Bir İmparatorluk Başkenti: Viyana


Bir maceraya başlamak için daha iyi bir nokta düşünemezdim. Wien-Mitte’de hayatta kalmak, yolunu bulmak gerçekten bir mücadeleydi. Yine de hızla sorunu anladık, yanlış hattaydık. Biraz güç de olsa bizi otele götürecek trene geçebilmiştik. Yarım saatin sonunda çok da uzakta olmadığını anladığımız otelimize girdiğimizde içimizi bir rahatlama almıştı. Otel dediğime de bakmayın, yine eski bir apartmandan bozma konaklama tesisiydi. Odamıza kimseyi görmeden self-checkin ile girmiş ve hemen yerleşmiştik. Rezervasyonumuz tamamlanınca bize verilen şifreyle apartmana ve odamıza girmemiz sağlanmıştı. Apartmanımız da zaten Viyana’da yerlilerin Bermudadreieck olarak tanımladığı yerdi. Bu bölgeye “Viyana’nın Bermuda Üçgeni” derlermiş. Popüler eğlence mekanları ve otellerle çevrili bir bölge olduğundan insanların her an kaybolması, sabah bir yerlerden ortaya çıkması yerliler tarafından böyle alaya alınıyormuş. Anlayacağınız kentin en gözde semtindeymişiz, haberimiz yokmuş.

Otelimizin bir diğer güzelliği ise kentin eski merkeziyle bağlantı yolunun Ankeruhr’un üzerinde olmasıydı. Her sabah merkeze doğru yürürken, akşamları yorgun bir şekilde apartmana dönerken bu eşsiz saate bakıp eğlenmekti. Franz von Matsch tarafından yirminci yüzyılın başında yapılan bu devasa saat çalışırken Viyana tarihinden on iki ünlü figürü gösteriyordu. Neredeyse her gün bu saatle kendimizi ayarlar olmuştuk. İlk durağımız St. Stephen Katedrali oldu. On ikinci yüzyıldan kalma bu devasa mabed gerçekten de muazzam bir sanat eseriydi. Yüzlerce yıl ayakta kalan bu eser ne günler ne geceler geçirmiş, kentin ve halkının sevgisini kazanmıştı. Hatta öyle ki Osmanlı seferleri sırasında halkın sığanağı olarak da kullanılmıştı. Viyana soğuktu ama kilisenin içi daha da soğuktu. Kalın duvarları içeriyi ısıtmaya yetmiyordu.


Belvedere Sarayı

Viyana’da belki de en sevdiğimiz noktalardan birisi de Palais Daun-Kinsky olmuştu. Otelimize de oldukça yakın olan bu eski sarayı şans eseri keşfetmiş, güzelliğine hayran olmuştuk. Birkaç kere daha uğramış ve içindeki farklı köşelerde fotoğraf çekmeye engel olmamıştık. On sekizinci yüzyılda yapılan bu sarayda birçok mimarın ve sanatçının emeği vardı. Burası yerel sanatçıların da ilgi odağıydı. Hatta bir akşam burada profesyonel bir moda çekimine dahi şahit olmuştuk. Atalarının mirasını modern bir anlayışla sahiplenip gelecek nesillere aktaran Viyanalı sanatçılara imrenmiştik. Noel’de olduğumuzdan şehir bir başka güzel, eski saraylar ve semtler daha renkliydi ama halkın eskiyle bir arada yaşamayı bu kada içselleştirmesi bir başka yetenekti. Birçok yerde gördük ki Viyanalılar eski sarayları ve artık gözde olmayan semtleri hemen terk etmiyor, onun yerine güzelleştirmeyi ve gelecek kuşaklara aktarmayı tercih ediyordu.

 

Biz de Viyana’ya gelen her yabancını yaptığı gibi soluğu Figlmüller’de aldık. Burası, Viyana'nın dünyaca ünlü ve ikonik bir şinitzel restoranıdır. Yirminci yüzyılın başında Johann Figlmüller tarafından kurulan bu köklü müessese, tabaktan taşan devasa şinitzelleriyle bilinir. O kadar büyükler ki biz de Özben’le bir tanesini paylaştık ve yeterince doyduk. Elbette ki dünya yemek kültürüne Viyanalıların katkısı olarak bu tarifi en eski ve ünlü mekanında yemek inanılmaz bir deneyimdi. Ancak bence asıl tadını mutlaka önereceğim lezzet snitzelin yanında verilen salatasıydı. Garsonumuz siparişimizin yanında Patates Salatası (Erdäpfelsalat) isteyip istemediğimizi sorduğunda, ciddiyetini tam anlayamamıştık. Dilimlenmiş ve haşlanmış patatesten yapılan hafif tatlımsı, hardallı ve kabak çekirdeği yağlı bu meşhur patates salatası gerçek bir lezzet şaheseriydi. Mutlaka denemelisiniz. Bu geceyi güzel bir yemekle noktaladıktan sonra saatlerimizi Ankeruhr’da bir kere daha ayarlayıp odamıza döndük.


Palais Daun-Kinsky

Sabah ilk iş kısa bir tramvay yolculuğuyla Belvedere’ye gittik. Trende tanıştığımız aile bize hem tramvay biletlerini nasıl alabileceğimizi öğretti hem de Belvedere ile ilgili kısa bilgiler verdi. Bahçesi bahar aylarında kuşkusuz daha güzeldi ama kentin de tadı kışın çıkıyordu. Bu soğuk günlerde Viyana’da olmak bize çok iyi gelmişti. Burası on sekizinci yüzyılın başında barok mimarinin Avusturya’daki en önemli temsilcisi olan Johann Lucas von Hildebrandt’ın Savoy hanedanı için yaptığı yazlık saray kompleksinin bir parçasıydı. Beyaz cephesi, bakır yeşili kubbeli köşe pavyonları, çatıdaki heykel sırası ve bahçedeki sfenksleri ile binaya kendi başına dahi bir sanat eseriydi. Tahtan çekilmek zorunda kalan Savoylardan sonra bu saray Avusturyalılar tarafından Ulusal Sanat Galerisi’ne dönüştürülmüştü. Ulusal ressamları Klimt’in meşhur eseri “Der Kuss” buradaydı. Galeri de başka birçok sanat eseri olsa da bu resmin önünde insanlar yığılmış bekliyordu, biz de burada bu ünlü esere doyasıya kadar baktık. Aşkın gerçek güzelliğini Klimt’in fırça darbeleri arasını aradık. 

 

Belvedere’den çıkıp yürümek istedik. Hemen yakınlardaki anıt dikkatimizi çekti. Halk arasında Rus Anıtı olarak anılan Kızıl Ordu Kahramanlar Anıtı (Heldendenkmal der Roten Armee)’nı da görmüştük. Bu anıt ikinci dünya savaşında Viyana’da savaşan Kızıl Ordu mensupları için dikilmişti. Hatta burası savaştan sonra Stalin meydanı olarak anılmıştı ama sonra Stalin’in de en az Hitler kadar kötü bir insan olduğu anlaşılınca adı değiştirilmişti. Yürüyerek Hofburg sarayına kadar ilerledik. Saray kompleksi günümüzde birçok müzeye dönüştürülmüş durumda her birisi ayrıntılı ziyaretleri hak ediyor. İmparatoriçe Sisi’ye adanmış olanı çok güzel ama İmparatorluk Daireleri, Gümüş Koleksiyonu, İspanyol Binicilik Okulu ve İmparatorluk Hazinesi gibi müzerel özel ilgi alanızda ise ziyaret etmelisiniz. Ben tüm bu özel müzeler içinde Prunksaal’i görmek istedim. İki yüz binden fazla tarihi kitaba, büyüleyici tavan fresklerine ve muazzam bir ahşap mimariye sahip olan, dünyanın en güzel tarihi kütüphane salonlarından birisi kabul edilen Avusturya Ulusal Kütüphanesi’nde saatlerce kaldık. Eşsiz koleksiyonu kadar binayı da incelemek büyük bir deneyimdi. 


Kızıl Ordu Kahramanlar Anıtı

 

Saray kompleksinden çok da uzakta olmayan, dünyanın en büyük ve en önemli grafik sanat, baskı ve çizim koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapan Albertina Müzesi’ni görmeden dönemezdim. Özben’le birlikte bir avmnin alt katlarında sıralanmış bu eşsiz koleksiyonu olabildiğince vakit ayırmaya çalıştık. Habsburg hanedanına ait eski bir saray olan bu büyüleyici bina, günümüzde Claude Monet'den Pablo Picasso'ya, Albrecht Dürer'den Gustav Klimt'e kadar uzanan devasa bir modern ve klasik sanat koleksiyonunu barındırmaktadır. Bir de aynı müzeye bağlı bulunan bir başka koleksiyon daha var. Karlsplatz meydanındaki tarihi Künstlerhaus binasında yer alan ve daha çok modern, postmodern, çağdaş sanat eserlerine ayrılmış. Bu koleksiyon özel olarak görülmesi için fazla “yeni”. Bizim sanatsal beklentilerimizi tam olarak karşılamamış olsa da gördüğümüz için mutlu olduk. 

 

Viyana’daki Jesuit Kilisesi’nde elektrik yoktu, mumla aydınlatılmış buz gibi bir kilisede saklı güzellikleri aramakla uğraştık. Viyana Operası’nın tarihi binasında hem kulaklarımıza hem de gözlerimize hitap eden muhteşem bir gece yaşadık. Mozart’ın burada yaşadığı evi bulup ziyaret ettik. Musikverein'de klasik müzik ezgileri dinledik. Popp & Kretschmer’in köşesine asılan dev kırmızı fiyongu gördük. Belediye binası olarak hizmet veren Rathausplatz’i ve şehir müzesini gezdik. İmparatoriçe Maria Theresia’nın yaşayıp son nefesini verdiği, altı yaşındaki Mozart’ın kemanını çaldığı, Napolyon’un karargah olarak kullandığı Franz Joseph ile Sisi’nin evlendiği, Kennedy ile Kruşçev’in buluştuğu Schönbrunn Sarayı’nı gördük. Kafe’sinde yavan Germen yemeklerini ve ünlü Viyana tatlılarını yedik. Ringstraße üzerindeki Café Landtmann’da o meşhur Apfelstrudel ile Sachertorte’lerinden yedik. Viyana bir ömre sığmazmış onu anladık. Ayrılık vakti geldiğinde damağımızda unutamayacağımız tatlar, gözlerimizde bakmaya doyamadığımız resimler ve içimizde derin bir üzüntü ile bu şehirden ayrıldık. 


Doç. Dr. Selahattin Özkan















..









..


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder