İtalyan Güzeli: "Napoli"


İtalya’nın bir Basmane’si varsa o da Napoli’dir. Ya da İzmir’in Basmane’si aslında bildiğimiz Napoli’nin küçük bir izdüşümüymüş. Binlerce yıllık bir kenti anlatmaya böyle başladığım için Maradona başta olmak üzere tüm Napolililerden özür dilerim. Ama ne söyleyeyim Napoli’de vakit geçirdikçe İzmir’e ve özellikle de İzmir’in Basmane’sine benzetmekten kendimi alıkoyamadık. Sevgili eşim Özben’le bu eski kentin sokaklarını adımlarken kendimizi hiç de yabancı hissetmemiştik. Eskimiş semtler, boyası dökülmüş evler, park için birbirini ezen arabalar, çocuklarını kovalayan anneler, o güneşte caka satmak için giyiminden ödün vermeyen orta yaşlı züppeler, hatta güzel yemekleri ve pazarlıktan çekinmeyen esnafına kadar her şeyiyle bu kent İzmir’in birebir aynısıydı. Hatta tepemizde tüm azametiyle bizi yakan güneş dahi İzmir’deymişiz gibi bizi kavurmaya çalışıyordu.

Sıradan bir turist gibi takılmıyorduk burada, evimizde olmanın rahatlığıyla turist yığınlarına burun kıvırıyor her şeyi biliyormuşçasına dolaşıyorduk ilk kez girdiğimiz bu sokaklarda. Özellikle de Spacca’da. Kalabalıkların şaşkınlığı bizi güldürüyordu. Biz buraları biliyor muyduk sanki, elbette hayır, ama kendimizi öyle rahat hissediyorduk ki Kemeraltı’ndaki öğleden sonralarımızı hatırlayıp, gülüşüyorduk. Az ilerde Julia Roberts’ın şuh kahkahalarla hayatın anlamını pizzadan aldığı ilk ısırıkta bulduğu L’Antica Pizzeria da Michele’ye hiç uğramadık bu yüzden. Kapısındaki anlamsız kuyruğu hemen karşıdaki Pizzeria D’Angeli’nin hostuyla çekiştirdik. Komşuyla dedikodu yapmak âdettendir, turistlerin aldanmasıyla dalgamızı geçtik. Kentte bulunabilecek en iyi kahvaltıyı ve en iyi sfogliatella’yı yiyebileceğimiz Scaturchio’ya ilerledik. Yüz yıldan fazla hizmet veren bu işletme küçücük bir dükkânda bulunuyor. Hemen karşısındaki meydanda oturduk. Napoli’ye kadar gelmişken şu ünlü espressolarından tatmak istedim. Güzeldi ama tadı damağımda kalmıştı, doyamadım. Oysa Özben soğuk kahve rica etti. Bugüne kadar tattığımız en güzel soğuk kahveydi. Az tatlandırılmış, donmaktan neredeyse saniyeler önce alınmış gibiydi. Bu sıcakta iyi bir tercihti, Özben her zamanki gibi haklı çıkmıştı. 


Vomero'dan Bakınca Vezüv Dağı ve Pompei Kıyıları

 

Kahvaltımızı yaptıktan ve sfogliatella ile damaklarımızı şenlendirdikten sonra kenti gezmeye devam ettik. Nuovo Kalesi ilk durağımız oldu, ortaçağdan kalma bu ketum yapı bütünlüğü bozulmadan günümüze kadar ulaşmıştı. Devasa burçlarının arkasında, geniş odalarında koşuşturan saray sakinlerini hayal ederek bu tarihi binayı turladık. Hemen karşıdaki Galleria Umberto I’e gittik. Burası nispeten yeni bir mimari şaheser, on dokuzuncu yüzyılda yapılmış. Ancak modern kentin eski kentle nasıl entegre edilebileceğinin en güzel örneklerinden birisi olmuş. Şehrin en ünlü caddesi olan Via Toledo’ya bağlanan bu yapı bir zamanlar kentin ticari nabzının attığı yerdi, şimdilerse ise biraz turistik bir hal almış. Yapıldığı yıllarda hem kente ihtiyaç duyduğu modern bir alışveriş merkezi kazandırılmış hem de tarihi dokuyla uyumlu bir mimari şaheser yaratılmış. Binanın iç meydanı ışığı alan ama sıcağı dışarıda tutan bir mimari çözümle bizi büyülemişti. Yer döşemelerindeki burç yorumlarına basmamaya çalışarak vitrinleri seyrettik. Yakınlardaki Piazza del Plebiscito’yu çok daha fazla merak ettiğimden kendimizi dışarıya attık.


Galleria Umberto I'nin muazzam dış cephesi

Adından da anlaşılacağı gibi Piazza del Plebiscito 1860’ta yapılan o meşhur halk oylamasının “plebisit” anısına inşa edilmiş muhteşem bir meydandı. Yirmi beş dönümlük boşluk gerçekten de göz dolduruyordu. Meydanın batı kanadını boydan boya kaplayan, yarım daire şeklindeki devasa sütunlu yapı San Francesco di Paola Bazilikası adıyla biliniyordu. Napolyon'un eniştesi Joachim Murat tarafından inşası başlatılmış, Bourbon Kralı I. Ferdinand tarafından tamamlanmıştı. Meydanın doğusunda ise Palazzo Reale di Napoli yer alıyordu. Türkçesiyle Napoli Kraliyet Sarayı’nda önce Bourbanlar sonra da Savoylar uzun süre ikamet etmişlerdi. Sarayın meydana bakan cephesinde sekiz niş bulunur, her birinin içinde de Napoli’yi yöneten aileleri temsilen birer heykel. Bunlara ne kadar uzun bakılabilirse o kadar süre baktık. Her birisi ayrıntılı işlemeleri ve devasa boyutlarıyla gerçekten de muazzamdı. İtalyan güneşinden yıldığımızda ise meydanın güney cephesindeki Palazzo della Prefettura’nın giriş katındaki Gran Caffè Gambrinus’a oturduk. Özben gerçek bütün bir napolitan limonunun içine doldurulmuş “barut gibi ekşi” limon dondurmasıyla serinlerken sıcak kahvemin demiyle kendimden geçmiştim. 1860’tan bu yana hizmet veren bu kahvehanenin şık garsonlarıyla sohbet ettik, hemen karşımızdaki Palazzo Salerno’da bir zamanlar kenti yönete Bourbon ailesinin de müşterileri olduğunu böylece öğrendik. 

 

Dante’nin doğumunun altı yüzüncü yılında dikilen heykeli görmeye sıra gelmişti. Angelini ve Solari tarafından yapılan bu muhteşem eser daha sonra yazarın adını alacak meydana yerleştirilmişti. Bu meydandaki sahaflarda çok vakit geçirdim. Heykel aslında eski bir manastırken önce yatılı okula sonra da modern bir liseye dönüştürülen Convitto Nazionale Vittorio Emanuele II’nin hemen önündedir. Bu yüzden etrafta bir sürü sahaf, kitapçı ve kırtasiye dükkanı olması boşuna değildir. Buradan kısa bir yürüş mesafesindeki Chiesa del Gesù Nuovo’ya geçiyoruz.  Chiesa del Gesù Nuovo’nun dinlendirici iç bahçelerinden ya da heykellerinin tasvir gücünden çok çarpıcı dış cephesinin ayrıksılığı bizi etkilemişti. Burası eskiden Sanseverino Sarayı olarak hizmet etmiş bir yapıydı ve kiliseye dönüştüürlmüştü. Böyle olunca da dış cephesi bozulmadan korunmuş, çarpıcı güzelliği ilgi çekici bir özelliğe dönüştürülmüştü. Elbette içi de bir başka güzeldi. Zamanın Roma’yla yarışan Napoli hanedanları bulabildikleri tüm zenginlikleri kiliselerinin güzelliğine harcamıştı. Sonuçta da böyle şaheserler ortaya çıkmıştı.


Napoli sokaklarında sadece Maradona'nın
resimleri yok elbette.

 

Napoli’den ayrılırken evimizden ayrılıyormuş gibi hissettik. Nasılsa dönüp dolaşıp yine gelecekmişiz gibi hissettik. Kendimizi hiç yabancı hissetmediğimiz bu şehirden sanki bir adım uzaktaymışız, bir Pazar kahvaltısına gidecekmişisiz, çarşılarından ihtiyaçlarımızı alacakmışız, evimize pizza söyleyebilecekmişiz gibiydik. Şu köşeyi dönsek mi, bu meydanda otursak mı, caddeden kaçınalım turist yığınlarıyla karşılaşmayalım. Hepsi elbette ki bir hissiyattan ibaretti. Yeryüzünün en neşeli, en yaratıcı bir o kadar en kaotik şehirlerinden birisi olan Napoli’de belirli bir süre kalabilmiştik. Ne yüzlerce yıllık kahvecilerine, aceleci pizzacılarına ne de kadim eğitim kurumlarına aşina değildik. Şöyle bir bakıp geçmiştik. Duomo di Napoli’yi görmek yetmedi Spaccanapoli ve Via dei Tribunali hattında bir ömür geçirmeli, her sokak arasındaki irili ufaklı şapelleri, yıkılmak üzere olan kraliyet hatıralarını görmeliydik. Museo Archeologico Nazionale yetmedi, fenikülerle Vomero’ya çıkmalı lüks restoranlarında ve kafelerinde günlerimizi ve gecelerimizi harcamalıydık. Belki küçük bir servet de harcayarak buradaki ünlü İtalyan manifaturalarından şık bir tarz bile yaratabilirdik. Vedalaşmak zorundaydık, bir daha gelmek üzere kendimizi teselli ettik.

 

Doç. Dr. Selahattin Özkan













..












..




 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder