Yeryüzünde birbirine benzeyen yerleri bulmak kolay. Banliyöler birbirine benzer, müzeler aynı ressamların eserlerini sergiler, ulusal abideler az çok aynı duygularla inşa edilmiştir, mabetlerin ihtişamı aynı göksel gücü işaret eder. Neredeyse insanlık tüm ayrışmalara, karşılaştırmalara ve uzlaşmazlıklara rağmen benzer yerlerde, benzer hayatlar yaşar. Gezegenimiz üzerinde az çok benzer yerleşim yerlerinde benzer yaşam biçimlerini kurmuşuz. Yaşadığımız evler, ekip biçtiğimiz tarlalar, üzerinde tünediğimiz ağaçlar en uzak coğrafyalarda dahi birbirine benzemektedir. Aynı olmasa dahi benzerdir. En azından bugüne kadar böyle olduğunu düşünüyordum. Bunun böyle olmadığını burnumuzun dibindeki Santorini’de öğrenecektim. Burası yeryüzündeki hiçbir yere benzemiyordu. Oraya gidene kadar sıradan bir yazlık merkez olduğunu sanırdım. Sıradan bir deniz kum güneş üçlemesi, Yunan mutfağından bildiğimiz lezzetler ya da eğlence merkezlerinde herkesin bildiği o meşhur şarkılar. Hiç de öyle değilmiş, bu ada yeryüzünün en ilginç yerleşim merkezlerinden birisiymiş. Bu adayı görmeden yeryüzünü görmüş sayılmazsınız. Bu adayı gezmeden her şeyi bildiğinizi sanmayın. Hiçbir şeyi bilmediğimi ben bu adada anlamıştım. Santorini bildiğim her şeyi unutturdu.
Yunanistan’ın en ünlü tatil noktalarından birisi olan Santorini Ege Denizi'ndeki Kiklad takımadalarının güneyinde yer alan, dünyaca ünlü mavi kubbeli kiliseleri, beyaz evleri ve devasa volkanik kaldera manzarasıyla bilinmektedir. Bu ada hakkında onlarca video izleyebilir, inceleme yazısı okuyabilirsiniz. Ama hiçbirisi sizi sabahın ilk ışıklarında adanın batısından yaklaşmanın nasıl göründüğünü size hissettiremeyecektir. Sabah sisi kalkıp o muhteşem manzara karşımıza çıktığında kendimizi adına dünya dediğimiz yeryüzünün bir köşesinde değil de güneş sisteminin dışında bir yerlerde zannetmiştik. Burası eski bir yanardağın ağzıyken patladığı için yarımay şeklinde bir uzantısı deniz üstünde kalmış ve insanlar da bu kalan kısımda tarım yapmak için yaşamaya başlamışlar. Uzaktan bakıldığında devasa bir kül yığınından başka hiçbir şeye benzemeyen bu adaya kimin neden çıktığını anlamak gerçekten inanılmaz. Bırakın insanların yaşamak isteyebileceği bir yere benzemesini, üzerinde ot dahi bitmeyecek yanık kül yığınlarından daha anlamlı bir yer değil burası. Ama adanın bundan çok daha fazlası olduğunu ancak Gialos’tan başlayıp sizi Fira (ya da Thíra)’ya çıkaran Karavolades merdivenlerini tırmandığınızda anlıyorsunuz.
![]() |
| "Bir Uzay Üssü" olarak Santorini |
Tepedeki şehre ulaşmanın tek yolu beş yüz seksen sekiz basamaktan oluşan dik ve zikzaklı bir merdiven sistemiymiş. Yerliler bu yolun ancak salyangozlara yaraşacağını düşündüğünden olsa gerek Yunancadaki karşılığı olan “Karavolades” demişler. Siz de sürünerek de olsa bu merdivenleri çıkabilirsiniz. Çok geçmeden merdivenleri çıkamayanlar için ise katırcılar peydah olmuş. Hacılar ve tüccarlar bu naif yaratılışlı hayvanları yük taşımak için kullanan sahiplerinden katılarını kiralayıp limandan köye çıkmışlar. Neredeyse iki asır boyunca keşişlere, şarap tüccarlarına ve balıkçılara hizmet eden merdivenler ve katırlar ise Loula ve Evangelos Nomikos’un hayırsever bağışlarıyla yapılan teleferikten sonra kullanılmaz olmuşlar. Şimdilerde adaya dolup taşan turist yığınları zahmetli merdivenleri tırmanmak zahmetinden azat olmuş, teleferikle dakikalar içinde zirveye atılıyorlar. Seksenlerde hizmete açılan teleferik ise bu işin en ünlülerinden olan Avustralyalı Doppelmayr şirketinin bir ürünüymüş. Loula ve Evangelos Nomikos’un cömert bağışıyla yapılan teleferik için turistlerin ödediği bilet ücretlerinin bir kısmı, teleferik yüzünden işleri azalan geleneksel katır sürücülerine tazminat olarak ödenirken; kalan büyük kısım adanın eğitim, kamu sağlığı ve altyapı projelerini desteklemekte kullanılıyormuş.
![]() |
| Loula ve Evangelos Nomikos |
Adanın doğu kıyıları eski kalderanın tam ortasında kaldığından korunaklı ve sığ kumsalları barındırıyordu. Oysa adanın batısı alabildiğince dikti. Bu dik yamaçları çıkmanın tek yolu olan Karavolades merdivenlerinin ve sonradan yapılan Nomikos teleferiğinin bulunduğu yamaçlar da batıya bakıyordu. Yazın buradası ası inanılmaz derecelere ulaşıyor. Ne insanların ne de katırların bu sıcağa dayanabilmesi mümkün değil. Sabah serinliğinde telefereğin komforlu koltuklarında çıktığımız köyden aşağıya inerken Karavolades merdivenlerini kullandık ve bedenimizdeki suyun neredeyse tamamını burada kaybettik. Temmuz ayı için yanlış bir tercih olduğunu deneyimle anlamıştık. Yine de eşsiz bir deneyimdi. Katırlarla selamlaşarak ve eski zamanlarda merdivenleri kullananlar için yapılan ara duraklarda az da olsa nefeslenerek inişi tamamlayabildik. Son nefesimizi vermeden Gialos’a ulaştığımız için kendimizi şanslı kabul etmiştik.
![]() |
| Vaftizci Yahya Katedrali - Santorini |
Adaya Karavolades merdivenleriyle ya da Nomikos teleferiğiyle çıktığınızda sizi bekleyenler daha da inanılmaz. Yeryüzünde görebileceğiniz en sıra dışı sahil şeritlerinden biri olan Vlychada Plajı hiçbir yere benzemiyor. Rüzgar ve deniz dalgalarının binlerce yıl boyunca ponza taşını, volkanik külleri ve kumları aşındırmasıyla oluşan beyaz-sarı tonlarındaki devasa kanyonun bir köşesinden yeşil marslılar her an ortaya çıkacak gibi duruyor. Yine de Santorini’deki Mars’a en çok benzeyen yer burası değil. Ada sakinlerinin Kokkini yani Kızıl dediği bu sahildeki kumlar gerçekten de Mars’tan kopup gelmiş gibi duruyor. Bu noktadaki demir tozlarının oksitlenmesiyle kızıla döndüğünü biliniyor. Adanın her tarafı zaten böyle. Üzerinde bir tek otun dahi bitmediği bu devasa adada sürekli olarak duman tüttüğünü de görebilirsiniz. Hala aktif haldeki kükürt bacalarından yükselen sarı renkli sülfür gazlar hem bir kötü yayıyor hem de içinde bulunduğumuz ortamı daha da geriyor. Her yıl yüzbinlerce insanın gece hayatı yaşamak ve çılgın partilerlde deli gibi eğlenmek için geldiği bu adada böylesi şeyler görmeyi hiç beklemiyorsunuz. Ölümün kol gezdiği bu adaya yüzyıllar önce gelen keşişlerin ve çiftçilerin ne aradığını hala anlayamıyorum. Bu zorlu yaşam koşulları arasında ekip biçilebilecek bereketli toprağı bulmuşlar ve tüm Yunanistan en verimli üzüm tarlalarını yeşertebilmişler. Adanın bu ölümcül doğası ise asmaları zararlı hastalıklardan koruyan doğal bir katman oluşturmuş ve ürettiklerini üzümün verimini artırmış.
![]() |
| Santorini'nin Katırları |
Santorini antik zamanlarda Yunanların değil Minosların yurduymuş. Girit’teki merkezlerinden Santorini’ye kadar gelen bu uygarlık milattan önceki ilk milenyumla birlikte ortadan kaybolmuşlar. Tarihçiler hala bu gizemli halkın nasıl ortadan kaybolduğunu araştırmakla meşguller. Santorini’deki Akrotiri yerleşimi ise bu gizemli uygarlığın Pompeii’si olarak bilinmektedir. Burayı görmek isteyebilirsiniz. Öte yandan adanın antik mirası Akrotiri ile sınırlı değil. Adada Dor, Roma, Bizans, Venedik ve Osmanlı zamanlarından kalma sayısız iz bulunmaktadır. Adanın başkenti Fira’da bulunan on dokuzuncu yüzyıldan kalma katedral ise Vaftizci Yahya’nın adını taşımaktadır. Adanın diğer ucunda bulunan Oia kentindeki mavi kubbeli kiliselerin adı ise Agios Spyridon ve Anastasi olarak bilinmektedir. Fotografik özellikleri turistler tarafından fazlaca iğdiş edilen bu yapıları görmeyi siz de isteyebilirsiniz. Biz o kadar beğenmedik. Bunların yerine adanın en yüksek noktasında bulunan Peygamber İlyas’a adanmış manastırı ziyaret etmek daha güzeldi. On sekizinci yüzyıla yapılan bu yapıda hem adayı gözlemleyebilir hem de dört bir yanınızı sara Ege denizinin büyüklüğüne şahitlik edebilirsiniz. Her şeyi unuttuğum bu adayı asla unutamayacağımı da anlamıştım. Burası unutulmaz bir yerdi.
..
...
....





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder