Hıristiyanlık Kudüs ve çevresinde ortaya çıkttığında Roma İmparatorluğu tarafından şiddetle bastırıldı ve yasakladı. Takipçilerinin inançlarını bırakın yaymasını gereklerini yerine getirmesine dahi izin verilmedi. Böyle olunca Hıristiyanlığın ilk mabetleri de olabildiğince gizlilik içinde inşa edildi. Kent sakinlerinin görmezden geleceği, gözlerden ırak mekanlar tercih edildi. Gizlilik içinde ibadetlerini yerine getirip, sadakatle inançlarını yaymaya çalışan Hıristiyanların bu alışkanlıkları yüzyıllar sürdü. Romalılar yeryüzünden çekilip yerini Hıristiyanlara bırakana değin ibadet ve vaaz özgürlükleri tanınmadı. Dördüncü yüzyılda Milan’da verilen izinle misyonerliğin önündeki engeller kaldırıdı. Karolenjler ise Avrupa’nın geleneksel süslü tasvirlerini kiliselere taşıdı. Onuncu yüzyıldan sonra Manastırlar ve Haç planlı yapılar kendisini göstermişti. Gotik mimariden vitray sanatına, Haçlı Seferleriyle taşınan kutsal hazinelerden Rönesans’ın şaheserlreine Hıristiyanların ibadethaneleri zamanla gelişti ve mükemmel niteliklere erişti. Günümüzde dini nitelikleri azalsa da sanatsal yetkinlikleri hala cazibesini koruyor.
Dördüncü yüzyılın başlarına kadar Hıristiyanlık, Roma İmparatorluğu içerisinde zaman zaman baskılara da maruz kalarak gelişimini sürdürüyordu. Hıristiyan toplulukları, inançlarını yaşatabilmek için çeşitli mekânlarda bir araya geliyor, ibadetlerini kimi zaman özel mülklerde gerçekleştiriyordu. Bu erken dönemde henüz bir ibadethane fikri ortaya çıkmamıştır. Dördüncü yüzyılda İmparator I. Konstantin ile Licinius’un yayımladığı Milano Buyuruğu (Édit de Milan), Hıristiyanlara din özgürlüğü tanınmasının önünü açmıştı. Artık Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu içerisinde giderek daha görünür olmaya başlamıştı. Bu görünürlükle birlikte hızla güç de edindi. Sonraki yüzyıllarda ise imparatorluğun hâkim dinine dönüştü. Hıristiyanlık yeryüzünün en kozmopolit kentlerinden birisi olan Kudüs’te doğmuştu ve kültürel olarak kentli bir karaktere sahipti. Ancak Romalıların sıkıştırmasıyla kırsalda hızla yayıldı ve diğer kentlere de böyle ulaştı. Şehit olmadan azizlikle onurlandırılan ilk din adamı olan Tourslu Martin’in kurduğu manastır ile kırsaldaki güçlü damarı oluşturduğu bilinmektedir. Avrupa’ya manastır yaşamını taşıyan kişi olarak anabileceğimiz Martin, kırsal bölgeleri dolaşarak Hıristiyanlığı yaymaya çalışmıştır. Pagan inançlarına ait kutsal nesnelerin ve ibadet yerlerinin ortadan kaldırılmasını teşvik etmiş, yerlerini ise yeni kiliseler ve manastırlar ile değiştirmiştir. Bu süreç özellikle Fransa gibi yüzyıllar boyunca Bartı Hıristiyanlığının taşıyıcı damarı olacak bir ülkeyi ilgilendirmesi bakımından önemlidir.
Onuncu ve on birinci yüzyıllarda Avrupa’da manastır hayatı büyük bir gelişme gösterdi. Söz gelimi Fransa’da Cluny ve Cîteaux gibi manastır merkezleri ortaya çıkmıştı. Bu tür merkezler dini yaşamın örgütlenmesinde ve Ortaçağ kültürünün şekillenmesinde belirleyici bir rol oynadılar. Dua, inziva, disiplin ve adanmışlığı esas alan manastır düzeni, mimariden edebiyata kadar pek çok sanat dalını da etkilemişti. Manastır merkezlerinden yayılan kültürel etki tüm Avrupa’yı saracaktı. Manastırın içinde yaşayanlar kadar kendi mimarisi de Avrupa’ya dalgalar halinde yayılacak ve birçok yerde tekrarlanacaktır. T harifini andıran Latin haçı biçimindeki mimari plan, Hıristiyan yapılarının temel görünümü kabul edilecektir. Transept adı verilen enine bölümler ve ana sunağın çevresinde uzanan deambulatorium’lar, “dolaşım koridoru” dini törenlerin düzenlenmesi için tasarlanmıştı. Bu koridorlara pencerelerdeki vitraylardan sızan ışık farklı sunaklarda ayrı ayinlerin gerçekleştirilmesine olanak sağlaması için düşünülmüştü. Ortaçağ ustalarının karmaşık mimari yaklaşımı geniş iç mekanlar oluşturma konusundaki gayretini göstermektedir. Anadolu ve Levant’tan Avrupa içlerine taşınan Roma mimarisinin genel unsurları Germenlerle ve Paganlarla tanıştıkça renklenecek ve çeşitlenecektir. Ortaçağda Hıristiyanlık Avrupa’ya yayıldıkça, çeşitli sanatsal unsurları ibadethaneleri renklenmiştir. Okuma yazma bilmeyen bu yeni halk kesimlerine ibadethanelerin süslü tasvirleriyle inancın temel unsurları öğretilmek ve ibadet sırasında da hatırlatılmak istenmiştir. Bir yandan da Manastır yaşamı, Aziz Benediktus’un kuralları çerçevesinde düzenleniyordu. Dua, tefekkür, çalışma ve cemaat disiplini manastırlardaki günlük hayatın temel unsurları olarak kabul ediliyordu. Gün boyunca belirli aralıklarla gerçekleştirilen toplu ibadetler, keşişlerin zaman anlayışını belirliyor; manastırı dini, kültürel ve ekonomik yaşamın önemli merkezlerinden birine dönüştürüyordu.[1]
On ikinci yüzyılda Avrupa’da şehirler büyümeye, ekonomik hayat canlanmaya ve doğal olarak kültürel hayat da gelişmeye başladı. Ortaçağ’ın başlarında yaygınlıkla gördüğümüz Romanesk yapıların kalın duvarları ve görece küçük pencereleri kayboluyor, yerini Gotik mimarinin daha yüksek tavanları ve geniş vitrayları dolduruyordu. Gotik dönüşümün temelinde sadece teknik gelişmeler bulunmuyordu, mekanlardaki ışığın kullanımına dair yeni bir dini sembolizm ortaya çıkmıştı. Buna göre vitraylarda süzülen ışık, Tanrı’nın varlığının ve kutsal azamatinin bir göstergesiydi. Vitraylarla renklendirilen ışık uhrevi bir coşkuyla yüceltiliyordu. Paris yakınlarındaki Saint-Denis Bazilikası bu mimari anlayışının en güzel örneklerinden birisidir. Bu dönemde yeni anlayışa göre yeniden düzenlenen yapı, ışığı merkeze alan yeni bir mimari anlayışın öncüsü olmuştur. Kaburgalı tonozları ve payandaları gibi yapısal çözümleri, yapının ağırlığını daha etkili biçimde dağıtmasını sağladı. Böylece duvarların taşıyıcılığı azaltılarak geniş pencerelerin konulması mümkün kılınıyordu. Saint-Denis’nin önemi mimari yeniliklerle sınırlı değildir. Burası, Fransız krallarının yüzyıllar boyunca gömüldüğü başlıca kraliyet nekropollerinden birisi olmuştu. Bu dönemde inşa edilen bir başka yapı da Chartres Katedrali olarak bilinmektedir. Ki Gotik sanatın en önemli örnekleri arasında yer almaktadır. Barındırdığı kutsal emanetler dışında bu yapının kendisi mimari tarihi açısından öyle önemlidir ki İki dünya savaşında vitrayları sökülerek korunmuştur.
Avrupa siyasetinde egemen güç haline gelen Fransız kralları iktidarlarını Ortaçağ’ın tek meşruiyet kaynağı olan dini değerlerle pekiştirmek istiyorlardı. IX. Louis, diğer adıyla Aziz Louis, Hıristiyan dünyasının en önemli kutsal emanetlerinden bazılarını krallığının başkentine kazandırmak istiyordu. On üçüncü yüzyılın başından itibaren Konstantinopolis’ten getirilen ve İsa ile ilişkilendirilen emanetleri ülkesindeki kiliselere dağıtmıştı. Bu emanetlerin kimisi para karşılığı alınıyor, kimi ise diplomatik ilişkilerle hediye olarak kabul ediliyordu. Kutsal emanetlerin kabul edildiği Fransız kiliselerinde yeni mimari özelliklere haiz yapılar inşa ediliyor. Böylece ülkenin dini ve mimari nitelikleri eşgüdüm halinde artırılıyordu. Dini yapılar Ortaçağ’da sanatın yalnızca estetik bir amaç taşımadığının en bariz örneğidir. Mimari, kraliyet himayesi ve kutsal emanetler aracılığıyla dini bağlılığın ifadesi sağlanıyor, aynı zamanda hükümdarın Hıristiyan dünyasındaki konumu güçlendiriliyordu.
Ortaçağ’ın sonlarında rönesansın arefesinde kralların ve dini kurumların yanı sıra üst sınıfların da toplum üzerindeki güçleri giderek artıyordu. Tüccarlar, soylular ve yüksek devlet görevlileri, dini kurumların yeni sanat anlayışlarına uygun şekilde süslenmesi için adeta birbiriyle yarışıyordu. Avrupa’nın birçok yerinde ortaya çıkan yeni kiliseler, manastırlar ve hayır kurumları birbirirleriyle güç yarıştıran bu üst tabaka mensuplarının zevklerine uygun şekilde tasarlanıyordu. Sanatçıları, mimarları ve zanaatkarları besleyen bir yapı ortaya böylece çıkmıştı. Yeni patlak varan üniversitelerde sanatçıların yetişmesi de böyle sağlanmıştı. Artık topraksız köylüler ve sermayesiz şehirlilier çocuklarını birkaç yüzl önceki gibi sadece din adamı olması için değil belki de daha çok sanatçı, mimar ya da tüccar olması için okullara gönderiyordu. Rönesans da Reform da bu okullarda yetişen nesillerin Avrupa’ya bir armağınıydı. Ruhbanların önclük ettiği yüksek eğitim çeşitlendikçe toplum tarafından ilgi görüyor, okullardan mezun olanlar ise içinden çıktıkları toplumu yeni baştan yaratmak için çabalıyordu. Ortaçağ’ın sonunu getiren de bu oldu. Yeni bir nesil yaratılmış, onlar da yeni bir dünya kurmuştu. Şüphesiz ki bu hızlı değişimin siyasi sonuçları da olacaktı.
Dini ve düşünsel değişimin taşısıyıcı Fransa siyasi çalkalanmadan ilk etkilenen oldu. Ancak bu değişim güçlü krallarla kesiliyor, on sekizinci yüzyıldaki devrime kadar bir ileri bir geri gidiyordu. Söz gelimi XVII. yüzyılda, XIV. Louis’nin hükümdarlığı altında Avrupa’nın en güçlü siyasi ve kültürel lideri haline gelmişti. Kraliyeti himayesinde gelişen klasik sanat anlayışı da düzeni, simetriyi, ihtişamı ve antik çağların estetik anlayışını modern Avrupa’ya taşımıştı. Mimari de hükümdarın gücünü ve mutlak monarşisinin görkemini görünür kılan bir temsil aracına dönüşmüştü. İnşa ettirdiği Versailles Sarayı’nın Kraliyet Şapeli, bu anlayışın en seçkin örneklerinden biridir. Jules Hardouin Mansart’ın tasarladığı bu yapı, 1699’da başlatılan çalışmaların ardından 1710 yılında tamamlanmıştı. Nadir mermerler, görkemli sütunlar ve Roma sanatından esinlenen tavan resimleri, şapelin mimari bütünlüğünü tamamlıyordu. Yapının inşası için yaklaşık iki buçuk milyon Tours lirası harcandığı kaydedilmiştir. [2] Söz konusu bu tutar, sarayın en görkemli bölümü olan “Aynalı Salon” (Galerie des Glaces) için yapılan harcamayı dahi aşmaktadır. Bu küçük ama şaşalı şapel mimarinin siyasal iktidarla kurduğu ilişkinin en güzel örkenklerinden birisidir. Burada ibadet etmek yalnızca tanrı ile kişinin kruduğu ilişkinin mekanı değildir. Aynı zamanda saray yaşamının hiyerarşisini, hükümdarın konumunu ve monarşinin ilahi düzenle ilişkisini görünür kılan bir törendir.
İşte 1789’de devrimcilerin altını üstüne getirdikleri düzen tam olarak buydu. Fransız devrimi sırasında kiliselere ve manastırlara ait pek çok mülk kamulaştırıldı. İbadethanelerdeki birçok değerli eşya satıldı, tahrip edildi ya da sergilenmek için müzelere kaldırıldı. Devrimciler dini kurumlarla çatışıyor, yüzyıllar boyunca birikmiş sanat eserlerinin ve mimari yapıların halkın bağışlarıyla yapıldığı için halka ait olduğunu söylüyordu. Ancak kamu hukukunun temel kurallarından birini unutuyorlardı; herkese ait olan herhangi bir şey, aslında sahipsiz kalıyordu. Devrimin çalkantılı yıllarında yağmalanan dini kurumlardan geriye pek de birşey kalmamıştı. On dokuzuncu yüzyılda dinler tarihinde yaşanan bir şey Fransa’da meydana gelmiş ve din adamlarıyla devlet anlaşmıştı. Fransızların “1801 Konkordatı” olarak andıkları belge Napolyon Bonaparte ile Papa VII. Pius tarafından imzalanmıştı. Katolik kilisesi ile Fransız devleti arasındaki ilişkilerin böylece yeniden düzenlenmişti. Fransız tipi seküler biçim yaratılmıştı. 1905’te ise modern laiklik söz konusu anlaşması ortadan kaldırıyor ve devleti tümüyle dinden bağımsız tanımlıyordu. Tüm bunlar yaşanırken Ortaçağ mirası da Avrupa’nın geri kalanında olduğu gibi önce devletle kurulan ulusal aidiyet üzerinden yeniden tanımlandı sonra da tümüyle dinden bağımsız yorumlandı. Artık ortaçağda inşa edilen tüm bu dini yapılar sadece tarihi ve sanatsal değerleriyle korunacak, restore edilecek ve ulusal kültrün bir parçası olarak ele alınacaktı.
Fransız Devrimi tüm Avrupa’dan ulusal ve laik bir aidiyeti ortaya çıkarmıştı. Artık kişiler bir ulusun yurttaşı olarak kendilerini tanımlıyor ve bununla gurur duyuyordu. Aynı dili konuşan, aynı kederde ve kıvançta ortaklaşan bu insanlara ulus deniliyordu. Ulusal diller ve yazarlar ortaya çıktı. Öncü olan ve devrimi yapan Fransa’da bunun en çarpıcı örneklerinden birisi ortaya konuldu. Victor Hugo’nun 1831’de yayımlanan “Notre-Dame de Paris” başlıklı romanı, bir anda milyonlarca insana sahip oldukları ortak tarihi, kültürel ve dini mirası hatırlatmıştı. Bu roman popüler kültürde Ortaçağ mimarisine yönelik ilgiyi geniş kitlelere taşımıştı. Ünlü mimar Viollet-le-Duc, 1844–1864 yılları arasında bir restorasyonla ünlü kiliseyi ziyaret edilebilir bir tarihi merkeze dönüştürdü. Günümüzde yapıyla özdeşleşmiş fantastik kimeralar, gargoyleler ve yaklaşık yüz metreye yakın yüksekliğiyle kule de onun müdahaleleriyle şekillenmişti. Viollet-le-Duc, eskiyi sadece korumuyor ulusal kültür mirasi olacak şekilde yeniden yorumluyordu. Bu nedenle ünlü mimarın çalışmaları, günümüzde de tarihi mirasın korunması ile geçmişin yeniden yorumlanması arasındaki sınırda gidip gelmekle tartışılmaktadır. Reims Katedrali ya da Normandiya kıyılarındaki Mont-Saint-Michel gibi Fransız tarihinden örnekler neredeyse dini nitelikleri göz ardı edilerek ulusal mirasa meyledilmiştir. İkinci dünya savaşına kadar geçen neredeyse iki yüzyıllık süreçte bu meyil artarak doruğa ulaşmıştır. Savaştan sonra ise yıkılan mirasın ayağa kaldırılması toplumsal bağdaşmayı odağa koymayı bilmiştir.
Savaştan sonraki on yıllar boyunca kilise ile modern sanat arasındaki ilişki yeniden kurulmaya çalışılmıştır. Geleneksel dini ikonografinin dışına çıkan sanatçılar, çağdaş biçimleri, renkleri ve malzemeleri kullanarak kutsal mekanı yeniden tanımlamaya çalışmıştır. Yeni dini sanat ekollerinde amaç bir yandan geçmişin estetik mirasını sahiplenirken bir yandan da modern dünyanın sanatsal arayışlarına kapı açmaktı. Bu yaklaşımın en dikkat çekici örneklerinden biri, Henri Matisse’in Vence’deki Chapelle du Rosaire’dir. Rahip cübbelerinden vitray süslemelerine kadar herşeyi Matisse tarafından tasarlanan yapı günümüzde turistlerin uğrak ziyaret noktalarından birsidir. Matisse dini sanatın ayrıntılı anlatımından uzaklaşmış çizgi ve ışık oyunlarıyla uhrevi bir atmosfer oluşturmayı başarmıştır. Bu türden modern yaklamışlar günümüze kadar devam etmiştir. Katalan mimar Antoni Gaudí'nin en büyük başyapıtı olan La Sagrada Família’sını saymadan geçmeyelim. 1882’de yılında yapımına başlanan ve Gaudi'nin 1926'daki trajik ölümünün ardından nesiller boyu inşası süren bu ibadethane mimarın yüzüncü ölüm yıl dönümü olan 2026 yılında yerleştirilen son devasa haç ile nihayet tamamlanmıştır. Günümüzden yaklaşın elli sene önce Marc Chagall’ın Reims Katedrali için yaptığı vitraylar çağımızın en güzel cam işçiliği örnekleridir. 2016 yılında Angoulême Katedrali’nin için Jean-Michel Othoniel tarafından hazırlanan eserler de bir başka sanatsal adımı ifade etmektedir. Tüm bu eserler, dini sanatsal biçimlerin yalnızca geçmişte üretilmiş ve değişmeden korunması gereken soyut bir miras olmadığını göstermektedir. İnanç, sanat ve estetik arasındaki ilişki, farklı dönemlerde yeni biçimler kazanarak varlığını sürdürmektedir.
Notlar:
[1] Manastır yaşamı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için tıklayınız.
[2] Eski para birimlerini günümüz değerlerine çevirmek her zaman gerçekçi olmasa da yapılan hesaplamalar 17. Yüzyılda kullanılan bir Tours lirasının günümüzdeki 2 ile 5 euro arasındaki bir rakama tekabül edebileceğini göstermektedir.
Kaynaklar:
Eileen Power, Ortaçağ İnsanları, Çev: İ . Kavas, İstanbul: Kronik Kitap, 2019.
Jacques le Goff, Ortaçağ Batı Uygarlığı, Çev: H. ve U. Güven, Ankara: Doğu Batı, 2015.
Victor Hugo, Notre-Dame’ın Kamburu, Çev: İ. Birkan, İstanbul: Can Yayınları, 2012.
Émile Mâle, L'Art religieux du XIIIe siècle en France, Paris: Armand Colin, 1910.
Chris Wickham, Ortaçağ’da Avrupa, Çev: N. Epçeli, İstanbul: Yeditepe Yayınları, 2019.
Georges Duby, Ortaçağ İnsanları ve Kültürü, Çev: M. Kılıçbay, Ankara: İmge Yayınları, 2000.
Erwin Panofsky, Gotik Mimarlık ve Skolastik Felsefe, Çev: E. Akyürek, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2014.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder