Beklenmedik Bir Rota: Poitiers

Bunu kendime itiraf etmeliyim ki Paris’i arkamda bırakıp Poitiers’e gitmeye hiç hazır değildim. Ancak planladığımız üzere Fransa’nın en güzel ortaçağ şehirlerinden birisi olan bu kente gitmeli ve radnevulaştığımız gün ve saatte tarih merkezinde kaynaklarımızı taramalıydık. Poitiers Üniversitesi’ne bağlı Ortaçağ Araştırmalarımı Merkezi (Centre d’études supérieures de civilisation médiévale) kütüphanesi araştırmamız için çok önemliydi ve randevumuzu kaçıramazdı. Bu zorunluluk sebebiyle, biraz gönlü kırık da olsa, Poitiers’e gitmeliydik.

Paris’ten Poitiers’e giden trenler Gare de Lyon’dan kalkıyordu. Bir gece önce biletlerimizi aldık ve sabah ilk iş gara geldik. İlk kez hızlı trene binecek olmanın heyecanın yaşadığımı söylemeliyim. Paris’i geride bıraktıktan sonra büyük Fransız düzlüklerinden ilerledik, birkaç köy birkaç kasara ufukta kendisini belli ediyordu. Anadolu’da trenle ilerlerken gördüğümüz minarelerin yerini burada kendisini çan kulelerine bırakmıştı. Ufuktaki bu küçük yerleşim birimlerini gördükçe memleketimi hatırladığımı düşününce gülümsedim. Birbirine hiç benzemeyen bu iki dünyayı yakınsamama şaşırdım.


Poitiers'in eşsiz güzelliklere açılan eski sokakları


Poitiers garında indiğimizde soğuk ve puslu bir hava vardı. M. gençlik yıllarında burada da çalıştığından alıştığı yollardan beni dolaştırıyordu. Ancak kente giriş yaptığımız ne tren garı ne de aceleyle yerleştiğimiz otel beni tatmin etmemişti. Paris’in üzerimdeki etkisi olsa da kent bu iki misafirine pek de bir şey sunmuyordu. Bu sözlerimden pişman olacağımı henüz bilmiyordum. O akşam ve birkaç gece daha burada M. ile eski arkadaşlarını da göreceğiz, yerli halkla ve Türk göçmenlerle sohbet edeceğiz. Ancak asıl etkileyici olan Poitiers’in ortaçağ merkezinin, üniversitesinin ve araştırma merkezinin atmosferiydi. Yanılmıştım.

 

Saint-Pierre Katedrali’ne çıkan dar sokaklarda, eski evlerin dökülen duvarlarında ve manastırların saklı bahçe kapılarında gerçek ortaçağ havasını koklayabilmiştim. Sabahları Poitiers’in ünlü fırıncılarının elinden gerçek köy kruvasanlarının ne kokusunu ne tadın unutamıyorum. Sakin sokaklarında ne turist kafileleri vardı ne de size birşey satmak isteyen kurnaz tüccarlar. Yaşam burada sanki yüzlerce yıl önce durmuş gibiydi. Seksenlerin ortasında yeni şehrin çeperlerinde kurulan otomobil lastik fabrikası için Anadolu’dan gelen Türk göçmen mahalleleri olmasa bu kente yüzlerce yıl boyunca kimsenin rahatsız etmediğini düşünebilirdiniz.


ABD'nin meşhur Özgürlük Heykeli:
ABD kurulduktan sonra ona Fransızlar tarafından hediye edilen 
Özgürlük Heykeli tamamlandıktan sonra heykelin inşaatına katılan
kentlere birer replikası hediye edilmişti. 

Burası ortaçağ avrupasının kaderinin değiştiği bir yer aslında. Manastırlardaki keşişlerin geceler boyunca ettiği duaların neden yükseldiğini anlamak çok da güç değil. Sekizinci yüzyılda Endülüs müslümanları burada durdurulmuştu. Poitiers’in genç ve yürekli Hıristiyanları kıtanın kaderini değiştirmişti. İlk bakışta bu derin tarihin izlerini bulmak zordu. Ancak arşınladığımız manastır kütüphanelerinde eski kroniklerin anlatıları bunlarla doluydu. İnsan bu kentin sokaklarında dolanırken yüzlerce yıl önce meydana gelen savaşları, savaştan kaçanları ve kilise babalarının taraftar toplamak için attıkları vaazları düşünmeden edemiyor.

 

Poitiers’deki günlerimiz sayılıydı. Olabildiğince vaktimizi etkili kullanmak isteyen M. biryandan da eski dostlarını ziyaret etmek istiyordu. Birlikte lisans eğitimi aldıkları eski bir tanıdığı ile randevulaştık. Biraya geldiğimiz aile bizi köy evlerine yemeğe davet etmişlerdi. Yemek davetinin gerçekleşeceği çiftlik Poitiers yakınlarındaki adını bilmediği küçük bir köyün dışındaki çiftlikteydi. İlk kez bir Fransız köyünü ziyaret edecektim. Köy bizim köylerimize hiç benzemiyordu. Yolları temiz, evleri bakımlıydı. Ortalıkta dolaşan ne hayvanlar vardı ne de sağda solda toz toprak yığıntıları. Düzenli sokaklar, boyalı evler, tüten ocaklar sıradan köy hayatını anımsatıyor olsa da Anadolu’daki köylerin kokousunu bulamıyordunuz.


Manastır kapılarından

Köyün hemen dışındaki çiftliğe vardığımızda ev sahibi bize çiftliğini gösterdi, güzel döşenmiş evinin hemen arkasında hayvan damını ve saman deposunu görebiliyordu. Domuzları, inekleri gösterdi. Tüm hayvanlar tertemizdi, damın içinde hayvan artıklarını göremiyordunuz. Sıvı atıklar ise kanallar ile yönlendirilmiş ve şebekeye karışıyordu. Olanca hayvana rağmen kötü kokudan eser yoktu. Çiftliği dolaştıktan sonra eve buyur edildik. Ayakkabıların dışarıda çıkarılmadığı M. gelmeden bana tembihlemişti. Girerken şaşırmadım ama yine de eve girmiş olmanın farkındalığı için ayakkabıyı çıkarmanın gerekmediğini anladığımı da şimdilerde hafif bir tebessümle anıyorum.

 

Mizi evlerinde misafir eden çift yeni çocuk sahibi olmuştu. Çocuklarını hiç görmedik, öbür odadaydı. Misafirler geldiği için ortadan kaldırılmış, evin hanımının kısa aralıklarla gidip kontrol etmesi dışında neredeyse unutulmuştu. Eski adetlerini sürdürmeyi ve göstermeyi seven M. ülkemizde adet olduğu üzere çocuk için hazırladığı küçük bir hediyeyi aileye takdim etti. Nazik bir şekilde hediyeyi kabul eden aile ile sonrasında sohbete başladık. Benim Fransızcam yoktu o yüzden aile üyeleri benimle İngilizce konuşmak için kendilerini zorluyor, evin beyfendisi sıklıkla bana dönüp sohbeti İngilizce olarak kulağıma fısıldıyordu. Böylece sohbette uzak kalmıyordum.


Kadim duvarların ardında geçen ketum yüzyıllar 

Sohbet ilerledikçe mutfağa geçtik. Yemekten önce patates kızartması ve şampanya ikram edildi. Bölgenin özenle yetiştirilen üzümlerinden doğal olarak fermente edilen bu köpüklü şarap bizi yemeğe hazırlıyordu. Hanımefendi sıklıkla yan odadaki bebeğin yanına gitmek durumundan olduğundan yemeği beyfendi hazırladı. Bizim için hazırlanmış bonfileleri kızartmadan önce pişirme seviyesini nasıl arzuladığımızı sordu. Ben öteden beri alışkanlığımla iyi pişmiş sevdiğimden “well-done” dediğim için biraz yadırgandım. Yine de bugüne kadar yediğim en iyi etlerden birisini ikram ettiklerini için müteşekkirim. Etin yanında basit bir salata, patates püresi ve kırmızı şarap verilmişti. Seyahetlarimizin hızıyla gerçekten acıkmış olduğumuzdan mı nedir yemeyi hızla yedik ve bitirdik. Sonrasında kahve içmek için salona buyur edildik.

 

Salondaki sohbetimizin kişisel içeriği burada paylaşmama engel oluyordu. Ancak burada yaşadığm bir deneyimi sizlere nasıl aktarabilirim diye epey düşündüm. Zira bu deneyim de oldukça kişiseldi. Denemeye değer, yazdıkça açılacağım. Salondaki sohbetimiz sırasında insan fizyolojisinin bir gereği olarak tuvaleti ziyaret etmem gerekmişti. Bizi evlerinde ağırlayan beyfendiye dilim döndüğünce ihtiyacımı aktardım ve kendisinden beni yönlendirmesini rica ettim. Bu rica karşısında nezaketini bozmayan evin beyfendisini beni evin iç koridorundan yürüterek tuvalete doğru yönlendirdi. Bu küçük odaya gelmeden önce beni bilgilendirmeyi de ihmal etmedi. “İçeriye girdiğinizde fark edebileceğiniz gibi tuvaletimiz biraz farklı” dediğinde tam olarak neyi kastettiğini anlamamıştım ama şaşkınlığım çok uzun sürmedi. Tuvaletleri Fransızların “toilettes sèches” olarak andıkları türdendi, yani kuru tuvalet.



2015 yılıydı ve ben bu türden tuvaletleri sadece belgeselerde görmüştüm. Tuvalette en inansi ihtiyacımızı giderdikten sonra bildiğimiz türden bir sifon sistemi bulunmuyordu, hatta hiç su bulunmuyordu. Tuvalete olarak kullanılan oturağın altında saman ve talaş doldurulmuş bir hazne vardı. Haznenin içinde tuvalet artıkları toplanıyordu. İşinini tamamladıktan sonra sifonu çekmek yerine yan taraftaki kovanın içinde bulunan talaş ve saman yığınından bir kürek almanız ve artıklarınızın üzerini ürtecek kadar hazneye doldurmanız gerekiyordu. Ben de öyle yaptım. Bu ilk deneyimi olabildiğince bilinçli bir şekilde anlamaya ve öğrenmeye çalıştım. Ev sahiplerine olabildiğince iş çıkarmamak için temizliğe dikkat ettim, özenle kullandım. 


Salona döndüğümüzde sohbete devam ettik, ilk kez karşılaştığım ve kullandığım kuru tuvaletten hiç bahsetmedim, şaşkınlığımı kendime sakladım. Sanki herşey doğal akışındaymış gibi yolculuğumun geri kalanına devam ettim. Sohbetimizin bitmesi ve gecenin de ilerlemesiyle misafirliğimizi tamamlayıp otelimize döndük ben de M. de çok yorulmuştuk. Ertesi gün Poitiers sokaklarında taze kruvansanları ağzımıza tıkıştırıp üniversite kütüphanesindeki çalışmamıza devam ettik. Yüzlerce yıldır hırpalanan ortaçağ kasabasının kadim taşlarını arşınladığımız yolculuğumuz eşsiz anılarla ve bilimsel araştırmalarla tamamlanmıştı. 

 

Yeniden Poitiers Garına geldiğimizde artık bu kadim kenti anılarıma kazımıştım. Beklediğimden bambaşka anılarla ayrılmak üzere olduğum bu kente nasıl da haksızlık yapmıştım. Fransızların yüz kuleli kent dediği Poitiers’in sayısız kilisesinden sadece bir kaçına bakabilmiş olmaktan hayıflandığımı hissettim. Haksızlık etmiştim, yeterince vakit ayıramamıştım ama çok güzel anılar biriktirmiştim. Tren yeniden bizi Paris’e doğru götürürken bu kadim kentin o eşsiz kuleleri yavaş yavaş gözden kayboldu. Geriye, birkaç gün önce yürüdüğüm sokakların ortaçağdan kalma görüntüsü kaldı. Emektar fırıncılarının sokaklara taşan eşsiz kokusunu, tadına doyulmayan kruvasanlarının lezzetini ve manastır kütüphanelerinde edindiğim bilgileri asla unutmayacaktım. 



Doç. Dr. Selahattin Özkan



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder