Batı Trakya ve Balkanlar Turu


Osmanlıların balkanlardan çekilmesi çok sancılı olmuştu. Bugün hala bunun sancılarını tam olarak atlatamadığımız da ortada. Bu acılı zamanları anmanın faydası da yok. Yaşanan yaşandı, akacak kan damarda durmadı. Türkler yüzlerce yurt bildiği topraklardan uzaklaştırıldı. Bir güzel memleketi ardımızda bırakıp Anadolu’ya çekildik. Bunu anlamak için balkanlarda beş dakika harcamak yeterliydi. Ben günlerimi acıyla ve kanla sulanmış bu vatan toprağına dokunarak geçirdim. Yine de hislerimi kelimeye dökmeye kabil olamadım. Neşeyle başladığım bu seyahati göz yaşlarıyla tamamlayacaktım.

 

Osmanlılar birazdan bulunacağım beldeye Cuma-i Bala diyorlarmış. Türkler içinse hala Yukarı Cuma adıyla bilinmektedir. On dördüncü yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar Selanik ve Serez’e bağlıyken Birinci Balkan Savaşı’ndan sonra Bulgarlara verilmişti. Atalarımızın izlerini bulmak biraz zor. Komünist rejimin brutalist mimarisi adeta geride pek bir şey bırakmamış. Ellili yıllarda adını Komünist lider Blagoev’ın hatırası için Blagoevgrad yapılmıştı. Struma nehri kıyılarındaki cennetten bir parça olan bu belde hala Bulgaristan’ın kültürel merkezlerinden birisidir. 


Rila Manastırı

 

Evliya Çelevi’nin anlattığı pazarları, evleri, kaynak sularıyla övdüğü bir beldeyi artık sadece anılarda bulmak mümkün. Ne gösterişli camileri kalmış ne de kapalı çarşıları. Eski Şehir diye elde kalan birkaç sokaktan geriye bir şey kalmadığını anlayınca Rila Manastırı’nı görmek gerektiğini anlamıştık. Kentin tüm tarihi ve kültürel değerlerini ezip geçen Komünist rejim işini gerçekten iyi yapmıştı. Geriye silik bir iz dahi kalmamıştı. Ancak ne acıdır ki kentin şu an merkezinde kocaman brutalist yapılardan birisi Amerikan Üniversitesi yapılmıştı. Adından ve geçmişinden koparılan bu kente en iyi cevabı zaman vermişti. Kente sindirilmek istenen o kimlik tutmamıştı.

 

Çıktıkça çıkılan, bitmek tükenmek bilmeyen bir rotayı takip etmeniz gerekiyor Rila Manastırı’nı görmek için. Buraya çıkarken M. yanımıza paltolarımızı almamız gerektiğini söyledi. Mayıs ayındaydık, Balkanlarda inanılmaz bir sıcak hava dalgası vardı. Caddelerde, sokaklarda güneş altında yürümek neredeyse mümkün değildi. Bu mevsimde palto biraz abartılı olmayacak mıydı? Bitmek tükenmek bilmeyen zirveye tırmandıkça anladım ki ne ceket ne palto yetmeyecekti, öyle bir soğuk, inanılmaz bir hava değişimi yaşamıştık. Onuncu yüzyılda bu rotayı takip eden, dağların zirvesine sığınan keşişleri düşünmeden edemedim. Buralara nasıl tırmanmışlardı, buraya nasıl çıkmışlardı?


Rila Manastırı Ziyaretimden Bir Kare

Bulgaristan’daki en büyük ve en ünlü Ortodoks Manastırı’na çıkıyorduk. Ama burada beni karşılayacağını hala bilmiyordum. Tek hissettiğim yüksekliğin ve soğuğun nefesimi kestiğiydi. Rila dağının ve Rilska nehrinin yoğun orman dokusu korkunçtu. Nefesimizi kesecek kadar bir soğuğu ilk kez hissediyordum. Bulgaristan’ın hala en önemli dini hac merkezlerinden birisiydi. İnsanların buraya neden geldiklerini anlayabiliyordum. Bu yol, bu zirve, bu çile gerçekten de dini bir hikmet değerindeydi. Buraya çıkan ilk keşiş Ivan efsaneye göre bir mağaraya sığınmıştı. Şimdi ise zirvedeki muazzam yapılar göz kamaştırıcı güzellikteydi.

 

Rila’da kesilen nefesimizi birkaç gün dinlendirmek zorunda kalmıştık. Yeniden Türklerin Yukarı Cuma Bulgarların ise Blagoevgrad’a geri döndük. Blagoevgrad’daki Güney-Batı Üniversitesi’nde bazı araştırmalar ve sunumlar gerçekleştirdik. Sonrasında yeniden yola koyulduk. Bu kez Yunanistan’a doğru hareket etmek kararı verdik. Bulgaristan’dan Yunanistan’a geçilebilecek en güzel rotayı seçtiğimizi bilmiyordum. Struma nehrini takip ettik, eşsiz güzellikteki ormanlardan geçtik. Balkanların karanlık ve soğuk iklimi artık arkamızdaydı, Akdeniz kendisini göstermişti. 


Serez'deki Giorgos Kaftantzis Heykeli


Anadolu ile Attika ve Teselya arasındaki bu birikintisine büyük önderimiz gibi Akdeniz adını verelim. Akdeniz’e ilk kez batıdan bakacaktım. Ancak daha atalarımızın Pınar, Yunanların ise Pangaion olarak tepelerini aşmadığımıza göre bu ulu denizi görmemize vardı. Serez’de küçük bir mola verdik. Serez’in çarşıları doğduğum büyüdüğüm Egemizin küçük kasabalarını anımsattı bana. Telaşsız insanlarla sohbet ettim, güzel yemekler yedim ve sarmaşıkların serinlettiği gölgeli sokaklarda dolaştım. Çarşılarında, pazarlarında anılar edindim. Bu kentin en sevgili oğlu Giorgos Kaftantzis’i yad ettim.

 

Belli ki atalarının soyu Osmanlı tebaası olan bu ünlü şair Serez’in ozanı sayılabilirdi. Özellikle Nazilere karşı yazdığı şiirlerle tanınmaktaydı. Doğduğu bu kenti hiç terk etmemesiyle ünlenmişti. Bu kente gelip de Şeyh Bedrettin’in adını anmamak da olmazdı. Ancak onun ne izi ne adı kalmıştı kentte. Yörüklerin kadim yerleşkelerinden birisi olan bu kentte minaresi kırık bir camisinden başka bir şeyde kalmamıştı. Serin çarşılarında dolaştıkça, eskiyen ve unutulan iki halkın dostluğundan derin izleri fark etmiştim. Ömer Seyfettin’in öykülerinden taşan acı hatıraları ise göz ardı edemiyorduk. Neyse ki geçmişte kaldığına şükrediyordum. 


Seres'te tanıdık bir imge.


Türklerin Pınar, Yunanların ise Pangaion olarak andıkları sert tepeleri aşıp Kavala’ya doğru koyulduk. Yoğun trafikten akşam üzerine doğru vardığımızda ilk kez Kavala körfezini yukarıdan gördüm. Işıklar içindeki bu kent memleketim İzmir’in sahil kasabalarını anımsatmıştı bana. Akdeniz’in tuzu hemen yapıştı tenimize, yorgunluk içinde bir kordon lokantasına oturmuştuk. Taze balığı, temiz mezeleri ve mis kokulu içkileriyle karnımızı doyurduk. Geç vakit bir oda bulduğumuza sevindik. Sabah gözümüzü Kavala’da açacak olmanın huzuru içinde uyuduğumu hatırlıyorum. Sabah erkenden penceremi açtığımda Akdeniz’den gelen o mis kokuyu içime çektim. Bu kokuyla yurdumda olduğumu rahatlıkla anlamıştım.


Kavalalı Mehmet Ali Paşa Heykeli


Kavala koskoca Yunanistan bir Türk’ün heykeline ev sahipliği yapan tek yerdi. Kahvaltıdan sonra hızla kentin eski merkezine doğru hızlı adımlar attık. Tatlı bir yokuşu tırmandıkça Mehmet Ali Paşa’nın konağını görmeye başlamıştık. Adı bu küçük kentle özdeşleşen büyük Türk komutanı Osmanlılara kafa tutabilen nadir kimselerdendi. Ardılları Mısır’da uzun yüzyıllar süren bir hanedanı kurmuşlardı. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın tutumunu küçüklüğümden beri anlamaya çalışır, ulusal tarihimizi göklere çıkaran tarih kitaplarımızda yer bulabilen bu öteki tarafı merak ederdim. İşte şimdi onun doğduğu konaktaydım. Heykeliyle karşı karşıya oturmuş Akdeniz’e bakıp yaptığı planları hayal etmiştim. 

 

Kavala’dan elimde eşe dosta alınmış kurabiye kutularıyla dönüyordum. Bir da kafamda Mehmet Ali Paşa’nın karakterli yapısına dair yarım yamalak düşünceler, hülyalar, imgeler. Yolumuz üzerinde iki merkez daha vardı. Türkiye’ye dönmeden Dedeağaç ve Gümülcine’ye de uğramak istiyorduk. Gümilcine’ye Yunanlar Komotini diyordu, Dedeağaç’a da Alexandroupolis diyorlardı. Her iki kent sınırın bu tarafında kalmıştı ama yürekleri hala bizimleydi. Türkçe hala hakimdi. Çarşılarda pazarlarda rahatça Türkçe konuştuk, soydaşlarımızla tanıştık ve alışveriş yaptık. Sınırın ne kadar önemsiz olduğunu anlamak beni güldürmüştü. İçtiğimiz kahvenin acı tadını ikram edilen tatlıların şerbetiyle bastırmıştım. Türkiye’ye girdiğimizde yorgunluktan değil dargınlıktan şikâyet ediyordum. Sınırdan geçerken kalbimi bu topraklarda bırakmıştım. 

 

 Doç. Dr. Selahattin Özkan







Bonus: 


Bütün Yunanistan'da görebileceğiniz Kilometre Sayaçları
İstanbul'a değil Konstantinopolis'e kaç km kaldığını
gösteriyor. Sahi İstanbul neresiydi?














.








.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder