Devrimlerin Düşünsel Süreçleri Işığında Türk Devrimine Alegorik Bir Bakış ve Kurumsallaşamayan Tarihimizin Tarih Kurumu Eliyle Yozlaştırılması


Dünya tarihinde kırılmalar yaratan devrimler insanlık hafızasına çok büyük katkılar yapmıştır. Eşitliği, kardeşliği, adaleti, vicdanı, halkların kendi kendini yönetme erkini ve sınıflar arası çekişmenin yeniden düzenlenmesini biz hep büyük devrimciler öğretmiştir. Üzerine çokça yazılıp çizilen devrim teorisine derinlemesine girmeden kısaca belirteyim ki devrim zaten hem içerik hem de şekil bakımdan sadece eylemsel değil aynı zamanda düşünsel bir faaliyettir de. Bu bakımdan bütün büyük devrimciler hem devlet adamı olma hem de ideolog olma iddiasındadırlar.

Hal böyle olunca devrimlerin öncesinde ve sonrasında devrimciler devrimlerinin temellerini, dayandığı ilkeleri, hedeflerini ve insanlığa ne gibi katkılar sağlayacaklarını söylemek ihtiyacı içindedirler. Bu eylem ve söylemin sırasında tarihte yaşanan devrimlerin her birinde farklılık arz etmiştir. Kimi devrimler toplumsal bir tepkinin devrimciler eliyle yoğrulmasından ortaya çıktığından eylem söylemi takip etmiş, kimi devrimlerde ise büyük devrimciler eski rejimlerin toplumsal tabanları zayıfladığından fırsat bilip devrimlerini gerçekleştirdiklerinden söylem eylemi takip etmiştir.

Kimi günümüz yazarları devrimde yer alan eylem ve söylem sıralamasına bakarak kimi devrimleri devrim olmamakla itham etmiş, kimi günümüz yazarları ise esasen toplumunu geri götüren bir devrimi dahi yaratmış olduğu tarihsel ve ideolojik kırılmaya bakarak dahi devrim olarak niteleyebilmişlerdir. Tarih içerisinde yaşanan hangi toplumsal olayların nasıl ve neden devim sayılıp sayılamayacağı biraz öznel biraz da ideolojik olsa da sonuç olarak insanlık bugünlere elbirliği ile gerçekleştirdiği büyük zihinsel değişimler ile gelebilmiştir.

Bu büyük zihinsel değişimlerin çoğunlukla toplumsal hareketlerin neticesinde olması bize göstermektedir ki devrimlerin evrimsel gelişmemizdeki önemi tartışmasızdır. Amerikan, Fransız, Sovyet, Türk, Çin, Küba ve Meksika devrimleri sadece adı geçen toplumlara değil bütün insanlığa “bir şeyler” öğretmiştir. Tarihin akan bir su gibi devam ede gelen kesintisiz sürecinde kimi devrimler birbirini tetiklemiş kimi devrimler ise yarıda kalakalmıştır. Devrimlerin teorik altyapısı bir yana yukarıda saydığım devrimlerin kendi içinde de tartışmaları, eksiklikleri ve hataları elbette olmuştur. Dünya sosyalistleri ve devrimciler mesela Sovyet deneyimden inanılmaz dersler çıkarabilmiştir.

Devrimleri tek tek incelemek gibi güç bir çalışmaya girişmeyeceğim. Ancak son günlerde yaşanan bir takım gelişmeler Türk devrimi üzerine düşünmeme itti beni. Türk devrimi yada baş yaratıcısı Mustafa Kemal’in tanımıyla “Genel Türk Devrimi” yarı feodal eski bir emperyal toplum olan Anadolu halkı üzerinde temel gayesi modern bir ulus devlet kurmak olan bir grup eski İttahatçının giriştiği bir hareket olarak tanımlanabilir. Türk devriminin ardındaki isim olarak Mustafa Kemal devriminin bütünlüğünü inşa edemeden vefat edince devrim yarıda kalmış ve giriştiği büyük değişimi anlayamayan bir takım zevat elinden eriyip tükenmiştir.

Mustafa Kemal’in devrimciliği her ne kadar biraz şekilcilik şartlarını zorlamış olsa da, zaman içinde genel dünya literatüründeki dalgalanmalardan oldukça etkilense de, yıllarca kurmaya çalıştığı toplumsal tabanı bir türlü oluşturamamış olsa da nihayetinde girişmiş olduğu geri kalmış bir toplumdan modern bir ulus devlet yaratma işini az da olsa kotarmayı başarmıştır. Mustafa Kemal köhnemiş cihanşümul bir imparatorluğun aykırı fikirleri nedeniyle sürgün edilmiş bir zabiti olarak başladığı kariyerini modern bir ulusun efsanevi “Atatürk”ü olarak gözlerini hayata yummuştur.

Mustafa Kemal’in devriminin temel dayanak noktası olarak yıkılmakta olan bir devletin arta kalan yarım yamalak düşünsel ve fiziksel mirasından kurmak olmaktan çok savaşlardan, acılardan ve ölümlerden bıkmış Anadolu insanı üzerinde son bir ölüm kalım mücadelesi aşılama psikolojik başarısı yatmaktadır. Anadolu Osmanlı’nın yıkılmak üzere olduğu (..esasen fiilen yıkıldığı, İstanbul’da kukla bir padişahın etrafında kümelenmiş aç gözlü birkaç bürokratı dışında bir şeyi kalmamış olan bir devletti Osmanlı..) zamanlarda bir enkaz halinde idi. Son yüz yıllık zaman içerisinde savaşı, sürgünü, göçü, soykırımı, kardeş katlini, salgınları ve açlığı aralıksız yaşamış Anadolu halkının ne savaşacak ne direnecek gücü kalmıştı.

Bu güçsüzlük ve acz halinde ortaya çıkan bir büyük daha savaş meydanlarından ispat ettiği rüştünü bu kez anavatanın kurtarılması için gösterecekti. Mustafa Kemal her ne kadar büyük nutkunda yaptığı devrimleri ilk yola çıktığı andan bu yana taşıdığını iddia etmiş olsa da tarih bize Türk Devriminin biraz da el yordamıyla ilerlediğini göstermektedir. Buna en iyi örnek olarak Meclis Hükümeti sisteminden Bakanlar Kurulu sistemine geçişle birlikte Cumhuriyetin ilan edilmesidir. Soru şudur ki eğer mecliste bir hükümet kurma sıkıntısı doğmasa yine de Cumhuriyet ilan edilip edilmeyeceği belli değildir. Cumhuriyetin ilanı temel olarak tıkanan Meclis Hükümeti sistemini yenileme güdüsünü taşıdığı izlenimini vermektedir.


Mustafa Kemal’in başında yürüttüğü ve yetkilerini Ankara’da toplanan seçimli bir meclise dayandırdığı Kurtuluş Savaşı bütün itirazlara rağmen en nihayetinde Emperyalizme karşı verilmiş bir mücadeledir. Beşikçi ve Başkaya’nın bütün eleştirileri saklı olarak Fransa, İtalya ve İngiltere’ye karşı BMM düzenli orduları hiç silahlı mücadele vermemiş olsa da ve birçok Avrupalı tarihçiye göre bu savaş bir Türk-Yunan Savaşı olarak görülse de ne Yunanistan sadece ulusal güdülerle hareket ediyordu ne de Fransız, İtalyan ve İngiliz Askerleri Anadolu’ya piknik yapmaya değil sömürgeler kurmaya gelmişti.

Kurtuluş Savaşının antiemperyalist niteliğinin en belirgin özelliği bence Sovyet desteğidir. Yeni yeni kotarılan Rusya’daki sosyalist rejim Anadolu’daki bir grup kalpaklının mücadelesine acaba inanmamış olsalardı bu kadar destek olur muydu? Bu soruya verilecek cevap Anadolu hareketinin antiemperyalistliği hakkında bizlere bir şeyler anlatacaktır. Ayrıca yine Türk Devriminin tek adamı Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçmeden önce, balkanlarda ve daha sonrada başkent İstanbul’da yürüttüğü gizli faaliyetlerin niteliği Mustafa Kemal’in yönetimsel bir değişim girişimi içerisinde olduğunu göstermektedir. Sözü fazla uzatmadan demek istiyorum ki Mustafa Kemal bir devrim hareketine girişmiştir. Bu girişimin niteliği açıkça antiemperyalisttir. Bu devrim içerisinde gidilen değişimler ve Mustafa Kemal’in temel ideolojisi zaman içinde sapmalar göstermiş olsa da açıkça bir aydınlanmacılık ve halkçılık içermektedir.

Türk Devriminin gerçekten devrimsel nitelikler taşıdığının bir başka göstergesi de – her ne kadar yeni kurulan Türk devleti Osmanlı ile şekli farklılığının altını yeteri kadar çizememiş olsa da – bir önceki rejim ile yeni kurulan rejim arasındaki açık kırılmadır. Yeni kurulan devlet, Osmanlı’nın dayandığı geleneksel toplum yapılanmasını baştan aşağıya değiştirmeye çalışmış, laikliği getirmiş ve tabana yaymış, Tazminattan bu yana yapılmayan çalışılan Teknik, Pedagojik ve Tıbbi gelişmeleri kurumsallaştırmıştır. Mustafa Kemal’in de içinde bulunduğu Osmanlı bürokrasisi son yüz yıl içinde çökmekte olan devleti kurtarmak amacıyla çeşitli kimisi küçük kimisi büyük değişimlere gitmiştir. Ancak ne yazık ki bu değişimlerin hiç birisi Mustafa Kemal’in devrimleri gibi köklü ve kurumsal olamamıştır.

Mustafa Kemal’in tek adam olarak başında bulunduğu Türk Devrimi’nin devrimsel niteliklerini incelendikçe görülecektir ki Türk Devrim’i kimilerinin iddia ettiği gibi sonrada kendisine devrim niteliği kazandırılmış bir hükümet darbesi falan değildir. Bu gerçek bir devrimdir. Ve her devrim gibi bu devrim de çekirdek bir kadronun verdiği kararların toplumsallaştırılması neticesinde meydana gelmiştir. ABD’de Founding Fathers, Sovyetler’de Lenin, Troçki ve Stalin, Küba’da Castro ve Che, Çin’de Mao, Fransa’da Robespierre vs. Ve her devrim gibi Türk devrimi de kendisini ifade etme, kendi mitolojisini var etme ve kendi kültünü yüceltme eğilimine girmiştir. Türk Devrimi ve Mustafa Kemal kendi devrimci kadrolarını yetiştirme ve kendi toplumsal tabanını genişletmeye girişmiştir.

Eğitim, Sağlık ve Teknik alanda yapılan devrimler; idari, yasal ve yapısal alanda yapılan devrimler; toplumsal, siyasal ve düşünsel boyutta yapılan devrimler… Bütün bu gerçekleştirilen total bir kırılmanın varlığını işaret etmektedir. Açıkça görülecektir 1930 Anadolusu ile 1910 Anadolusu arasında çok bariz fark vardır. Giyim kuşamından, konuşup yazmasına; toplumla, devletle ve birbiriyle olan ilişkisinden düşünme ve hareket geçme biçimine, yasal ve anayasal bütünsel yapısallığından temel bireysel varlığına kadar her şey ama her şey değişmiştir. Bu kırılma, bu değişim bize açıkça bu süre içinde Mustafa Kemal önderliğinde gerçekleştirilen eylemlerin bütünün bir devrim olduğunu göstermektedir.

Mutafa Kemal gerçekleştirdiği devrimi anlatma ve gelecek kuşaklara aktarma isteği içerisine girmiştir. Bu anlamda Milli Eğitimin kullanılması yanında toplumsal eğitim ve propaganda yolları da kullanılmıştır. Her devrim gibi Türk Devrimi de kendi mitini böylece inşa etmiştir. Mustafa Kemal’in emriyle Ankara’da kurulan ilk üniversitenin ve ilk fakültenin toplum bilimsel konulara el atması bu nedenledir. Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumunu kurulması bu nedenledir. Ders kitaplarının yazımında, devlet görsellerinin hazırlanmasında, kamu ve özel iştiraklerin dilinin oluşturulmasında takip edilen esas amacın Türk devriminin toplumsallaştırması olduğu açıktır.

Açıkça TTK ve TDK bu aşamada oldukça ilginç görevler üstlenmiştir. TTK ve TDK, zaman içinde Mustafa Kemal’in sapmalar gösteren ideolojik çizgisine rağmen yeni bir ulus tanımlaması yapmakta görev üstlenilmiştir. Türk devrimi temel olarak hedeflediği batılı anlamıyla modern bir ulus devlet inşa etmek gayesiyle o güne kadar yapılmamış bir işe girilmiş ve ulusal kimliği tanımlamaya çalışmıştır. Türk Tarih Kurumu, 28 Nisan 1930’da Türk Ocakları kurultayında konuşan Mustafa Kemal’in direktifiyle kurulmuştur. Esasen Osmanlı’dan kalma bir dernek olan Türk Ocakları Türkçülük fikrini takip etmekteydi. Mustafa Kemal Türkçülüğü bütünüyle benimsemekle birlikte söylem ve eylemlerinde Türkçülük akımında etkilenmiştir. Türk kimliği ve Türk ulusal niteliklerinin belirlenmesi gibi konularda her ne kadar diğer Anadolu halklarını da benimseyici bir üslubu zaman zaman benimsemiş olsa da temel olarak farklılıkları dışlamış ve tekçi bir görüş geliştirmiştir.

Bir ulus inşa etme iddiasında olan Türk Devrimi, Anadolu halklarının imparatorluktan kalan ve son yüzyıl içinde düşen devlet otoritesi ve yapılan Tanzimatlar ile ifade özgürlüğü tanınan farklı etnik ve mezhep kimliklerini yok saymış ve bütün toplumu Türk kimliği içinde ele almıştır. Bu yöntem Anadolu’nun kadim halkları üzerinde baskı unsuru olarak tezahür etmiştir. Türk kimliğinin tanımlanması ve tanımlanan bu kimliğe özgülenen niteliklerin varlığı TTK’nin temel iş alanlarından olmuştur. TTK bu nedenle her zaman Türk devriminin düşünsel bayraktarlığını yapmıştır. TTK’nin Türk devriminde üstlendiği bu rol her zaman gözle görülür bir nitelik taşımıştır.


Yine aynı şekilde düşünülecek olursa ulusal kimliklerin ulusal dilden bağımsız olarak inşası mümkün olmadığından Türk devriminin Türk dili konusunda neden bu kadar ısrarcı olduğu anlaşılacaktır. Türk dili üzerinde de Mustafa Kemal’in görüleri temel alınarak bir çok müdahaleye girişilmiştir. Türk dili kurumsallaştırılmış yeni bir alfabe kazandırılmış, eğitim alanında yapılan devrimlerle desteklenerek “başka dillerin boyunduruğu” altından kurtarılmaya çalışılmıştır. Dilbilimciler arasında dahi tartışmalı bir yöntem olarak dilin sadeleştirilme çalışmaları bir yandan dilimizdeki bir kısım zenginliklerin yok olmasına neden olmuşken bir yandan da dile yeni gelişim alanları açmıştır.

Türk dilinin sadeleştirilmesi çalışmaları yanında ulusal bir lehçe benimsenilmiş ve yerel lehçelerin ve Anadolu’daki diğer etnik kimliklere ait dillerin kullanılması yasaklanmıştır. Bu yasaklamalar bireysel düşüncelerin ve kimliklerin birer parçası olan dillerin körelmesi yanında kamusal alanda daha baskıcı bir rejimin doğmasına neden olmuştur. Türk dili sadeleştikçe, tektipleştikçe ve kurumsallaştıkça yerel kaynaklarla etkileşimini yitirmiştir. Bu etkileşimin yitirilmesi 80’lerden bu yana meyvesini vermeye başlayan çürük bir hasatın ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Yerel lehçeler kayboldukça, Anadolu’nun etnik diller yasaklanıp evlere hapsedildikçe kültürel yaratıcılık güdükleşmiş ve birikimsel üretimimiz tektipleşmiştir. Bu tektipleşme sorunun temellerine hiçbir zaman inilememiş ve dilimiz “başka dillerin boyunduruğu” altından kurtarılmak istenirken beslendiği yerel kaynakların kurutulması nedeniyle yetim kalmıştır. Dilimizin sorunları üzerine değinmeyi burada noktalayıp yeniden TTK’nin tarihimizdeki misyonuna ve tarihçiliğimiz üzerindeki etkilerine dönmeye çalışalım.

TTK’nin özellikle Türk kimliği üzerinde giriştiği kimi girişimlerim beyhude çabalar olduğu post modern dünyamızdan bakılınca daha iyi anlaşılabilmektedir. Bu tespitin temelinde yatan temel tarihsel nedensellik ise salt siyasi misyonlarla bilimsel erklere müdahale edilmesidir. Zamanın ruhu içinde anlaşılabilecek bir durum her nasılsa bilimselliğin bir anda kurumsallaşmaya heba edilmesi bugün tartıştığımız konuların doğmasına neden olmuştur. TTK Türk devrimi içinde üstlendiği misyonu hiçbir zaman sorgulama cesaretini gösterememiş ve tarihin temel bilimsel nosyonunun ülkemizde yerleşmesine engel olmuştur.

TTK öncülüğünde yazılan ilk tarih kitapları, daha sonraları ders kitabı yazımında izlenilecek kılavuzların yazımına kadar TTK neredeyse imza attığı her işte tarih biliminin erimesine göz yummuştur. Mustafa Kemal’in emriyle kurulan ve Türk devriminin bayraktarlığını yapan kurum devrimin zihinlerde gerçekleştirmek istediği temel değişimi atlamış ve kuru bir hamaset sarmalı içinde kaybolup gitmiştir. Mustafa Kemal’in önderlik ettiği Türk devrimi şeklen olduğu kadar düşünsel olarak batılı normlara sahip bir toplum inşa etmek istemiştir. Bu nedenle batılı bir kavram olan laikliğin düşünsel etkileri büyük önem taşımaktadır.

Laiklik sadece “Din ve Devlet işlerinin ayrılması” demek değildir. Elbette Reform’dan Aydınlanma’ya Fransız Devriminden Dünya Savaşlarına kadar çok değişken tarihsel şartlar içinde insanlığın ortaklaşa yoğurdu bir kavram olarak Laiklik, düşünce özgürlüğünün bireylerin düşünsel süreçlerine yapılan bütün kurumsal müdahalelerin en büyüğü olan dine karşı verilmiş bir savaştır. Bu savaşın ana çıkış noktası, düşünsel süreçleri özgürleştirmek ve bilimsel verilerin akılcı yorumları dışında uhrevi dogmaları bertaraf etmektir. Türk devrimi de bunu istemiştir. Ancak TTK bu yorumu asla görememiş ve tarihi bir fırsat tek adamın gölgesinde bir ölüm uykusuna heba edilmiştir.

Tarihçiliğimiz TTK eliyle bir yandan bilimsel özgürlük ve özgünlükten uzaklaştırılırken Mustafa Kemal’in düşünsel zigzagları hamasi söylenmelerle savunulma yanlışına düşülmüştür. “Güneş-Dil Teorisi” ve “Tarih Türk’le Başlar” gibi zırvaların savunmasına girişmek ne yazık ki zamanın ruhu ile açıklanamaz. TTK, Türk Devrimini gerçekleştirilen ve kendisine özgülüğümüzü ve varlığımızı borçlu olduğumuz büyük kahramanın gölgesinden bir türlü kurtarmayı başaramıştır. TTK bünyesinde gerçekleştirilen sözde bilimsel çalışmalarla ne Mustafa Kemal ne de Türk devrimini hak ettiği değeri alabilmiştir. Alamazdı da zaten.

TTK’nin bu tarihsel hatalarına ve bilimsel açmazlarına küçük bir parantez ancak 1961 Anayasasının sağladığı özgürlük ortamında açılabilmiştir. Bu dönemde değişen Dünya ve Türkiye gerçekleri TTK’nin kurum olarak kendisini de sorgulamasına neden olmuş ve Atatürkçülük kurum dışı bilim insanların eliyle hamasi söyleminden sıyrılmıştır. Türk devrimi uhrevi bakış açısından ve hamasi yaklaşımdan bu dönemde soyutlanabilmiş ve bilimsel araştırma ve akılcı eleştiriye açık hala getirilebilmiştir. Ne yazık ki bu kısa kıpırdanmanın önüne 1980 darbesiyle geçilmiştir.

Türk devrimi ile kurulmuş olan TTK’nin bir kurum olarak imza attığı tarih anlayışı ulusal kahramanın uhrevileştirilmesine kadar varmış ve Mustafa Kemal’in ve Türk devriminin hedefinden sapmasına aracılık etmiştir. Kimse yalan söylemesin TTK ve temsil ettiği tarih anlayışı ile ne ulusal tarihimiz ne de dünya tarihimiz anlaşılamaz. Bir dünya vizyonundan yoksun bu çarpık bakış açısıdır ki TTK’nin olmayan değerinden daha fazla ciddiye alınmasıyla pekişmiş ve TTK’nin yetiştirdiği kadroların iktidarında TTK daha da yetki ve önem sahibi olmuştur.

Bu durumda 1980 darbesinin ve Kenan Evren’in daha özel bir yeri olduğu unutulmamalıdır. TTK ve TDK 1980 öncesinde 61 anayasasın verdiği özgürlük ortamında nispeten de bilimsel değerini yükseltmiş ve toplumdaki ve üniversitedeki çok sesliliğe daha fazla kayıtsız kalamamış ve yukarıda belirttiğim noksanlıklarını gidermeye çalışmıştır. Ancak ne yazık ki 80 öncesi Üniversite’nin ve ülkemizde zamanın ruhunu yakalamaya çalışan bilimsel gelişmeyi hamasi değerlerine ve köhneleşmiş toplumsal tahayyüllerine aykırı bulan bir grup tarafından bu ilerlemenin önü kesilmiştir.

80 Darbesiyle Evren ve Arkadaşları, ülke yönetimine el koyduktan hemen sonra devleti ve toplumu kendi hastalıklı dünya görüşleri çerçevesinde yeniden şekillendirmeye çalışmışlardır. Bu aşamada büyün yasalar yeniden yapılmış, daha dar ve kazuistik anayasa zorla halka onaylatılmış ve bilimsel gelişmeyi, eleştirmeyi ve sorgulamayı imkansız kılan bir eğitim sistemi getirilmiştir. Bu denklemde her şey ama her şey devletin (aslında Kenan Evren’in) dediği her şeyin tek doğru olarak kabul edildiği algısı üzerine inşa ediliyordu. TTK ve TDK 1960 ile 1980 arasında üstlendiği nispeten daha bilimsel yapıdan uzaklaştırılıyor ve 1930 ile 1960 arasında güdülen hamasi tarih anlayışına geri dönülüyordu.

Tarihi ve dolayısıyla Türk devrimi ve Mustafa Kemali de dogmalaştıran, bilimsellikten uzaklaştıran ve özgür ve bilimsel düşünsel süreçle her şeyi sorgulanabilir kılan akılcılığı rafa kaldıran bu yeni rejim ve onun piyonu olarak Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu kuruluyordu. Bu kurum TTK ve TDK’nin aksine dernek değil bir devlet kurumu olarak yapılandırılıyor ve Anayasal koruma altına alınıyordu. Evren ve 1980 rejimin marifetiyle Anayasa’nın uhrevileştirilmesi de göz önüne alınacak olursa tarihçilik devlet tekeline alınıyordu.

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun ve 1980’de yeniden şekillenen devlet ve toplum modelimizin içinde tarihçiliğin neden bilimsellikten uzaklaştığını ve niteliğine bakılmaksızın niceliği artırılan üniversitelerimizde kurulan Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Enstitüleri ile nasıl tarihin dogmalaştırıldığını görmemek neredeyse imkansızdır. 1980’de Kenan Evren eliyle şekillendirilen bu yeni devlet, bireylerin düşünmesine, sorgulamasına ve eleştirmesine bütüncül bir bakışla karşıydı. O yüzden daha daha sert yasalarla, daha kapsamlı bir yapılanmayla ve daha baskıcı bir anlayışla toplumu yönetmek istemiş ve bu güdülerle devleti despotikleştirmiştir.


İşte bu nedenlerle Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun başına “Atatürkçü olmayı hakaret sayarım” diyen Mümtazer Türköne’nin atanmasında kötü bir yan yoktur. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ne bilimsel ne de kurumsal anlamında tarihçilik yapamamaktadır. Temsil ettiği ve Atatürkçülük olarak göstermeye çalıştığı yegane şey – tıpkı 1980 sonrası bütün devlet kurumlarının yaptığı gibi – Kenan Evren’in görüşleridir. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu sadece ve sadece Kenan Evren’in şekillendirdiği bir devlet düzeninde ve sadece Kenan Evren’in müsaade ettiği ölçüde tarihçilik yapabilmektedir.

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun 1980 sonrasından günümüze kadar hala ortadan kaldırılmaması, CHP’yle olan miras kavgalarına rağmen, bir türlü yasal statüsünün değiştirilmemesi ve her iktidar döneminde değişen yönetici ve kadrolarına rağmen bir arpa boyu yol alamaması; Kenan Evren’in 1980’de kurduğu devlet düzeninin, ideolojik çerçevenin ve toplumsal yapılanmanın hala ama hala devam ettiğinin en büyük göstergesidir. Kenan Evren’le ve kurduğu darbe rejimiyle yüzleşmenin en kolay ve etkili yolu kurduğu düzeni ve ideolojiyi değiştirmek olduğu aşikarken o düzen içinde ideolojisini devam ettiren en köklü kurumun hala ayakta olması manidardır. Ez cümle; Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ve yüklendiği misyon ortadan kaldırılmadıkça ne tarihimiz bilimsel bir nitelik kazanabilecektir ne de Kenan Evren’in darbeyle gelen devlet düzeni demokratikleşebilecektir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder