Paris'e İlk Yolculuk


İlk kez uçağa bindiğimde neler yaşadığımın çok da farkında değildim. Bir an önce oraya varmak belki de zihnimi olabildiğince meşgul ediyordu. Ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum bile. Paris’e indiğimizde nemli bir akşam üzeriydi. Evlerine ulaşmaya çalışan Parislilerin koşuşturması arasında biz de kalacağımız oteli bulmaya çalışıyorduk. O yıllarda Avrupa’nın en büyük hava limanlarından biri kabul edilen Charles de Gaulle’den metroya, metrodan bir başka metroya ve oradan bir başkasına. Aktara aktara ulaştığımız otelde rahat bir nefes alacağımızı sandığımızı hatırlıyorum. Hiç de öyle olmadı, bu kez de açlık baş gösterdi ve hızla karnımızı doyuracak bir şeyler aramaya başladık. 

Sabah saatlerinde Paris

On yıl önce Sorbonne’dan mezun olan M. benden çok daha deneyimliydi. Fransızcası neredeyse kusursuzdu. Otele yerleştikten sonra etrafta kısa bir tur attık. Usulca yağan yağmurda ıslanmak çok iyi hissettirmişti. Paris’in altındaki metro hatlarında Jean Valjean gibi dolandıktan sonra açık havada nefes almak gerçekten de bir başkaydı. Acıktığımızın farkına varmamız uzun sürmedi. Eski ama bakımlı sokakları, yaşlı ama kibar insanları, yağmurlu ama telaşsız tavırlarıyla otelimizin bulunduğu mahalleye hemen alışmıştım. Etrafta yiyecek bir şeyler ararken gördüğümüz ilk restorana girmemiz kaçınılmazdı. Anıları depreşen M. orta az pişmiş bir et ile karnını doyururken ben güvenli hissedeceğim bir makarna siparişi ettim. Kurt gibi acıkmıştım, başka türlü doymayacaktım.


Paris'in Sembollerinden: Eiffel Kulesi

Odalarımıza dağıldığımızda günün yorgunluğuyla hızla uykuya dalmışız. Sabah kahvaltı için M. ile buluştuğumuzda her ikimizde gece nasıl olup da hızla ve deliksiz bir uyku çektiğimizi birbirimizle paylaştık. Otelin zeminindeki kahvaltı salonunda hayatımdaki ilk “kontinental kahvaltı”yı yapacaktım. Taze kruvasanlar, sıcak ve kaliteli kahve ve türlü peynirler, şarküteriler, reçeller. Çeyrek asrı ülkesinde geçiren bir Türk ilk kez yurtdışına çıktığında ne yaparsa onu yaptım. Sayısız kruvasan yedim, tüm çeşitlerin tadına baktım. Alışkanlıkla iyi demlenmiş bir bardak çayı arasam da kahvenin nasıl bu kadar güzel olabileceğine şaşırdım. 

Kahvaltıdan kalktığımızda Paris’in sokaklarına kendimizi attık. Ama otelimiz o kadar şehir dışındaydı ki metrolardan metrolara aktarmak, duraklar arasında onlarca yol yürümek zorundaydık. Neyse ki bu benim ilk yurtdışı seyahatimdi ve her anından muazzam bir haz alıyordum. Metrolarda geçirdiğim zaman alabildiğince Victoreskti. Neredeyse kentin kiri hala bağırsaklarından atılmamıştı. Kırık zemin taşlar, boyasız duvarlar, havasız koridorlar, kirli istasyonlar arasında olabildiğince şık Parisliler birbirleriyle konuşuyor, seyahat ediyor ve ulaşmak istedikleri yere ulaşmaya çalışıyorlardı. Aralarda da bizim gibi yol bulmaya çalışan gezginlere isteksizce yardım ediyorlardı. 


Louvre'nun ünlü Cam Piramidi

 

Seyahatimiz M. ile üzerinde çalıştığımız bilimsel proje için planlanmıştı. Bu kapsamda Paris’teki ulusal kütüphaneleri, üniversite kampüslerini ve devlet arşivlerini ziyaret edecektik. Manastırları, özel araştırma merkezlerini ve ihtisas kütüphanelerini de planlamıştık. Hazır bu muazzam kentte bulunuyorken dünyaca ünlü güzelliklerini görebilmeyi elbette umut ediyorduk. Ancak asıl hedefimizi gerçekleştirmek önceliğimizdi. Öyle de oldu. Günlerimizi ve saatlerimizi kütüphanelerde eski yazmalar arasında geçirdik. Bulabildiğimiz aralarda ise Paris’in güzelliklerini deneyimledik, anılar biriktirdik. Bunca zaman sonra M. bunların ne kadarını hatırlıyor bilmiyorum ama ben hiçbirini unutmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim.

Manastırlarda ve Kütüphanelerde geçirdiğimiz sıkıcı saatlerle sizi meşgul etmeyeceğim elbette. Ama Louvre’u anlatmadan olmayacaktır. Günümüzde tümüyle turistik bir cazibe noktası haline dönen kadim kraliyet ikametgâhını gördüğüm ilk andan itibaren etkilenmiştim. Burada bir zamanlar yaşayan kralları, asillerini ve hizmetçilerini düşünmeden edemiyordum. Bu yapı kompleksinin gelişimi ve tarihi ile ilgili sayısız belgesel izlemiştim ama bu yapının kendisine dokunabiliyor olmak gerçekten de muazzam hissettirmişti. Sabahın köründe kalkmış ve kalabalık turist kafilelerine rastlamadan Louvre’a girmek için otelimizden çıktığımızda başımıza neler geleceğinden habersizdim elbette. Yaşadıklarım gerçekten inanılmazdı.



Louvre’a daha önce gidenleriniz de bildiği gibi bu muhteşem gezinin başlangıcını eski sarayın ortasında bulunan cam piramitten girerek başlıyorsunuz. Neredeyse benimle yaşıt olan modern cam yapının hep belgesellerde görüyor ve müzenin geri kalanını oluşturan eski sarayla yaşadığı karşıtlığı bir türlü anlayamıyordum. Bu kadar yakından görünce daha da inanamadım. Memleketimizin askeri bir darbe ile uğraştığı yıllarda Fransız Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın imza projesi olarak ortaya atılan fikir neredeyse on yıl geçmeden bitirilmiş. Ama tartışmaları da beraberinde getirmişti. Gazelerde ve televizyonlarda yerden yere vuruluyor, üniversitelerden ve müzelerde eleştiriler yükseliyordu. Parisliler böyleydi, Eiffel’i de ilk başta hiç sevmemişlerdi zamanla alışmışlardı. Cam piramit de aynı şekilde tartışıldı, sevmeyeni çoktu ama yine kentin ve Avrupa’nın simgelerinden birisi olmayı başarmıştı.

 

Müzeye girmek içim Cam piramidin önünde sıraya girdikten tam dört saat sonra giriş biletlerimizi alabilmişti. Sabah saatlerinde başlayan bekleyişimizin öğleyi bulmuştu. Bu arada elbette ki acıkmıştı. Benden çok daha fazla deneyimli olan M. elbette ki hazırlıklıydı, bense açlıktan bayılmak üzereydim. Sıramı terk edebilmek için izin istedikten sonra atıştırabilmek için birşeyler bakmaya başladım. Müzenin bahçesinde çaresizce dolandıktan sonra Cam piramidin karşısında Müzenin tarihi yapılarından birisinin altında, bahçeye bakan hoş bir café bulabildim. Ancak beyaz masa örtüleri ve kibar garsonlarıyla burada “à emporter” bir şeyle bulamayacağım kesindi ama yine de şansımı denedim. Garson tüm kibarlığıyla o muhteşem görünen sandviçleri ancak masaya oturursam servis edeceğini söylediğinde çaresiz kalmıştım. 



Oturuyor gibi yaptım, siparişimi verdim, gelen sandviçi peçeteye sararak hızla sırama döndüm. Sıranın neredeyse ilerlemediğini fark ettim. Yarım saat geçmeden, tüm öğrencilik yıllarda buraya gelme fırsatı yakalayamayan M. ile birlikte müzeye girmeyi başarmıştık. Dünyaca ünlü bu müzede de beklediğim süre kadar bir süre harcadıktan sonra yorgun ama aklı ve gönlü büyülenmiş bir şekilde otelimize döndük. Yüzlerce yıldır yıpranmış bu sarayın duvarlarında asılı dünyaca ünlü sanat eserlerini ve tarihi buluntuları gözlemledikten sonra gerçekten de aklım başından gitmiş gibiydi. Louvre’a gelen her bilgisiz gibi ben de Mona Lisa’yı merakla bekliyordum. Ancak Karyatidleri, Boticelli’nin güzellerini, Michelangelo’nun köle tasvirleriyle Kare ve Büyük Salon’daki eşsiz resimleri düşününce kendimi ne kadar kısıtladığımı fark ettim. O akşam yastığa başıma koyana kadar yorgunluktan yaşadıklarımı tam olarak anlayamamıştım. Bir ömür boyu yetecek harika bir deneyim edinmiştim. 

 


Doç. Dr. Selahattin Özkan



 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder