Bulutlar aralanıp da Václav Havel Havalimanı’na yaklaşırken fark etmiştim ki yıllardır eşimle birlikte hayallerimizi süsleyen Prag karlar altındaydı. Sanki yeryüzünün acı realitesinden uzaklaşıp masallar diyarına gelmiş gibi hissetmiştik. Hayal ettiklerimizden daha fazlasının bizi beklediğini daha o ilk anda anlamıştık. Turistler ve yolcularla dolup taşan havalimanındaki işlemlerimizi tamamlayıp kente gitmek için hızlıca otobüs duraklarına yöneldik. Otomatik kapılar açılınca kentin buz gibi havasını teneffüs ettik. Yıllardır memleketimizde kar görmemiş olmamızın özlemiyle birbirimize gülümsedik, çok iyi hissetmiştik.
Otobüsümüz bizi kırsal bölgedeki havalimanından sanayi işletmeleriyle çevrelenmiş şehir merkezine doğru götürdü. Kente yaklaştıkça bir yandan sanayi işletmeleri azaldı bir yandan da sokaklar daraldı. Eski kente ulaşmadan otobüsten indik, aktarma için metro ya da tramvaya geçecektik. Biz hangi aracı seçeceğimizi düşünürken, kentte yaşayan bir Türk öğrenci hemen yanımıza yaklaştı. Kararsızlığımızı görüp yardım etmek istediğini söyledi, büyük bir rahatlamayla kabul ettik. Elimizdeki haritaları çözememişken kentte yaşayan birisinin bizi yönlendirmesine ihtiyacımız vardı. Türk öğrencinin bizi metroya yönlendirmesiyle merdivenlerde aşağıya indik. Aşağıya indikçe soğuğun daha da keskinleştiğini gördük.
![]() |
| Karlar Altında Prag |
Paltolarına ve kabanlarına sarılan insanları yararak yönümüzü bulmaya çalışıyorduk. Prag metrosunda sadece yer değil zaman da değiştireceğimizi ise hiç anlamamıştık. Metro durağının yer altındaki oyuntusunun duvarları, tebalaları, merdiven taşları hepsi demir perdenin yıkılmasından önce yapılmış gibiydi. Koyu renkler hakimdi, karamsarlık sadece insanların yüzünde değil metroların duvarlarında, sokakların taşlarından, yer altına inen merdivenlerde kendisini göstermişti. Prag’ın ortaçağdan kalan eski kent merkezinin dışında soğuk savaş yıllarında sanayileşmenin getirdiği refahla donatılan modern kentte demir perde yıllarının karamsar tasarımlarını görmüştük. Metroda gelecek treni beklerken o zamanları hayal ederek, yaşının o yılları göreceğini tahmin ettiğim insanların yüzündeki soğuklukta o anıları arayarak kendimi oyalamıştım.
Ancak gelen treni görür görmez, düşündüğüm herşey yıkılmıştı. Oldukça teknolojik, yeni ve bakımlı bir tren bizi almıştı. Durakta bekleyen karamsar yüzler meğersem ışıklandırmadan kaynaklanıyormuş. Trenin teknolojik ve beyaz ışıkları altında herkes gözüme daha genç, mutlu ve canlı gelmişti. Eski kente giriş yapacağımız metro durağına geldiğimizde trenden indik. Metrodan çıkıp eski kente ilk kez girdiğimizde yapıların bu kadar güzel korunmuş olması dikkatimizi çekti. Sokaklarda ve meydanlarda ise turistten geçilmiyordu. Eski kentin bu kadar rağbet görmesiyle neredeyse hiç yerlisi kalmamıştı. Yeryüzün tüm renkleri bu küçücük kente sıkıştırılmış gibiydi. Bu korunmuş kentin içinde, binlerce turistle birlikte yüzlerce yıl öncesine ışınlanmış gibiydik.
![]() |
| Ortaçağ mimarisinin tüm kasveti kentin üzerine kabus gibi çökmüşken binaların için Moravyalı ve Bohemyalı ustaların batı mitolojilerinden en renkli hülyalarını gösteriyor. |
Eski şehrin girişi Karl Köprüsü’nden yapılıyordu. Bu köprü on dördüncü yüzyılda Kutsal Roma İmparatoru IV. Karl tarafından inşa ettirilmişti. Adını taşıyan köprünün eski şehre bakan tarafında devasa bir kule ile köprüye ve dolayısıyla kente giriyordunuz. Tam da kulenin altında küçücük bir nokta işaretlenmişti. Günümüzde çoğu kimsenin görmeyip üzerine basıp geçtiği bu nokta Üzüm Sütunu adını verilen anıtın eski konumunu gösteriyordu. Bu noktadan hem kuleye hem de köprüye bakıp hüzünlenmemek elde değildi. Bir zamanlar bohemyanın şanlı şarap üreticilerine adına anıtın olduğu yer imparatorun hayallerini kurduğu o muhteşem şehre girişi işaret ediyordu. Biz de aynı hisleri paylaşarak bu şehre tam da bu noktadan girdik.
Köprüyü kente bağlaya Karlova caddesinden girip ilk sağdaki Liliová sokağına girdik. Önümüzdeki Zlatá çıkmazını geçdiğimizde solumuzdaki ağır ahşap kapı otelimizin girişine çıkıyordu. Kırmızı Sandalye “Červené židle” adını taşıyan bu yere otel dediğimize bakmayın. Üç ya da dört odadan oluşan eski bir apartman dairesiydi. Ne resepsiyonumuz vardı ne de kapıyı bekleyen bir kimseyi görmüştük. Rezervasyonumuzun olduğu sabah telefonumuza gelen şifreyle önce apartman kapısını açtık, sonra gelen ikinci şifreyle de odamızın kapısını. Hiç böyle bir şey yaşamamıştım. Özgürlüğün bir yanıyla başkalarına iyiniyetle duyulan sorumluluk ve özgüvenle yükseleneceğini anlamıştım. Batılılar birbirlerine güvendikleri ölçüde özgürleşmişti. Batı ile doğu bloku arasında sıkışmış kalmış bu küçücük ülkede ilk anladığım bu olmuştu.
Odamızın sokağa bakıyordu. Sokağın sesini tüm gece hissetmiştik. Öte yandan soğuktan sıkı sıkıya kapattığımız kapı pencereler de gürültüyü kesmeye yetmese de saat on ikiye gelmeden herkes evine çekiliyor, canhıraş dolan barlar kafeler aniden boşalıyor, biz de günün yorgunluğuyla rahatça uykuya dalıyorduk. Gün ağırmadan uyanıyor eski kentin dört bir yanına dağılmış tarihi ve kültürel merkezleri talan ediyorduk. Prag’da keşfedecilecek çokça şey vardı. Her adımda karşımıza yeni bir cevherle karşılaşıyorduk. Haritalarımız çok geçmeden eskidi, not defterlerimiz doldu taştı. Bu kentin her taşı her köşebaşı tarihle kültürle yoğurulmuş gibiydi. Biz de içinde kaybolan iki kaşiftik, dimağlarımız bu yaşanmışlıkları anlamakta zorlanıyordu.
Karla kaplı Prag sokaklarında donmaktan son anda kurtulduk. Protestan memleketlerde adetleri oldukları üzere Noel için kurulan panayırlarda, pazarlarda sıcak şarapları ve tarçınla harmanlanmış hamur işi tatlılarıyla ısınmaya çalışıyorduk. Çok üşüdüğümüzde bir kafeye kendimizi atıyor özenle hazırlanmış kahveye doyuyorduk. Kentin kasvetli mimarisi kadar koyu kahveleri ruhumuzu şenlendiriyordu. Gerçekten de Prag’da iyi kahveler yapılıyordu. Tarçınlı tatlıları da kahvelerine çok yakışıyordu. Ortaçağ’dan kalma avlunun hemen arkasındaki Meryem Ana Kilisesi’nin gölgesi kenti kasvete boğuyordu. Havanın karanlık doğası bir yana mimarinin sırf insanları kasvete boğmak için yapıldığını düşünüyordum. Bu kasveti ancak Noel pazarlarını debdebesi kontrasta alıyordu.
Kara bir kentti Prag, evleri, sokakları, heykelleri simsiyahtı. Karın beyaz bir örtüyle kaplamasına kadar kentin dokusu içimizi parçalamıştı. Memleketimizi alacalı doğasına hiç benzemiyordu. Anadolu’dan alıştığımız renkli açan çiçekler, yeşilini kışın bile çeşitli tonlarıyla koruyan ağaçlar ve ahenki bozsa da kendi içinde neşesini koruyan yapılar buralarda yoktu. Çiçekler çoktan solmuştu, ağaçlar tümüyle yapraklarını dökmüş kara odunlara dönmüştü, evler ve kamusal binalar koyu tonda boyanmıştı, ve tüm kentin sokakları da kara taşla kaplıydu. Yağan karın beyaz süsü olmasa kent neredeyse tek renkti, o da simsiyahtı. Bu renksizliğin, kasvetli doğanın, kentteki ağır havadan Çek insanına dair ne anlamak gerekiyordu. Kentteki turist cıvıldılarının ardındaki bu fonu anlamak için çabalıyordum. Düşün dünyam Çek insanını anlamak için durmadan çalışıyordu.
Seyahatlerimiz sırasında eşimle birlikte sadece müzelerle, meydanlarla ve heykellerle kendimizi sınırlamayız. O kentteki yerel halkla temas etmek için turist duraklarından uzaklaşmaya kentin sıradan yaşamına dahil olmaya çalışırız. Ziyaret ettiğimiz kentin yerlilerinin yedikleri yemekleri bulmak için turist yığınlarından uzak restoranları tercih ederiz örneğin. O kentteki sıradan kültür sanat aktivitelerine katılır, yerlileriyle birlikte tiyatro, opera ya da bale gösterisi izlemeye gayret ederiz. Prag’ta da böyle yaptık. Elbe’nin Prag’tan geçen kolu olan Vltava’ya yaslanan “Národní divadlo” Devlet Tiyatrosu’nun Atatürkümüzle yaşıt binasını bulduk. Orada bir gece bir şeyler izlemek istiyorduk.
![]() |
| Karl Köprüsü üzerindeki Pietà heykeli 1859 tarihli |
Bu binaya henüz ben doğmadan Karel Prager tarafından yapılan ek binada biletlerin satıldığını öğrendiğimizde sıraya girmekten kendimizi alıkoyamazdık. O gece Hamlet oyunuyordu ve son iki koltuk boştı, Özben’le birbirimize baktık, eşim “bu bir işaret olmalı” dedi ve o son iki bileti hemen aldık. Muhteşem bir gece yaşadık. Prag seyahatimizde aklımızda kalan ruhumuzda derin izler bırakan bir geceyi nasıl anlatabilirdim ki. Ne eski kentin Karl köprüsü, ne Meryem Ana Kilisesi ne de tepesinden düşen buz kütleleriyle ölüm tehlikesi yaşadığımı St. Vitus Katedrali bizi Národní divadlo’da izlediğimiz Hamlet kadar bizi etkilemişti. Prag’tan istemeyerek de olsa ayrılma vakti geldiğinde karanlık ve kasvetli kentte çok renkli anılak edinmiş olduğumuzu anlamıştık. Memleketimizden uzak olduğu kadar kültürümüze de bir o kadar yabancı olan bu ülkede geçirdiğimiz günleri çoktan özlemeye başlamıştık. Prag’a doyamamıştık. Bir daha gelmek üzere sözleşik, vedalaştık.
Doç. Dr. Selahattin Özkan
..
...
.







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder