Başımı bir çevirdim ve tüm ihtişamıyla karşımdaydı. Bu anı yaşayacağımı hayal dahi edemezdim. Burada geçireceğim birkaç saati şaşkınlıktan, hayranlıktan, gözlerimin ışıldamasından başka bir şekilde anlatamazdım. Özben de ben de bu görkemli mabedin içinde Stendhal ile ilişkilendirilen sanatsal sendromdan mustariptik. Başımızı nereye çevirsek bir sanat şaheseriyle karşılaşmaktan, gelip giden hacıların mırıldanan ilahileriyle mest olmaktan kendimizi alıkoyamadık. İçerideki herkes huşu içindeydi, herkes büyülenmişti, Mimarinin güzelliği mi yoksa içerideki insanların ortaklaşan kendinden geçmişliği mi bizi etkilemişti emin olamadım. Zaman durmuştu, nereden geldiğiniz, hangi dili konuştuğunuz belirsizleşmişti. Saatler ilerledikçe Batı Hıristiyanlığın uhrevi merkezinde, dünyanın dört bir yanından gelenlerin uğultuları giderek artıyor, elinde tütsüleriyle ibadet vakitlerinde sessizlik yeminleriyle uygun şekilde parmak uçlarında ip gibi sıralanmış şekilde yürüyen rahibelerin gelip geçişi dışında ahenkten ziyade harmonik bir cümbüş yaşanıyordu.
![]() |
| Vatikan'a ilk bakış. |
Vatikan’da olmak bambaşka bir deneyimdi. Bu küçücük ülke onlarca yıldır inananları dışında kültür işçilerini, tarih emekçilerini ve sanat severleri kendisine çeken bir yerdi. Biz de Vatikan’ı, Aziz Petrus Bazilikasını, gizemleriyle meşhur Müzesini görmek üzere gelmiştik. Aziz Petrus Bazilikası aynı adı taşıyan meydanda bulunmaktadır. Meydanda bulunan ve bazilikadan sonra en büyük yapı olan dikilitaş neredeyse iki bin yıl önce İmparator Caligula zamanında Mısır’dan getirilmiş, on altıncı yüzyılda da şimdi yerine dikilmişti. Yüzyıllar boyunca insanlar Bazilika’yı bu dikilitaşı nişan alarak buluyordu. Biz ise modern haritalarımızı takip ettik ve hemen bazilikanın önündeki meydana Bernini’nin şaheseri olan oval sütunlu geçitten girdik. Filmlerden, kitaplardan tanıdığım bu yapının devasa ölçüleri ağzımı açık bırakmaya yetti. Sütunlardan olabildiğince dokunarak, bu tarihi meydana gelmeden bir nefese alarak yaşayacaklarımı idrak etmeye çalışarak ilerledim. İtalyan güneşinin tepemize çıkmasına henüz çok vardı ama yine de sütunların gölgesinde bir nefes almak bizi çok rahatlatmıştı. Yaklaşık iki yüz elli sütunuyla on yedinci yüzyılın sonlarında da Bernini tarafından inşa edilen bu oval yapı Vatikan’ın anaç kolları olarak düşünülmüştü. Dünyanın dört bir yanından Aziz Petrus’u görmeye gelenleri önce kucaklamak gerekeceğini söylemişti. Haklıydı, yadırganmadan kabullenildik, meydandaydık.
![]() |
| Bernini'nin muhteşem sütunları |
Aziz Petrus Meydanı’na girer girmez Bazilikanın ihtişamlı ön cephesinden önce bizi karşılayan iki çeşme bizi karşıladı. Bu çeşmelerden ilki ön cepheyi de tasarlayan Moderno tarafından on yedinci yüzyılın başında inşa etmişti. Sonra Bernini bir ikincisini oval sütunlu yapının oluşturduğu yeni düzlemde bir simetri katmak için eklemişti. Meydanın aksı böylece değişmişti, kitaplarda okuyup pek de kafama yatmayan bu yeni aksın kattığı derinliği ancak orada anlayabilmiştim. Meydan aşağı yukarı dört asırdan işte bu haliyle kalmıştı. Bu meydan Hıristiyanlığın en önemli toplanma alanlarından birisi olduğu için meydana bakan yapıların, hatta meydandaki her bir taşın dahi kutsal sayılıyor, öyle her gelen Papa bir değişime gitmiyordu. Güney Amerika’dan çıkan ilk ve tek Papa olan Francis bu meydana küçük ama manidar bir dokunuşla dört yüzyıllık geçmişe adını yazdıran isim oldu. Francis’in kutsamasıyla Kanadalı sanatçı Timothy Schmalz’ın Angels Anawares isimli heykeli meydana yerleştirildi. Meydanın beyaz temasıyla tümüyle zıtlık oluşturan bu kara heykel bronz ve kilden yapılmıştır. Heykelde tasvir edilen göçmen gruplar tarihte ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan, zorla koparılan ve başka ülkelere gönderilen birçok gruptan seçilmiştir. Etkileyici bu heykelde tasvir edilen yüz kırk yüzden bizim yüzümüz de olabilirdi. Çağımızın sessiz bir çığlığını duyar gibiydik.
Nihayet Bazilika’ya girdiğimizde ilk yapının klasik haç krokili düzeninden çok Michelangelo’nun eklediği devasa kubbeye hayranlık duyduğumu belirtmem lazım. Aya Sofya’nın kadim çağlarından eşsiz kubbesinden sonra ortaçağların en büyük hazinesi olan bu yapı gerçekten de nefes kesiciydi. Elbette içeriye girince Michelangelo’nun Pietà’sını, Bernini’nin Baldacchino ve Cathedra Petri’sini gördük. Bernini’nin yeşim taşından yonttuğu VII. Aleksandros Mezarı ise içimizi ürtpertti. Bazilikanın altın yaldızlı tavanı altında saatler harcamıştık. Bir sağımıza bir solumuza dönüyor, gözlerimizin önündeki onlarca sanat eserini seçmeye ve gereken saygıyı göstermeye çalışıyorduk. Ayaklarımızın altındaki kutsal ve sanatsal değerlerin de farkındaydık. Eski Roma’dan kalma necropolis ve Grotte Vaticane adıyla ünlenen eski mezarlar ve lahitler. Bunların içinde kuşkusuz en önemlisi yapıya adını veren mezardı. Aziz Petrus’un mezarı Baldacchino’nun hemen altındaydı. Hıristiyanların inandığına göre İsa’nın Havarilerinden Simon öyle sağlam bir inanca sahipti ki ona Kaya “Cephas/Petrus” unvanı verildi. İsa’nın idamından sonra yeni inancı Filistin’de yaymaya çalışsa da baskılara dayanamadı ve Antakya’ya kaçtı. Buradan da Roma’ya geçip burada İncil’i modern döneme taşıyan Pavlus ile bir araya geldi. Petrus ölünce mezarının üzerine bir mabed yapıldı. İşte asırlardır Hıristiyanığın merkezi olan Vatikan’da onun adını taşıyan yapının hikayesi buradan geliyordu.
![]() |
| Vatikan'da sergilenen eski tanrılar |
Bir sonraki durağımız yüzyıllar boyunca Katolik Kilisesi ve Papalar tarafından bir araya getirilen, dünyanın en zengin ve en görkemli sanat koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapan Vatikan Müzesi’ydi. Yaklaşık yedi kilometrelik devasa bir sergi rotasına sahip olan bu kompleksi gezmek gerçek bir mücadeleydi. Biz yanılmıştık ama mutlaka yanınıza gıda, su vb destek ürünleri getirmelisiniz. Gerçekten de ihtiyaç duyacaksınız. Biz bu türden basitleri almamıştık ve turumuzu tamamladığımızda neredeyse bayılmak üzereydik. İçeride gördüklerimize gelirsek. Yapının kendi güzelliği bir yana on binlerce sanat eserini incelemek ciddi bir araştırma konusu. Bununla ilgili onlarca yayın zaten yıllardır yapılmış durumda. Kitaplar, belgeseller, filmler, diziler, içerikler dolusu yapım Vatikan koleksiyonunun tamamı dahi göstermeye yetemiyorken benim yazılarımın ölçüsü ne olabilir ki. Tüm yorgunluğumuza rağmen Sistina Şapeli’ni görmek için iki tur yaptığımızı söylemem yeterli olur sanırım. Raffaello’nun Atina Okulu tablosunu terk edemeyişimiz sanırım hala güvenlik personelinin hatıralarındadır. Yorgunluktan bayılmak üzere olsam da son bir azimle Galleria delle carte geografiche’de İzmir’i buldum. Elbette ki Borgia dairelerini göremedik. Ah bir de en sonunda Bramante basamaklarının güzelliğini fark edemeyecek kadar kötüydük.
Vatikan ziyaretimiz bittiğinde sabah geldiğimizde yaşadığımız şaşkınlığın zaman içinde kaybolduğunu zannetmeyin. Üzerinden geçen aylar, yıllar sonra dahi hala bu inanılmaz deneyimi şaşkınlıkla anıyoruz. Özben ile ne zaman konuşsak aynı şaşkınlıkla soruyoruz: biz gerçekten Vatikan’ı gördük mü diyoruz? Kalabalıkların arasında kendimizi kaybetmişken açlığın, susuzluğun ya da yorgunluğun dahi önemsizleştiğini unutamıyorum. Gözümüzün önünde gelip geçen şaheserleri hala dönüp anlamaya çalışıyorum. Bütün bu ziyaretten öğrendiğim eşimle paylaştığım ortak deneyimlerin eşsizliği bir yana dünyanın en önemli kültürel, tarihi ve dini merkezlerinden birinin asırlara nasıl meydan okuduğu oldu. Bir gün bir daha o kutsal mekâna gidebilir miyim bilmiyorum ama yeniden gitsem yine aynı şaşkınlıkla salonlarını dolaşacağımı, koridorlarını arşınlayacağımı biliyorum. Kapıdan çıktık Viale Vaticano’dan yola koyulduk. Sabah izlediğimiz rotanın tersini takip ederek Viale Giulio Cesare üzerindeki Ottaviano durağına geldik. Arkamıza baka baka yürüyorduk. Vatikan’ı arkamızda bırakmak hiç istememiştik. Gün bitse de yamaya devam eden İtalyan güneşinin ısrarcı ışınlarından metro durağına sığınarak kurtulabildik. Eve dönüyorduk.
..
...


(1).jpg)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder