İham Veren Eski Bir Başkent: "Bonn"

Çocukluğumda televizyonun başından ayrılmazdım. Günümüzde de bu eski alışkanlığımdan nadiren vazgeçebildiğimize en yakından sevgili eşim Özben şahittir. İtiraf ediyorum, ben bir televizyonkoliğim. Neyse ki koltuktan kalkabiliyor ve başka şeyler de yapabiliyorum. Bunlardan birisi de çocukluğumda aklıma düşen soruların yanıtlarını aramak için yola çıkmak oldu. Özben’le birlikte bir gizemi çözmek için Bonn’a gittik. Ne miydi bu cevabını aradığımız soru? Neden Almanya’nın bir başka başkenti daha vardı? Haberlerin ardından verilen hava raporlarında tüm dünya tek başkent ile anılırken sıra Almanya’ya geldiğinde Berlin ile Bonn aynı anda verilirdi. Anlamaz ve aile büyüklerini darlardım. Onlar da bilemez, öyle deyip geçerleri. Siyaset bilimi okuyup tarih doktorası yapmaya karar verdiğimde, çoktan bu sorumu cevaplamıştım elbette. Doğu ve Batı Almanya’yı ekrandan tanımış, duvarın yıkılmasını canlı yayında izleyene kadar iki başkentin varlığını kabullenmiştim. Almanya birleşti ve Bonn bu kimliğini yitirdi. Şimdi nesiller bu durumdan habersizdir belki. On yıllar sonra şimdi bu unutulmuş başkenti yerinde görmek istedik ve bir heves Özben’le yola çıktık.  

İki Almanya - İki Başkent


Bonn artık Batı Almanya’nın başkenti değil, Nordrhein-Westfalen’in bir küçük kasabası haline gelmiş. Kırk yıl boyunca Almanlara başkent olarak hizmet ettikten sonra 1990’da iki rejim birleşince görevini Berlin’e devretmiş. Birleşmeye, başkentin Berlin’e taşınmasına ve hatta eyalette dahi Düsseldorf karşısında pek bir şansı kalmasa dahi Almanlar bu küçük kasabadaki idari binaları tümüyle boşaltmamışlar. Günümüzde hala federal hükümetin altı bakanlığı bu küçük kasabadaki merkezi ofislerinden yönetilmeyi sürdürüyorlarmış. Üniversitesi, federal binaları ve ağır bürokrasisiyle kasabanın nezih yapısı sürdürülmüş. Klasik müziğinin en büyük isimlerinden Beethoven’in doğum yeri olmasının yanı sıra ünlü şekerleme markası Haribo’nun da merkezi olması sebebiyle küçükten büyüğe herkes tarafından sevilen ve ziyaret edilen bir kasaba burası. Benim gibi siyaset ve tarih meraklıları yok yani burada. Keşfedecek çok şey var. 


Ren Üniversitesi

 

Doğa meraklılarının Bonn’u gezmeye Poppelsdorf’tan başlaması gerekir kuşkusuz. Burası on sekizinci yüzyılın başlarında ruhbanlar tarafından başlatılan bir botanik bahçeyken dünyaca ünlü bir koruma alanına dönüştürülmüş. Girişinin ücretsiz olması da ziyaretçilerin bu alanı doldurmasını ebette etkilemiş. Ama elbette benim için en güzeli Haus der Geschichte ile Altes Rathaus’u görmek oldu. Bonn’un Haus der Geschichte’sı sıradan bir tarih müzesi değil. Bu eşsiz koleksiyon eski başkentte olmanın verdiği avantaj ile Savaş sonrası bölünmüş Almanya’ya ait çok sayıda belgeye ev sahipliği yapıyor. Küçük bir çocukken televizyonda görüp anlayamadığım ikili sistemi belgeleriyle açıklıyordu. On sekizinci yüzyıldan kalma rokoko mimarisiyle Altes Rathaus ise harika bir duraktı. Bina ne yazık ki ziyarete kapalı ama bir zamanlar John F. Kennedy, Charles de Gaulle, Kraliçe II. Elizabeth ve Mihail Gorbaçov gibi dünya liderlerini ağırlayan bu binaya dışarıdan dokunmak, merdivenlerinde ve trabzanlarında dolanmak dahi o tarihle bağ kurmamızı sağladı.

 

Altes Rathaus’un önündeki Marktplatz’da pazarları hariç haftanın her günü kurulan pazardan kent sakinleri taze meyve ve sebze bulabiliyorlar. Noel zamanları ise burada panayır ürünleri de sergileniyor. Taze meyve ve sebzelerle yapılan ayak üstü yiyecekler de öğrencilerin ve bekarların gözdesiydi. Sevgili eşim Özben’le birlikte burada kısa bir mola verip bir şeyler atıştırdık. Almanların basit ama lezzetli yiyecekleriyle karnımızı doyurduk. Bin yaşından büyük olan Bonner Münster’i ve hemen yakınlarındaki Beethoven Heykelini görmeden edemezdik. Bu büyük müzik dehasının doğduğu evi de ziyaret ettik. İleri geri yaptığımız yürüyüşlerde rotamızı bu devasa kiliseye bakıp buluyorduk. Kilise’den Beethoven Evi’ne doğru döndüğünüzde tam arkanızda kalan iki katlı Haribo mağazası ise kaybettiğimiz enerjiyi toplamamızı sağladı. Ne de olsa reklamlarında kullandıkları şarkı gibi çocuk ya da büyük olun, bu tatlı ayıcık şekerlemeleri insanı mutlu ediyordu.


Bonn'daki eski binalardan

Bonn’daki müzeler içinde en çok Haus der Geschichte’yi sevdiğimi söylemiştim ama hemen yürüme mesafesinde bulunan sanat galerini de görmezden gelmemeliydik. Kent merkezinden çok da uzak olmayan bu müzeye geri dönüp bu kez de Bundeskunsthalle ile Kunstmuseum’u ziyaret ettik. Çağdaş sanat için ayrılan Kunstmuseum ile doğa tarihi müzesi olan Museum Koenig’i ise görmedik. Bu alanlar hep de bizim ilgi alanımıza girmiyordu. Bonn’de yemek yenilecek ise iki yeri tavsiye edebilirim Brauhaus Bönnsch ile 1936’den bu yana hizmet veren Elefant isimli restoran. Hem kente özgü biraları içebileceğiniz hem de bölgesel gastronomiyi tadabileceğiniz gerçekten güzel mekanlardı.

 

İkiz başkent Berlin’de aynı isimli bir cadde daha bulunsa da Bonn’daki Heerstrasse’yi güzel kılan bahar aylarında açan kiraz ağaçlarıymış. Biz kış aylarında burada olduğumuzdan bu güzel manzarayı göremedik. Ama daha güzelini Bonn’un Ren nehri kıyılarında yaşadık. Bonn bildiğiniz üzere Köln’e iki adım mesafede. Belki de bu yüzden Köln’ün gölgesinde kalmış, hızla sanayileşen Köln’ün bir banliyösü gibi kullanılmış. Öyle ki Köln kilisesinin elektör prensleri için bir ikametgâh yapılmak istendiğinde akla Bonn gelmiş. On yedinci yüzyılın sonu ile on sekizinci yüzyılın başında inşa edilen devasa yapının hemen önüne de muhteşem bir bahçe tasarlanmış. Her nasılsa yapıldıktan sadece elli yıl sonra bir yangında ana bina zarar görse de on dokuzuncu yüzyılın hemen başında binanın üniversiteye dönüştürülmesine karar verilmiş. İyi ki de böyle yapılmış ve muhteşem bir kamusal alan yaratılmış. 


Bonn'daki Altes Rathaus

Günümüzde kurucusunun adını alan Ren Üniversitesi Prusya kralı III. Frederick William tarafından 18 Ekim 1818’de kurulmuş. Üniversitenin ana binası olan elektoral sarayın önündeki hofgarten günümüzde öğrencilerin dinlence alanı haline gelmiş. Eğer yürümekten yorulmazsanız karşı bulvarı takip ederseniz Poppelsdorf Alle sizi Poppelsdorf Schloss’a bağlayacak ki burası da eski bir sara iken günümüzde Botanik Bilimleri için üniversiteye verilmiş. İki bina Ren nehrine paralel şekilde uzanıyor ve oluşan büyük dikdörtgenin içinde eşsiz güzellikte Üniversite binaları, öğrenci yurtları ve akademik merkezlerle donatılmış bir gezinti alanı oluşmuş. Nehrin dizginlenemez enginliğine bakarak hayaller kurmak, yüzlerce yıllık ağaçların gölgesinde konuşmak ve sağa sola serpiştirilmiş sanat eserlerini gözlemlemek çok güzeldi. 

 

Bonn tam bir üniversite kentiydi. Savaşla yerle bir olan dünyanın en görkemli eğitim kurumu şu an üzerinde bulunduğumuz kampüste inşa edilmişti. Bu ağaçların altında sayısız isim dolaşmış, en aykırı fikirlerini bu binalarda oluşturmuştu.  Modern sosyolojinin ve ekonomi biliminin seyrini değiştiren düşünürlerden olan Karl Marx 1835 yılında Bonn Üniversitesi'nde hukuk eğitimi görmüştü. Bonn'da klasik filoloji ve teoloji üzerine çalışan Friedrich Nietzsche eğitimine bitirmeden İtalya’ya gitmiş ve seyahati sırasında aldığı eğitimin sonuçlarını ters yüz etmişti. Batı Almanya'nın İkinci Dünya Savaşı sonrası ilk şansölyesi olan Konrad Adenauer modern Avrupa Birliği'ne dair öncü fikirlerini burada aldığı Hukuk eğitimi sırasında geliştirmiş olmalıydı. Alman dilinin en tatlı ozanlarından oyun yazarı Heinrich Heine’nin de bir zamanlar hayaller kurduğu bu bahçe gerçekten ilham vericiydi. Bu ilham veren kampüsten sadece sanatçılar ve düşünürler değil kraliyet üyeleri ve soylular da geçmişti. Victoria'nın eşi Prens Albert ve son Alman İmparatoru II. Wilhelm şimdi bizim yürüdüğümüz bu nehir kenarında bir zamanlar aylaklık etmişti. Üniversitesinde geçirdiğimiz saatlerin ardından Bonn’u arkamızda bırakma zamanı gelmişti. Çok şey öğrendiğimiz, eski bildiklerimizi yenilediğimiz bu muhteşem mekanla vedalaşmıştık. 


Doç. Dr. Selahattin Özkan





Beethoven'in doğduğu ev.







..












...








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder