Viking Mitolojisinde Dokuz Rakamı ve Önemi

Collingwood, 1908
Viking Mitolojisinin temel kayağı kabul edilen iki Edda bulunmaktadır. Eddalar Nesir ve Manzum olarak ikiye ayrılmaktadır. Edda kelimesinin tam olarak ne anlama geldiği ise tartışmalıdır. Bazı varsayımlar ortaya atılmışsa da henüz bilim insanlarının bir ortak kanıya ulaştığını söylemek mümkün değildir. Araştırmacıların Edda’nın ne olduğu ile ilgili ortaya attığı teorileri şöyle gruplandırmak mümkündür. Bir kısmı Edda’nın doğrudan “şiir” demek olduğunu söylemektedir zira günümüzde kadim Norse diline en yakın kuzey aksanı kabul edilen İzlanda dilinde şiire óðr denilmektedir. Bir kısmı ise her iki eserin de yazıcısı kabul edilen Snorri Sturluson’un da yetiştiği yer olan İzlanda’daki Oddi kentinden türediğini ileri sürmektedir. Bazı araştırmacılar ise Edda’nın büyük anne, ana kadın anlamı taşıdığını söylemektedir. (Hagen, 1904, s. 127) Her nasılsa edebi ya da coğrafi bir tanımlamaya dayansın bugün, Viking Mitolojisinin temel kaynağı olan Eddalar; iki kitabın da ortak ismidir ve aslında Edda denildiğinde bu iki kitap akla gelmektedir.

Ölümsüz Deha Leonardo Da Vinci ve Mona Lisa'sı


Leonardo Da Vinci beş yüz yıl önce doğmuş eşsiz bir dehadır. Sanatı, bilimsel düşünü ve ayrkırı kişiliği ile tarihte benzersiz bir iz bırakmıştır. Leonardo insan çabasının ürünleri olan sanat ve bilim birbirinden ayrı disiplinler olsa da ikisinin de çıkış kaynağı olarak doğayı kucaklar. Her dönemde sanatçılar bilimin sunduğu olanakları ve yeni yaklaşımları sanata hizmet edebileceği ölçüde kullanmışlardır. Ancak, Ortaçağ Avrupa’sının yetiştirdiği sanatın ve bilimin öz evladı olan Leonardo, bilimin sunduğu olanakları olduğu gibi almak yerine kendi gözlemlerini kayda geçirip edindiği bilgiler ile yeni tasarımlar yapma yolunu seçmiştir. Böylece Leonardo’nun cesur adımları Rönesans’ı Aydınlanma’yı ve Bilimsel Uyanış’ı peşi sıra sürüklemiştir. O’na göre makine icat etmek, resim yapmak, anatomiyi incelemek, kendisini ifade etmenin doğal birer yansımasıydı. Onun çalışmalarını izlerken bilimle sanat arasında keskin sınırın tamamen kaybolduğunu görebiliriz.

On Yedinci Yüzyılda Anadolu ve Bitlis: Bir Cizvitin Gözlemleri

 (1)

Bitlis Anadolu’nun en eski yerleşim yerlerinden birisi olması sebebiyle Batı’dan Doğu’ya giden büyük seyahat rotalarının üzerinde bulunmaktadır. Bitlis, bu nedenle de zaten kurulduğu günden bu yana gezginlerin ve kâşiflerin uğrak bir noktasıdır. İçinde barındırdığı çeşitli dinlerden ve dillerden sakinleriyle Bitlis’te seyyahların ve yabancıların varlığı hiç de olağan dışı bir olay değildir. Bitlis’in çeşitli kültürlerden ve inançlardan sakinlerinin erime potası olması Bitlis’in renkli kültürel dokusunu besleyen tarihi mirasını oluşturmaktadır. Bitlis’ten geçen ya da Bitlis’e uğrayan yabancı seyyahlar da bu tarihi mirası gözlemlemiş ve betimlemişlerdir. Bu gözlemlerden bir tanesi de on yedinci yüzyılda Anadolu üzerinden Uzak Asya’ya ulaşmaya çalışan Philippe Avril’in kaydettikleridir.

"Bir Propaganda Aracı Olarak Din"in Kısa Tarihi


Türkiye’de din ve siyaset ilişkisini anlamak için, dinin geçmişte Türkler için ne ifade ettiğini, nasıl yorumlandığını, gündelik hayata olan etkisini, hukuki alanda nasıl yer aldığını, kişi devlet ilişkisini nasıl şekillendirdiğini göz önünde bulundurmak gerekir. Günümüzde ise yukarı da sayılan kriterler geçerliğini korumaktadır, geçmişe ait bir değerlendirme kıstası olarak düşünülmemelidir. Bu nokta da İslam dinin siyasi mahiyetinin, kendi özünde yer aldığı göz önünde tutulmalıdır. İslami inanışta din, insan yaşamının belirleyicisi konumundadır. Kuran’da yer alan ayetlerde din; insanı doğru yola ileten bir yol gösterici, doğru ile yanlışı ayırmaya yarayan bir ölçü, insan için gerekli olan değerler ve onun yolunu aydınlatan bir nur olarak tanımlanmaktadır. 

Türk-ABD İlişkileri ve "Ortadoğu Komutanlığı" 1950-1952


1945 sonrasında açık bir şekilde Sovyet tehdidine maruz kalan Türkiye dış politikasını Sovyetlerden gelebilecek olası saldırılara ancak batılı devletlerden yardım alarak bertaraf edebileceği gerçeğini göz önünde bulundurarak şekillendirmiştir.[1] Bu bakış açısı dini, kültürel ve tarihsel bağlarının derin olduğu Ortadoğu devletleri ile olan ilişkilerini de etkilemiş ve bu gerçekliklerin dışında batı yanlısı bir politika izlemeye başlamıştır.[2] Dış politikadaki bu kırılmanın açığa çıktığı somut olaylardan bir tanesi de İsrail’in durumuna ilişkin Türkiye’nin tutumudur. Türkiye 1947 yılında İsrail devletinin kurulmasına sebep olacak taksim planının Birleşmiş Milletler ’deki görüşmelerinde esnek politika güdebilme yeteneğini yitirmemesi nedeniyle kendisine batılı devletlerce yapılan baskılara rağmen hayır oyu kullanmıştır.[3] Ancak aynı yıl başlayan Marshall yardımlarıyla birlikte Türkiye batılı devletlere daha çok yaklaşmaya başlamıştır.  Bu nedenle 11 Aralık 1948’de BM tarafından alınan Filistin uzlaştırma komisyonun kurulması kararına Filistin’in yakın doğuda sürekli bir kargaşa ve tehlike yuvası olmasından dolayı bölgede adaletli bir nizamın kurulması için Fransa ve ABD ile candan bir işbirliği temenni ederek evet demiştir.[4]

Üç Eski Ankara Evinden Bir Müze Yaratmak: Erimtan Deneyimi



Bir mühendis olmanın yanı sıra koleksiyonerliği ile tanınan Yüksel Erimtan'ın yıllar içinde biriktirdiği arkeolojik eserlerin artık kişisel bir hobiden çıkıp kamusal bir müzeye dönüşümü ülkemiz açısından eşine az rastlanır bir deneyimin öyküsüdür. Genç bir mühendis iken 1960’lı yıllarda çalıştığı Tarsus’ta edindiği Roma yüzük taşları ile koleksiyonerliğe başlayan Yüksel Erimtan, hobisini profesyonel bir tutkuya dönüştürür.  Sadece obje toplayan birisi değildir Erimtan, yetkin arkeologlar ile çalışarak hatırılı sayılır bir emek ve sermayeyi koleksiyonan yatırır. Öyle ki oluşturduğu bu koleksiyon nihayetinde mekansal bir gösterime kavuşacak kadar büyüyecektir.