Viking Çağı'nın Başladığı Yer: Lindisfarne

Bilimsel çalışmanın temelinin sahaya inmekle başlaması gerektiğini hocalarımız hep tekrarlardı. Ben de öyle yaptım. Araştırma merkezleri, kütüphaneler ve özel arşivler kadar savaş meydanlarını, ortaçağ kalelerini ve deniz aşırı ticaret rotalarını da anlamalıydım. Söz konusu olan ortaçağın en barbar kavmi olan Vikinglerin nasıl din değiştirdiğini anlamak olunca da öykünün en başına, Viking Çağı’nın başladığı yere dönmem gerekiyordu. Hani şu meşhur dizinin ilk sezonun ilk bölümünün açılış sahnesinde kanlı bir baskınla gösterilen olayın olduğu yere gidiyordum. Bu manastırda yaşanan kanlı baskın koca bir topluluğun tarih sahnesine ilk çıktığı yerdi ve ben o yeri incelemek üzereydim. 

İngiliz ortaçağının en güçlü krallıklarından birisi olan Northumbria’ya bağlı bu küçük ada gelgit dalgalarının günde sadece birkaç saat kullanılmasına izin verdiği bir yolla anakaraya bağlanmaktadır. Biz de doğa ananın bize izin verdiği o saat diliminde adaya girdik ve çıktık. Kısıtlı sürede adanın tarihi ve kültürel anlamını kavramak zorundaydım, yoksa adada mahsur kalabilirdim. Bu gerilimin M. üzerinde hiç etki bırakmadığını gördüm. Yolculuklarımız boyunca keyfini hiç kaybetmemişti zaten. Ben ise olabildiğince konsantre bir şekilde adayı arşınlamaya çalışıyordum. 



Adadaki tarihi manastır neredeyse ayakta zor duruyordu. Asırlar önce yaşanan o kanlı baskının izleri hala duruyordu. Esen rüzgâra ve okyanustan gelen derin dalgalara rağmen kıyılar ise bozulmamıştı. Vikinglerin uzun gemilerinin burunlarını dayadığı o sığlığı bulmak güç olmadı. Adadaki tarihi manastır yaşanan baskınla yerle bir edilse de birkaç asır sonra anakaraya çıkan torunları yeni dine iman ettiklerinden manastırı düzletmeye ve yeniden ayağa kaldırmaya çalışmışlardı. Çabalarının günümüze ulaşacak kadar sağlam temeller bırakmadığını görmek şaşırtıcı gelmişti.

 

Bu küçücük ada Viking çağının başlangıcı olarak kabul edilen baskın kadar Kelt Hıristiyanlığının en önemli el yazmalarını barındırmasıyla da ünlüydü. Kutsal sayılması ilk hatıranın yıkıcılığından değil ikinci hatıranın azizliğiyle ilintili sayılırdı. Yeni Ahit’in Kelt sanatıyla resmedildiği bu İnciller hala Batı Hıristiyanlığının en kutsal nesneleri arasında kabul edilmektedir. Onları elbette ki adaya yaptığım küçük seyahatte göremeyecektim. Yıkıntılar arasında dolaşırken bu kutsal metinleri resmeden keşişlerin yaşadığı ışıksız, renksiz ve soğuk geceleri düşledim. Bütün bir kış boyunca, güneşin kendisini birkaç saatten fazla göstermediği günlerde bu keşişler renkleriyle hala görenleri büyüleyen eserler yaratmıştı. 



Bu yaratıcılık Vikinglerin baskınlarıyla katledilmişti. Sadece bir kere değil sayısız kereler bu adaya gelmişler, zenginliklerini yağmalamışlar ve kendileri de onlara benzeyene değin onlardan olan ne varsa hunharca harcamışlardı. 793 yılında, tam olarak Sekiz Haziran günü yaşanan ilk baskın için Anlgo-Sakson Kroniği’ndeki kayıt gerçekten de dikkat çekicidir:

 

“O yıl, Northumbria diyarının üzerine korkunç ve uğursuz alâmetler çöktü; bedbaht halk dehşet içinde titredi. Zira şiddetli kasırgalar koptu, gökler şimşeklerle yarıldı ve ateşten ejderhaların gökyüzünde uçtuğu görüldü. Bu alâmetlerin ardından büyük bir kıtlık baş gösterdi. Çok geçmeden, yine o yılın Ocak ayının altıncı idesinde, bedbaht putperestlerin yağmacı sürüsü gelip Tanrı’nın Lindisfarne’daki kilisesini yerle bir etti.”

 


İngiliz tarihinin en eski yazmalarından olan Anlgo-Sakson Kroniği’ni kaleme alanların Vikinglerden nasıl korktuğunu anlamak mümkündü. Adadaki manastırın yüz yılar sonraya kalan karamsar havası okyanusun serinletici meltemiyle dinmiyordu. Adanın zorlayıcı havasına dayanmak çokça zordu, dolaşmak ve keşfetmek bile zorluyken Ortaçağ’da bu adada yaşayan ve en kutsal dini metinlerini saklamaya çalışan keşişlere daha da acıyordum. Yaşamlarını ibadete adayan ve bu zorlu yaşam koşullarında hayatta kalmaya çalışan insanlar Vikinglerin baltalarıyla hercümerç edilmişlerdi. 

 

Adada yaklaşık dört saat geçirdikten sonra şoförümüz bize ayrılan sürenin bittiğini söylemişti. Artık adadan ayrılmak zorundaydık. Bizi anakaraya bağlayan yol az sonra sular altında kalacak ve adanın kara ile bağlantısı kesilecekti. Hızla araçlarımıza döndük ve geri dönüş yoluna koyulduk. Adada geçirdiğimiz sürenin elbette ki yetersizdi. Edindiklerim kaba bir izlenimden öte değildi. Ama bu bile yetmişti. Korkuyla ve ızdırapla mühürlenmiş bu adanın kaderi izimi sızlatmıştı. Yıllar sonra o meşhur dizide adaya yapılan baskının nasıl canlandırdığını izlediğimde adaya dair izlenimlerimi anımsadım. 

 

Tarihi el yazmalarında korkuyla kaleme alınan tasvirlerin bir Hollywood yapımında yansıtılma şekli her zaman kuşkuyla karşılanmıştır. Belki bu yapım için de aynı şeyleri ben de hissedebilirdim. Ancak o manastıra ve kutsal adasına yaptığım seyahatte gördüklerim, o zorlu coğrafyada ayakta durmaya çalışan kalıntıların fısıltılarından duyduklarım aklımdan çıkmıyordu. Vikingler buraya ayak bastığında vahşi giysileri ve gözlerini hırs bürümüş silahlarıyla yaşayan herkesi kılıçtan geçirmişlerdi. Kutsal metinlerine tecavüz etmiş, değerli gördükleri tüm metalleri ele geçirmişlerdi. Dizinin yapımcılarının bu vahşeti gösterirken ölçülü bile davrandığını söyleyebilirdim. Kroniklerde ve çağdaş eserlerde baskınlara dair anlatıların Lindisfarne’deki acılı hatırayı tasvir etmekte zorlandığını buraya gittiğimde anlamıştım.  



Doç. Dr. Selahattin Özkan









.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder