Üç Eski Ankara Evinden Bir Müze Yaratmak: Erimtan Deneyimi



Bir mühendis olmanın yanı sıra koleksiyonerliği ile tanınan Yüksel Erimtan'ın yıllar içinde biriktirdiği arkeolojik eserlerin artık kişisel bir hobiden çıkıp kamusal bir müzeye dönüşümü ülkemiz açısından eşine az rastlanır bir deneyimin öyküsüdür. Genç bir mühendis iken 1960’lı yıllarda çalıştığı Tarsus’ta edindiği Roma yüzük taşları ile koleksiyonerliğe başlayan Yüksel Erimtan, hobisini profesyonel bir tutkuya dönüştürür.  Sadece obje toplayan birisi değildir Erimtan, yetkin arkeologlar ile çalışarak hatırılı sayılır bir emek ve sermayeyi koleksiyonan yatırır. Öyle ki oluşturduğu bu koleksiyon nihayetinde mekansal bir gösterime kavuşacak kadar büyüyecektir.

Demokrat Parti'nin Muhalefet Yılları ve Atatürk Söylemi


Atatürk’ün siyasal olarak kullanımını milli mücadelenin başlangıç yılları ile başlatabiliriz. Bu dönemde Anadolu’daki milliyetçilerin başlattığı mücadeleye taraf olanlar İtilaf devletleri tarafından Kemalistler olarak adlandırılmıştır. Saray çevresi tarafından bu ekibe celalilere atıfta bulunarak “Kemaliler” ismi konmuştur. 1930’lu yıllarda komünizm ve faşizmin ideoloji olarak yükselmesine kadar Atatürk ve çevresinde bir ideoloji kurma fikri gündeme gelmemiştir. Atatürk, yapılan inkılapları Türk İnkılabı olarak adlandırarak, kendi ismi çevresindeki tanımlardan uzak durmuştur. [1] 1930’lu yıllardaki ideoloji arayışları Kemalizm düşüncesini doğurmuş, Kemalizm CHP tarafından resmi ideoloji olarak kabul edilmiştir.

Bir Güvenlik Kaygısı Olarak Silahlanmanın Kısa Tarihi


İnsanoğlu tarih sahnesine çıktığı ilk günden itibaren silahlanmaya başlamıştır. İnsanlığın bu silahlanma çalışmalarını ele alan bu yazıda başlangıç olarak silahlanmanın psikolojik ve sosyolojik sebeplerini ortaya konmaktadır. Sonrasında ise modern çağlarda silahlanmanın boyutları ortaya konarak günümüzdeki silahlanmanın nereye doğru gittiği ortaya konmaya çalışılmıştır. 

Ah Güzel İstanbul: Bir Modernite Eleştirisi


Sinema, her ne kadar ticari kaygıların gölgesinde icra ediliyorsa olsa da gerçek hayatta yaşanan, içinde sorunsalı olan somut olayları ele alan örnekleri her dönem mevcut olmuştur. Ülkemizde gerçekleştirilen anketlerde ya da sinema eleştirmenleri tarafından oluşturulan en iyi filmler listelerini ele aldığımızda, çekildiği dönemde ödüller almış ya da izleyici rekorları kırmış filmlerin azlığı dikkati çekmektedir. Zamanın acımasızlığı karşısında içinde belli bir sorunsalı barındıran filmler diğerlerinden ayrışarak bir klasik haline gelirler. Bunun bir diğer nedeni de söz konusu sorunsalın halen toplum için geçerli olması ya da açtığı yaraların yeni yeni kapanmaya yüz tutmasıdır. Altmışlı yıllara ilişkin pek çok klasikten söz edebiliriz. Hepsi de içerdiği sorunsalı başarı ile ele alıp irdelemektedir. Metin Erksan Halit Refiğ ya da Ömer Lütfi Akad bu dönemde toplumun sorunlarına eğilmiş kendine set olarak sokağı, şehirleri, köyleri seçmiştir. Ömer l. Akad’ın deyimiyle kamerayı kapıp sokağa çıkmışlardır. 

Adamus Bremensis’in Gözünden Amazonlar ve Kadınlar Diyarı


Ortaçağ yazmalarının çokça garip öyküler, doğaüstü varlıklar ya da var olmayan ülkelerden bahsettiklerini görürüz. Cynocephaliler, Demonlar, Cadılar, Devler, Cüceler, Monopodlar ya da çok başlı Deniz Yılanları hemen aklımıza geliveren doğaüstü varlıklardır. Ortaçağ meraklıları az ya da çok bu varlıkları okumuş, renkli tasvirleriyle kâbuslara dalmıştır. Kâbuslardan uyanmanın ve bilinmezleriyle dolu aynı metinlerde bahsedilen var olmayan ülkelere gitmenin vakti gelmiştir belki de. Vikingleri nasıl Hıristiyan yaptığını ballandırarak anlatan ancak bunu yaparken de yaşadığı coğrafyayı ve dinlerini değiştirdiği insanları anlatan Adamus Bremensis’ten ve gizemini bize azıcık araladığı Amazonlardan bahsetmek istiyorum sizlere. Adamus’un belki de kayıp Amazon halkını Baltık Denizi’ndeki küçük bir adada bulmuş olabileceğini göstermek istiyorum.

Ortaçağ'da Ne Okunurdu?


S. Özkan'ın çevirdiği bu metni William Allan NEILSON* kaleme almıştır. [1]

İngiliz edebiyatı eleştirisinin tarihinin Sir Philip Sidney’nin “Defense of Poesy” adlı çalışmasıyla başladığı söylenebilir.[2] Retorik’e ve Nazım’a yönelik bazı tetkiklerin ileri sürüldüğü bir eserdir, ancak bu kitap ile esasında İtalya ve Fransa’daki Rönesans eleştirisinin ilk kez İngiltere’ye ulaştığı söylenebilir. İnsanlığın önceki yüzyıllarında, elbette insanlar, kitaplar üzerine görüşlerini belirtmişti, ancak bu görüşler çoğunlukla bir teori ile desteklenmeyen, bir sistemin parçası olmayan, neyi beğendiğini dahi bilmeyen adamların sıradan, kişisel ve tesadüfi sözleriydi.