Soğuk ve Karanlık Bir Başkent: Edinburgh


Doktora çalışmalarım sırasında ikinci durağım Vikinglerin kuzey denizinin öte yakasında kurdukları kolonilerde olmalıydı. Bunun İngiltere’ye gitmeli ve adadaki Viking izlerini takip etmeliydim. Bulacaklarım konusunda tam bir fikir edinmem de söz konusu değildi. Merakla yolculuğumu planlamalı ve yola çıkmalıydım. Orkney’de gerçekleştirilecek bir sempozyumu öğrenir öğrenmez sunum önerisinde bulundum. Orkney Koleji’nin düzenleyeceği uluslararası sempozyumun Avrupa’nın ve ABD’nin saygın bilimsel kurumlarından derlediği düzenleme komitesi sunumumu kabul edince seyahatimin önünde hiçbir engel kalmamıştı. Bavullarımı hazırlamaya çoktan başlamıştım.

Edinburgh’a doğru havalandığımızda en çok dikkatimi çeken uçaktan İngilizlerin ve İskoçların olabildiğince yazlık giyinmeleri olduğu. Mayıs ayı olmasına rağmen hala hava ısınmamıştı ve ne ben ne de M. henüz kazaklarımızı, ceketlerimizi bırakmamıştık. Tam bir karşıtlık içinde biz kıştan henüz çıkamamış hissediyorduk. Edinburgh’taki aralıklarla yağan kar bizim haklı olduğumuzu kanıtlayacaktı. Bu soğuk kentin karanlık havasından bahsetmeden önce nereleri gördüğümüzden kısaca bahsedeyim. Zira bu kentin öyle birkaç cümlede tamamlanacak bir öyküsü bulunmuyordu. Avrupa’nın en küçük başkenti olmakla övünen bu sakin kentte gerçekten huzur bulmuştum.


İskoçların ünlü Ekonomisti: Adam Smith

 

Soğuk ve karlı bir havada ulaştığımız Edinburgh’ta havalimanı yakın küçük bir otelde yer bulabilmiştik. Bu tercihimizde biraz da benim Orkney’e gidip geri gelmek zorunda oluşumun da payı olmuştu. Gidip geldiğim ve bilimsel bir sempozyumda ilk kez sunum yapacağım Orkney’e dair notlarımı daha sonra yazacağım. Önce sizlerle beraber anılarımda kaldığı kadarıyla Ediburgh’u tanımak ve teneffüs etmek niyetindeyim. Havalimanından otele gelişimizde yaşadığımız ilk şoku anlatayım. Zira benim için hala unutulmazdır. Çocukluğumdan beri öğrendiğim, adeta içinde gençliğimi yitirdiğim İngilizcenin anavatanına geldiğimi otel resepsiyonistinin telaffuzuyla anlamıştım. Bu dili çok severdim ama ilk kez anadili olanlarla konuşacak, onların ülkesinde bulunacak, kültürlerini birinci elden tanıyacaktım. 

 

Gerçi Edinburgh bir İngiliz kenti değil, İskoçların başkentiydi ama yine de İngilizce hâkim dildi. Yüzlerce yıllık İngilizlerle ortak kraliyet bağı onların da dilini, kültürünü ve yaşamını ortaklaştırmıştı. Bunu ilk andan itibaren anlamaya başlamıştım. Filmlere kitaplara konu olan İskoç milliyetçiliği sıradan hayatta kendisini münhasır bir kimlik olarak inşa edememişti. Otelden çıkmış Scott Monument’e yürürken bunları düşünüyordum. Bu anıt İskoç ulusal mirasının abideleşmiş haliydi, tüm azametiyle kente girenleri karşılıyordu. Belki siz de görmüşünüzdür, sosyal medyada bu anıtın etrafına kurulan devasa salıncak son yıllarda çokça popüler olmuştu. Anıt işte tam o noktada duruyordu ve korkunç derecede güzeldi.

 

İskoç Ulusal Kimliğinin Abidesi:
Soğuk ve karanlık yapısıyla ulusun simgesi

Scott Monument’tan kraliyet bahçelerine doğru giden Princes Street’te ilerledik. Kar tipiye çevirmiş, arada yüzünü gösteren güneşe rağmen insanları üşütüyordu. Burada bulunan bahçeler kaleye çıkan arka yola bağlanıyordu. Kentin endemik çiçeği olan vahşi nergisler arasında dolanarak Edinburgh Kalesi’ne doğru tırmanacaktım. Ancak bu bahçelerde o soğuk esinti ve kar atıştırmaları sırasında dondurma yiyen bir amcayı gözümün önünden uzaklaştıramıyorum. Belki on yıl aradan sonra aramızdan ayrılmış dahi olabilir, yaşıyorsa bin selam ederim. Ancak o soğuk havada iştahla yaladığı dondurmanın boğazını üşütmesi de bir ihtimaldi. Ama o hiç aldırış etmedi. Dondurasını afiyetle yedi. Ben ise Kale’ye doğru emin adımlarla ilerlerken redingotuma biraz daha sığındım. Kar yağıyordu. 


İzmir’den gelmiş birisi olarak bu soğuk ve karanlık hava benim ziyadesiyle memnun etmişti. Ruhen de kukumavlara öykündüğümden Edinburgh’un havasına bayılmıştım. Ne yazık ki bu soğuk hava uzun sürmedi, Edinburgh kalesine çıktığımızda güneşli bir hava ile taçlandırıldık. İskoçların egemenlik sarayı İngilizlerle birleşince boşaltılmış ve bir müzeye dönüştürülmüştü. Bu küçük ama görkemli sarayda kraliyet hazinesini, tarihi buluntuları ve sanat eserlerini gözlemedik. Özellikle İskoçların Kader Taşı’nı burada görmek beni çok mutlu etmişti. Daha önce kadim taşın öyküsünü gunceltarih.org’ta yayınlamıştım.


Merak edenler için link: Uluslaşma Aşamasında Tarihi Aidiyetler ve İskoçların Kader Taşı


İskoç Kraliyet Müzesi ya da Edinburgh Kalesi

 

Bu karanlık kente gelecekseniz şayet sarayı mutlaka görmelisiniz ama İzmirliler için bu kentte de bir gül sokağı olduğunu hatırlatmak isterim. İskoçların Rose Street’ine girdiğinizde İzmir’deki ikizinden farklı olmadığını ünlü mağazaları ve güzel restoranları bulacağınızı bilmeniz lazım. Ulusal müzeyi, şehir müzesini ve antik bir abide konumundaki Üniversite’yi ziyaretinize sığdırmanızı tavsiye ederim. Eski Kentin içinde sayısız mahzen ve pub koşuşturmalarınız sırasında size sığınak olacak mekanlar arasında olacaktır. Ada halkının sınırlı mutfak hazinesini birkaç denemede deneyimlemeniz mümkün.

 

Edinburgh’ta bulunmak demek J. K. Rowling’in memleketinde olmak da demekti. En azından benim gibi Harry Potter sevenler için. Göçmen bir öğretmen olarak Lizbon’daki evliliğinden kurtulmak isteyen Rowling anavatanına, Edinburgh’a geri döner. Burada uzun zamandır zihninde dönen Harry ve arkadaşlarının öyküsünü kaleme almaya başlar. Bu dönemde sosyal yardım ve işsizlik maaşı gibi desteklerle hayata tutunmaya çalışan yazarımız Edinburgh’un izbe pub ve kafelerinde kalemine sarılır. Harry onun için adeta bir çıkış rotasıdır. Kentin eski tarihi, unutulmuş mezarlıkları, karanlık zindanları roman serisinin içinde kendisine yer bulmuştur. Bugün Harry Potter fanları Rowling’in izlerini hala kentte takip etmekte ve turlar düzenlemektedir. 

 

Edinburgh ada halklarının ortak mirası kabul edebileceğimiz Kral Arthur’un makamına da ev sahipliği yapmaktadır. İskoçların Suidhe Artair olarak andıkların şehrin yakınlarındaki bir tepe efsanelerdeki bu kralın adaya hükmettiği yer olarak işaretlenmiştir. Benim gittiğim dönemde halkın ziyaretine açık bu tepeye yürüyüşler yapılıyor, dağcılığa meraklı olanlar tırmanma seansları gerçekleştiriyordu. Son yıllarda artan turistik baskı nedeniyle ziyarete kapatıldığını da öğrendim. Yine de İskoç kimliğinin oluşumunda doğal bir etken olan ülke coğrafyasını yakından tanımak için bu tepeciğe kadar giden yürüyüş rotasını tamamlamak faydalı olacaktır. 



Ben ise doğada yapılacak bir yürüyüşten ziyade ruhumu ve midemi dolduracak bir yemeği tercih ediyordum. Edinburgh Üniversitesi’nden dönüşünde Old Town’da bulduğumuz bir pubda fish&chips yemeyi tercih ettim, M. ise “haggis” aldı ama ne yazık ki beğenmedi. İskoçların ulusal yemeği sayılan bu yemek bir kuzunun neredeyse tüm sakatatlarından birleştirilerek yapılıyordu. Damak zevkimize hitap etmeyeceğini, tadına baktığımda ben de anlamıştım. Çoğunlukla morina balığı (cod) ya da mezgit (haddock; whiting) kullanılırdı, şansımıza ringa (herring) vardı ve gerçekten lezzetliydi. Devasa bardaklardaki ale ile sunulan bu yemeği neredeyse bir kuzeyli gibi tüm iştahımla yemiştim.

 

Edinburgh’taki günlerim hızlı geçmişti. Üniversitesi’nde tanıştığım değerli hocalarımızla kampüste gerçekleştirdiğimiz sohbet ile kurduğumuz dostluklar uzun yıllar sürdü. Bazılarını ülkemizde ağırlama imkânımız dahi oldu. Kampüse gidip gelirken sahaflarda edindiğim kitaplardan tezimde ve sonraki makalelerde çokça yararlandım. Dönüş yolunda M. ile yaşadıklarımızı konuşurken yıllar boyu eskimeyecek anılar edindiğimizi anlamıştım. Damağımda, ruhumda ve aklımda derin izler bırakan bu kenti ardımda bırakırken yorgunluktan kıpırdayamayacak durumdaydım. Ucuz olsun diye sabaha karşı yapılan bir uçuş ile ülkemize dönmüştük. 


Doç. Dr. Selahattin Özkan






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder