayileşmiş toplumlarda meydana gelebileceğini söylemiştir. En bilinen sosyalist Müslüman türk aydınlarından Sultan Galiyev ise ezen ve ezilen ayrımını sanayici ve işçi boyutundan sömürülen ülke ve sömürülen ülke boyutuna taşımıştır ki sanayileşmemiş doğulu toplumların sosyalist rejimleri bilimsel bir temele oturabilmiştir.

Yine sosyalizm bütün ezilen ve yoksun halk yığınlarına öncü kadroların sınıf bilincini taşımasını Lenin sayesinde pratiğe dökmüş, milyonlar Marx’ın teorik bilgilerinden Lenin’in pratik çalışmaları sayesinde haberdar olmuştur. Sosyalist öncü kadroların bilinçsiz, eğitimsiz ve neredeyse insanlığından habersiz işçi halk yığınlarını eğitmesi, bilinçlendirmesi ve sınıf mücadelesinde güdülemesi sayesinde bugün milyonlarca insan bir çok hakka sahip olmuştur. Çalışma saati kısıtlaması, genel oy hakkı, kadın ve çocuk hakları öncelikle işçilerin sınıf mücadelesinin birer sonucudur. Ancak islam ise Bakara suresinin 6. ve 7. surelerinde de belirtiği gibi kafirlerin aydınlatılmasın beyhude bir çaba olarak niteler, islam açısından kafirlerin kalpleri ve kulakları mühürlenmiştir. Yeryüzündeki insanlara cennet tahayyülü sunan bir dinin kafirlerin kurtarılmasından hoşnut kalmaması düşündürücüdür. Aynı kafirler gibi işçilerin de islam açısından kurtarılmasına gerek ve imkan yoktur.

Yine ayrıca belirtmek isterim ki etnik kimliklerin ve dini ve felsefi inançların bir kenarda bırakılıp sınıf bilinci etrafında bir yoldaşlığın kurulacağı sosyalizm ile yolculuk esnasında karşılaşılan kafirlerin müminlerin en açık düşmanı olduğunu iddia eden bir dinin (Kuran, Nisa, 4:101) en ufak bir ortak noktasını bulmak zordur. Zaten dini kapitalistlerin toplumları izaya getirmek için kullanılan bir araç olarak gören Sosyalizm’in herhangi bir inançla kesişmesi de mümkün değildir. Eğer ki bir sosyalist din ile mücadele etmeyi bırakıp onunla uzlaşmayı düşünmüştür, işte o gün mücadelesini kaybetmiştir. Marx’ın da açıkladığı gibi din sadece toplumların kapitalist sistem içerisinde yaşamlarını sürdürmelerini sağlamak için bir araya getirilmiş ritüeller ve gelenekler bütünüdür. Ayrıca İslam’ın getirdiği kadın ve kölelikle igili adımlar elbette o zaman için ilerici bir adımdır. Ancak aynı adımların bugün sahiplenilmesi gericilik olacaktır.

İslam peygamberi Muhammed’in ise en çok Veda hutbesi İslam’la ile sosyalizmi birleştirmek isteyenler tarafından dayanak olarak gösterilmektedir. Ancak Veda hutbesi de İslam’ın genel çizgisini bozmayarak Müslümanlar ile kafirlerini birbirinden ayırmakta ve inanmayanları İslam’ın emir ve yasaklarından mahzun bırakmaktadır. Veda hutbesindeki kara derilikle ilgili kısımlar dışında bütün hususların yalnızca inananları ilgilendirdiği gibi kafirlerle birlikte yaşamanın mümkün olmadığı gözlenebilecektir.

İslam ve herhangi bir dinin ne teorik olarak ne de pratik olarak sosyalizm ile birlikte anılması bilimsel olmayacaktır. Ayrıca böylesi bir siyasi hareketin sosyalizmin manevra alanını artırmaktan ziyade sosyalistlerin sesinin kısılmasına ve düşüncelerini ortaklık kurulan dinin çerçevesiyle sınırlandırmasına neden olacaktır. Yeryüzündeki zenginliğin ve fakirliğin yaratıcısı olan dinler ile zenginlikleri ortak paydaya indirgeyip yoksulluğu kaldırmayı hedefleyen sosyalizmin bir arada anılması tarihin akışına terstir. Doğrudur, bütün dinler ilk çıktıklarında ezilenlere hitap etmiştir, eski egemen dine itaatsizlik etmiştir ve topluma sosyal halklar müjdelemiştir. Ancak en nihayetinde din kurumsalmış ve halkın aydınlığına değil kurumun saygınlığına hizmet etmiştir.

Musa, firavunlara karşı israiloğullarını savunmuş, adaletsizliğe ve insandan tanrılara karşı gelmiş, on emir ile toplum yaşantısına adaleti ve eşitliği getirmiştir. Ancak Musa’nın ardından Yahudilik kurumsallaşmış ve para ile ölçülebilen bir dini sistemi ve kendisinden başka kimseye yaşam hakkı tanımayan bir rejimi ortaya çıkarmıştır. İsa, Yahudi bağnazlığına ve içi boş dini seremonilere itiraz etmiş; ezilmişlere, dışlanmışlara ve yoksullara cennetin krallığını vaat etmiştir. Ancak isa’dan sonra Kilise kendisine yaşam alanı yaratan laikliği başka renk ve seslere yaşam hakkı tanımayan bir bağnazlığa çevirmiş, kurumsallaştıkça İsa’nın mesajından uzaklaşmış; kardeşlik ve eşitliğe aykırı eylemlerin savunucusu olmuştur. Muhammed, içinde doğduğu sosyal adaletsizliğin ve yoksulluğun giderilmesi için çalışmış, köle azatlığını ve kadına miras hakkını getirmiş, gelişmeyi ve bilimsel düşünceyi miras bırakmıştır. Ancak Müslümanlık gelişmeyi, toplumsal ilerlemeyi ve sosyal adaleti unutup; zenginliğin, aşırılığın ve ayrımcılığın müsebbibi olmuştur.

Özetle din elbette insanlığın toplumsal sorunlara ve sosyal adaletsizliğe getirdiği bir çözüm arayışıdır. Ancak ne yazık ki bu müessese geçen binlerce yıllık deneyim göstermiştir ki başarısız olmuştur. Dinin başarısızlığı karşısında insanlık Reform’u, Rönesans’ı ve Aydınlanma’yı yaratmıştır. Bilimsel ve düşsel zekanın ürünü olarak teorik ve pratik çözümlemeler ortaya koymuştur. İnsanlık büyük yazarların maharetli kalemlerinde vicdanlının konuşturmuş devrimleri ve cumhuriyetleri yaratmış, eski yunanın ilk demokratik deneyimlerinden işleyen devasa demokrasiler meydana getirmiştir. Böylece insanlığın, var olduğu iddia edilen tanrıların gizemli temsilcilerinin büyülü kitaplarından feyz alma dönemleri sona ermiştir. İnsanlık bundan sonra kutsal addedilen kitapların bağnaz önderlerini huşu içinde değil aklını kullanarak geçerliliğini test ettiği bilimsel teorilerini pratiğe döken liderleri şüphe içinde takip edecektir.

Dinlerin ilk çıkış anlarındaki devrimsel nitelikleri daha sonraları nedeni oldukları acı tecrübelerin günahını temizlemeye yetmez. Din; ayrımcılığa, akıl dışı uygulamalara ve sadece masum inançlara bağlanan insanlık dışı katliamlara neden olmuştur. Din adına hareket eden insanın sebep olduğu onca yüz kızartıcı tarihi suçtan sonra şimdi sıra şüpheci, akılcı ve bilimin ispatından başka bir gerçek aramayan insana gelmiştir. İnsanlığın en vicdani tarihi bu noktadan sonra başlamıştır/başlayacaktır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder