Komşuya Karadan Geçiş: Sofya ve Filibe



Sınır kapısından kara yoluyla geçmek insana yıllardır okulda birlikte arkadaşlık yaptığınız birsinin evine girmeye benziyor. Bu kabul edildiğiniz ev sizin evinize benziyor; salonu, mutfağı, banyosu var ama sizinkiyle aynı yerde değildir. Bu evin de bir annesi bir babası var ama sizinkilere hiç benzemiyor. Kavramlar ve konseptler aynı olsa da yüzler değişmiş, karakterler hiç yerli yerine oturmuyor. Bir yerlerden tanıdık gelen ama adını hatırlamadığınız bir kişiyle karşılaşmak gibi. Tam çıkaracak gibi oluyorum ama yine de bir gariplik hissediyorsunuz. Edirne’deki Kapıkule sınır kapısında çıkıp Bulgaristan’a girdiğimde de işte tam böyle hissetmiştim. Aynı toprak, aynı ağaç, aynı su, aynı hava başkasına ait, yıllardır merhabalaştığım komşumuzun evine ilk kez giriyor gibiydim. 

Georgi Bozhilov tarafından Filibe sokaklarında
bulunan 1978 tarihli duvar sanatı.

Sınırdan geçtikten sonra kırk beş dakika kadar süren bir yolculukla Filibe’ye ulaştık. Burada kısa bir mola verip kendimizi rahatlattık. Amacımız Sofya’ya bir an önce varmak olduğundan fazla oyalanmadık. Hemen merkezdeki bir kahvecide atıştırdığımız pastayı asla unutamıyordum. Bize servis yapan Türk garsona sorduğumuzda adının köylü pastası olduğunu söylemiş, en azından o öyle biliyordu. Oysa bir tür Medovik olduğuna yemin edebilirdim. Balla tatlandırılmış katmanları ve kurabiye kırıntıları ile süslenmiş basit estetiği ile gerçekten lezzetliydi. Balkanlar karşılaşacağımız Türk ve Slav kültürel kombinasyonundan ilkini yaşamıştık. Kadim bir Türk kenti olan Filibe’de anadilimizle alışveriş yapabiliyor, Rusların meşhur pastasından yiyebiliyorduk.


Filibe'nin tarihi sokakları


Kısa molamızın ardından Sofya’ya doğru yeniden yola çıktık. Sofya’ya giden otoban komünist tiran Jivkov tarafından yapılmıştı. Bu otobanın en büyük özelliği hiçbir köyü ya da kasabayı görmenize izin vermemesiydi. Kentleri birbirine bağlayan, ülkenin bir ucundan diğerine gidip hiçbir yeri görmeden ülkeyi transit katetmenize imkân tanıyan bu otoban ormanların tam ortasına yapılmıştı. Böylece Batı’dan gelip Türkiye’ye gitmek isteyenler ya da Türkiye’den çıkıp Batı’ya gitmek isteyenler Bulgaristan’da hiçbir yerleşimi görmeden devam edebileceklerdi. Türk azınlıkların yaşadığı yerleşimleri ya da büyük kentlerindeki ekonomik sefaleti saklamanın sözüm ona dahiyane bir yoluydu. Şimdi işte o ünlü otobandan ilerliyorduk. Yapanların amacının hasıl olmadığına en büyük kanıt bizlerin buradaki varlığıydı artık. 

 

Bulgarların Plovdiv Türklerin ise Filibe olarak andığı güzel şehirden çıktıktan sonra Sofya’ya varmamız elli dakika sürmedi. Otobandan çıkıp başkente döndüğümüzde büyük sanayi tesislerinin arasından geçtik. İsli mahallelerini işçi evleri takip etti. Komünist yıllardan kalan bu bloklar çok katlı ve eskimişti.  Yaklaştıkça Ortodoks kiliselerinin parlak kubbeleri bizi karşılamıştı. Eski saraylar ve hanlar da ihtişamıyla birer ikişer kendisini gösteriyordu. Bu eski kentin sokaklarında kaybolmayı merakla bekliyordum. Üç yıldız küçük bir otel olan Central Plaza’ya kendimiz attık. Arabayla gelmiş olmanın stresi ve yorgunluğu başkaydı. Birkaç saat dinlenmek ve enerjimizi toparlamak istiyorduk. Derin uykusundan ayrılmayan M. odadayken ben kenti dolaşmak istedim. 


Sofya Sinagogu
 

Yolu Sofya’ya düşen herkes gibi ben de Serdica kompleksini, Bulgarların ulusal gururu olan Aleksandr Nevski Katedrali’ni, Doğu Roma’nın hatırası olan Sveti Georgi Kilisesi’ni ve Osmanıların izi muhteşem Banyabaşı Camii’ni gördüm. Mimar Sinan’ın ellerinden çıkan Kara Camii’nin sonradan kiliseye döndürüldüğünü öğrendiğimde üzüldüm. Günümüzde Sveti Sedmochislenitsi Kilisesi olarak bilinen mabette bir zaman elleri göğe kalkan müminleri hayal ettim.  Ancak en çok Sofya Sinagogunu beğendim. Ne yazık ki ülkemizdeki Yahudi tapınakları güçlükle ziyaret edilebiliyor. Güvenlik tehdidi sebebiyle bir sürü kaydolmanız gerekiyor. Evrakları tamamlasanız dahi tümüyle öznel incelemeden geçmeniz bekleniyor. Öte yandan Avrupa’daki başka sinagoglarda olabildiğince yüksek ücretleriyle ziyaretçi kabul ediyor. Sanırım bu da bir tür eleme imkânı sağlıyor. Oysa Sofya’da durum böyle değildi. Hem ücreti makul seviyede idi hem de bileti alan tüm ziyaretçiler kabul ediliyordu. Eşsiz dekoru, kadim yazıtlarıyla gerçekten büyüleyici bir atmosferi vardı. 

 

Yoğun ziyaretlerimiz arasında Bulgarların başkenti Sofya’nın Vitosha bulvarında alışverişin ve dinlencenin keyfine vardık. Tanıdık yüzler kendisini belli ediyordu. Bütün asimilasyon çabalarına rağmen Türkler hala ülkenin önemli bir yüzdesini oluşturuyordu. Başkentin eski ve yeni tüm sokaklarında soydaşlarımızı görmek mümkündü. Onlar göçmen değildi, bu ülkenin yerlisi ve yurttaşıydı. Birçoğuyla tanıştık, çalıştıklarını yerleri ziyaret ettik. Sofya Üniversitesi’nde hem meslektaşımız hem de soydaşımız öğretim üyeleriyle beraber çalışma imkânı da yakaladık. Öğle yemeğinde Sesne Hotel’in çatı katı restoranında sulu köfte ve ayran yedik. Bulgarların ulusal menüsü dedikleri bu yemeğin ortaç geçmişimizden bir hatıra olduğunu anlamak çok da zor olmamıştı. 


Sofya Üniversitesi Merdivenlerinde

 

Ulusal Galeri’den çıkıp Sofya Üniversitesi’ne doğru ara sokaklar vakit geçirdim. Üniversite çevresindeki sahaflarda ve kitapçılarda zamanın nasıl akıp geçtiğini hatırlamıyorum. Küçücük bir kent üniversitesinin etrafından bu kadar canlı bir entelektüel yaşam olduğuna şaşırıyorum. Efemeralar, eski yayınlar ve koleksiyon ürünleriyle dolu dükkanlarda arayıp da bulamadığım hiçbir şey olmamıştı. Üniversite’ye yaklaştıkça artan kafelerde Avrupa’nın ve Slav Dünyasının çeşitli ülkelerinde öğrencileri tanıdım. Farklı dillerin çeşitliliğinde Sofya tam bir kozmopolit kent olmuştu. Bir zamanlar bu kenti yöneten komünist tiranların uyguladıkları tüm asimilasyon politikaları sonuçsuz kalmıştı. Azınlıklar, göçmenler ve dünyanın dört bir tarafından gelen öğrenciler başkentin ve ülkenin çeşitliliğini oluşturuyordu.



Kentin bir başka güzelliği ise Halite adını verdikleri, merkez Pazar yeriydi. Burada ülkenin uzak yakın yerlerinden gelen üreticiler çeşitli ürünlerini satışa sunuyorlardı. Mimar Naum Torbov’un yirminci yüzyılın başında Bizans, Rönesans ve Barok güzelliğini harmanlayarak yaptığı bu bina kullanışlı bir yapı olmanın ötesinde adeta bir sanat eseriydi. İçerideki çiftçilerin, üreticilerin, kooperatiflerin ürünleri olabildiğince özenle sergileniyordu. Üniversite’deki çalışmalarımız, sergi ziyaretlerimiz ve küçük de olsa alışverişlerimiz bitince bu kentten ayrılma vaktimizin de yaklaştığını anlamıştım. Sanayileşmenin karanlık izlerini taşıyan kentin periferisinden geçerek ayrılıyorduk. İhtişamıyla Azize Sofya heykelinin kollarındaki ulu baykuşu selamlayarak kente veda etmiştim. Bilgelik ve güzellik dolu bu kenti çok sevmiştim. Acı dolu tarihi ve affedilmez hatalarıyla eski bir tanıdık gibiydi. Öyle de kaldı, beklediğimden fazlasıyla beni uğurlamıştı.



Doç. Dr. Selahattin Özkan









.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder