Kolonya'nın Başkenti "Köln"


Sabah kalktınız, elinizi yüzünüzü yıkadınız, hava almak için camı açtınız, orada. Hazırlandınız işe gidiyorsunuz, başınızı kaldırıyorsunuz, orada. Bir görüşme için sözleştiğiniz mekâna geldiniz, manzaranızda onun olmaması mümkün değil. Akşam oldu eve döneceksiniz, yolunuzun üzerinde yine o var. Çıkayım da az dolaşayım dediniz, görmeden bir yerlere gidemezsiniz. Sağa baksanız da sola baksanız da ondan kaçamıyorsunuz. Nefesini ensenizde hissetmemeniz olası değil. Bu şehirde yaşıyorsanız, bu kente adım attıysanız, o olmadan yaşayamazsınız. Kendinizi ister istemez de onunla tanımlamaya başlarsınız. O artık sadece bu kentin değil, burada yaşayanların, daha önce yaşayıp artık aramızda olmayanların ve gelecekte buralarda yaşayacakların da ortak anısıdır. Önünden geçtiğiniz, her sabaha selamlaştığınız, onu yapanları hayal ettiğiniz böylesi bir mirası taşırsınız. O sizsinizdir, siz de o olmuşsunuzdur.

Ludwig Müzesinin balkonundan Köln Katedrali.

Kentlerdeki abidevi eserlerin böyle bir işlevi vardır. Bu abidevi eserler bir mabet, kale ya da heykel olabilir. Bazen biriciktir, bazen birden fazla, bizim memleketimizdeki çoğu kentte ise hiç yoktur. Her ne olursa olsun o kentin insanları onun özdeşleşir, kimliklerini inşa eder, ona bakıp aidiyet duygusu hisseder. Roma’nın Kolezyumu, Paris’in Eyfel’i, Notre Dame’i, Londra’nın Big Ben’i ya da Aziz Paul Katedrali. Bu eserler o kentlerdeki sıradan tarihi kalıntılar değildir. O kentin kimliğinin, tarihinin bir parçasıdır. Modern ile Antik Romalıları birbirine bağlayan Kolezyum yüzlerce yıllık bir köprüdür. Eyfel’in bir Parisli olarak meydana gelişi, kulesinin ihtişamı ve Parislilerin onunla kurduğu ilişki eşsizdir. Notre Dame ise sadece Parislilerin değil tüm Fransa’nın kimliğini temsil eder, geçtiğimiz yıllarda yenilenme haberlerini takip ettiniz mi? Londra’daki Aziz Paul Katedrali savaş yıllarında yara alınca el birliğince yeniden inşa edildi, beyaz mabet Londralıların ortak çabalarıyla ayağa kaldırıldı.


Köln'ün koruyucu azizi Gereon'un kesik başı.
Romalıların son ordugahı Ren kıyılarındaki Köln'dür.
Köln'e Hıristiyanları öldürmesi için gönderlen Gereon bir
mucize olur, Hıristiyanlığı kabul eder ve kimseyi öldürmez.
Romalılar başkalarını gönderip Gereon'un başını keser. 
İskender Yediler'in eseri olan heykel de işte bu öykünün 
yaşandığı yere konulmuş. Aziz ilen adilen Gereon'un adı
arkasındaki kiliseye ve heykelin bulunduğu sokağa verilmiş.

İşte tüm bunları düşününce Köln’deki "Hohe Domkirche St. Petrus" yani Türkçesiyle Aziz Petrus Yüksek Katedrali, herkesin bildiği isimle Kölner Dom, Köln Katedrali. Bu yapıyı görmeye Köln’e gittik. Görür görmez anlamaya, hissetmeye ve yorumlamaya çalıştığım. Aciz yeteneklerin bu görkemli mabedin ihtişamı karşısında çaresizdi. Güzelliğini, cazibesini, etkisini anlayamıyor ancak ağır bir şekilde hissediyordum. Üzerimdeki bu etkiyi yorumlamakta da isteksizdim. Gözlerimi ayıramıyor, aklımda ve yüreğimde uyandırdığı duygularla baş edemiyordum. On üçüncü yüzyılda temelleri atılmış bu eski bir kilise bunu nasıl yapabilirdi ki. Alışık olduğumuz üzere haç yapılı bir planı vardı. Beş nefli devasa bir gotik eserdi. Batı cephesindeki kapıdan girip doğuya doğru ilerledikçe nefesimizi kesen güzelliği daha da derinleşiyordu. Neredeyse iki yüzyıl sonra Baden’deki Ulm Katedrali yapılana değil Almanya’nın en yüksek kilisesi olması da çarpıcıydı. Meşhur ikiz kulelerinin gökteki ucunu görebilmek dahi zordu.


Hohenzollern üzerindeki milyonlarca kilit.
 

Son zamanlarda internette yeniden meşhur olan Kemal Sunal’ın başrolünü oynadığı Köln’de çekilen filmi görmüşsünüzdür. Kartal Tibet’in yönettiği ve senaryosunu Halit Akçatepe ile Osman Seden’in yazdığı 1985 tarihli, Memduh Ün yapımı “Gurbetçi Şaban” başlıklı filmde oyuncunun Köln katedralini gördüğü sahne epey ünlendi. İnsanların filmdeki açıyı birebir yakalayıp internette yeniden paylaşıyorlar. Yüzyıllardır aynı yerde duran bu mabedin son otuz kırk yılda aniden yerinden edilemeyeceği, yeni trendlere konu olabileceğini tahmin edebilirdim. Ama bizimkisi gibi bir memlekete on yıllar içinde çok hızlı değişimleri yaşadığımızdan, bu süreleri tahayyül edemiyordum. Köln’e alışmam zaman alacaktı. Aslında Köln’ü gezmeye Severinstorburg’dan geçerek başlamıştık. On üçüncü yüzyıldan kalma bu yapı günümüzde modern şehrin altında pek da fark edilmeyen eski şehrin girişi kapısıydı. Antik dünyaya açılan bir kapı gibi duran bu yapının altından girip şehre ulaştık. Tertemiz sokaklarında dolaşırken henüz kimsecikler dışarıya çıkmadığından gönlümüzce fotoğraflar çekildik. Sisler içindeki Kölner Dom’a ulaşana kadar aklımı bir nebze olsun başımda tutabilmiştim. 


Alman köylüsü Severinstorburg üzerinden sesleniyor:
"İmparatorluğa sıkı tutun ey Köln Çiftçisi!
acı ya da tatlı, ne olursa olsun.
"


Noel boyunca Köln Katedrali’nin etrafında ve şehrin birçok noktasında pazarlar kurulmuştu. Her birini ziyaret etmeyi ve yerel lezzetler deneyimlemeyi ihmal etmedik. Dışı çıtır, içi sulu pişirilen küçücük bir ekmekle ve harda sosuyla servis edilen Bratwurst benim favorimdi. Sevili eşim Özben ise sıklıkla Almanların o harika ekmekleri üzerine akıtılan Raclette’i tercih etti. İkinci Dünya Savaşı kentin Ortaçağ görünümünü ne yazık ki çokça zedelemişti, tarihi yapılar ve altermarkt’daki birkaç sivil mimari örneği dışında tarihi kenti yakalamak gerçekten güçtü. Birçok gezgin gibi biz de Kölntriangle’den bakıp eski kentin tarihi dokusunu yakalamaya çalıştık, modern yapılar pek imkan tanımıyordu. Kölntriangle’e geçmek için Ren nehriden karşıya geçmemiz gerekiyordu. Nehrin üzerinde yer alan Hohenzollern Köprüsü asılan kilitleriyle meşhurdu. Baştan sonra kilitlerle donatılmış köprü gerçekten eğlenceliydi. Kilitlerden neredeyse köprünün demirlerini görmek imkansızdı. Şehir yöneticileri zaman zaman bu kilitlerin köprüye zarar vermemesi için temizlemesine rağmen turist yığınları çok geçmeden yeni kilitlerle köprüyü donatıyormuş. 


Köln'de yürürken birçok yerde, sokaklarda, kaldırımlarda
küçük yazıtlar göreceksiniz. Bir sokak taşında
adı soyadı doğum ve ölüm yılı yazan insanlar.
Acı hatıraların ortak hafızamızdaki yeri.

Köln’de birçok müze yer alıyor. Ludwig Müzesi ve Köln Şehir Müzesi en beğendiğimiz müzeler arasındaydı. Köln’e gelip “Kolonya” görmeden, bir küçük hatıra edinmeden olmazdı. Türklerin en ünlü kokusu olan Limon Kolonyası’nı ana vatanında aradık. Ünlü kolonyacı Farina’nın müzesinde vakit geçirip küçük da kendimize birer tane aldık. Bir yandan da en çok görmek istediğim müze olan Römisch-Germanisches Museum ne yazık ki kapalıydı. Müzenin tekrar açılması 2030’ları bulacakmış. Açıldığında bir daha gitmeyi ve bu güzel müzeyi görmeyi çok isterim. Ren nehrine yakın bir noktada Çikolata müzesi bulunuyordu. Bizim pek ilgimizi çekmedi. Ama müzenin dış cephesi ve nehre bakan balkonları çok güzeldi. Buradaki güzel manzaradan faydalandık. Akşam yorgun düşünce iyi bir yemeği hak ettiğimizi düşündük. Heinzelmännchenbrunnen’un hemen arkasındaki Früh’e uğradık. Burası geleneksel bir Alman restoranıydı. Güzel yemeklerinin yanında kendi yapımları biralarından denedik. Biralarını bizim kıraathanelerde kullanılanlara benzeyen saplı bir tepsiyle getiriyorlar. Bardakları da neredeyse rakı bardakları boyutunda. Geleneksel lezzetleri tatmak için gerçekten iyi bir tercihti. Köln’e yolunuz düşerse tavsiye ederiz.


Köln doğumlu Konrad Adenauer (1876-1967)
Batı Almanya'nın ilk Şansölyesi.
Avrupa Birliği düşüncesinin mimarlarından.

Köln ziyaretimizi Stadtgarten’de yaptığımız bir yürüyüşle sonlandırdık. Burası kentin kuzeyine düşen, Belgisches Viertel adıyla meşhur semtine yaslanmış eski bir tuğla fabrikasından dönüştürülmüştü. Neredeyse iki yüzylık bu şehir parkı muazzam bir gezinti alanı. Kentin göbeğindeki bir nefes alma alanı resmen. Parkın içinde kendi tarihi olan bira bahçeleri, müzik salonları ve ampfitiyatrolar var. Buradaki müzik salonlarında çok güzel müzik etkinlikleri düzenleniyor. Biz ise noel zamanı burada olduğumuzdan çoğu salon kapalıydı. Oysa parkın asıl güzelliği bu mevsimde çıkıyordu. On dokuzuncu yüzyılın hemen başında yapılan bu park altı dönümde oluşuyordu. Tren istasyonu nedeniyle bahçesi küçülen Köln Katedrali’nden getirilen ağaçlar arasında kayın, çınar, meşe ve akasyalar dikkat çekiyor. Hepsi çok katlı ev büyüklüğünde ve içiçe geçmiş haldeler. İzmirimizin Kültür Park’ının daha düzenli, daha bakımlı halini gördüm diyebilirim. Bir seyahatimizi daha memleketimize ait hayaller ile bitirdim. Elimizdekinin kıymetini bilsek, şu Avrupalılar kadarcık evlerimize, parklarımıza ve kentlerimize özensek. Onlardan eksiğimiz değil fazlamız olduğunu bir anlayabilsek. O güzel günlerde bir daha görüşmek üzere, Köln ile tekrar görüşmek üzere vedalaştık.


Doç. Dr. Selahattin Özkan















..







...








.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder