15 Mayıs 1984 Aydınlar Dilekçesi: Yakın Tarihimizden Bir Cesaret Öyküsü


Türkiye ve benzeri üçüncü dünya ülkelerindeki aydın kimliği ve üstlenmek zorunda oldukları sorumluluklar çok tartışmalıdır. Batılı örnekleriyle kıyas kabul edilemez büyük sorumluluklar ve sonucunda katlanmak zorunda oldukları yükümlülükler düşünüldüğünde “Aydın” olabilme cesaretine sahip insan sayısının neden bu kadar düşük olduğu da anlaşılabilecektir. Aydın ister sanat ile uğraşsın isterse salt bir düşün insanı olsun, toplumcu yaklaşmak ve ilerici olmak gibi niteliklere haiz olmalıdır. Zaman zaman bu mutlak özelliklere sahip olamayan düşünürlerin de kendirlerini “aydın” olarak tanımlamaları ve bunun da belirli ölçüde karşılık bulabilmesi “gerçek aydın kim?” sorusunu ister istemez gündeme getirmektedir. İşte,  15 Mayıs 1984 günü bu sorunun yanıtı aranmak istenmiştir.


Gerçek aydının diğer sözde aydınlardan ayırt edilmesi için tarihin çok ender anlarına tanıklık etmek gerekir. Gerçek aydın ancak toplumun ve tarihin en zor zamanlarında ortaya çıkabilecek büyüklükte olandır. Kişilerin birey olarak sorumlulukları bir yana aydının temel olarak düşüncesiyle topluma yol göstermekte üstlendiği rol ancak böyle zamanlarda anlam ifade edebilmektir. Ne yazık ki kültürel, düşünsel ve ekonomik olarak gelişememiş toplumlar olan üçüncü dünya ülkelerinde böyle anlar sıklıkla tekrar etmekte ve gerçek aydının rüştünü ispat etmek için birçok fırsat yaratmaktadır. Tarihin not ettiği her adımıyla aydın gerçekliği böylece ortaya koyabilmektedir.

Toplumumuzun son otuz yıldır etkilerinden sıyrılmaya çalıştığı 1980 Askeri Darbesi de işte tam da böyle bir rüşt ispat etme fırsatı olarak ortaya çıkmıştır. Askeri darbenin tarihsel nedenselliği, sorumlularının günümüze değin yargılanamaması ve ülkeyi darbeye sürükleyen olayların hesabının hala görülememesi bir yana asker postalının kafalarımızı toprağa gömdüğü o acılı günlerde bir grup aydın tarihe notlarını düşmüşlerdir. Birçoklarının ülkeyi terk ettiği aşırı politize olmuş toplumun üzerinden askerin silindir gibi geçtiği o günlerde dik durabilmeyi başarmış bu bir grup yürekli insan onur ile anılmayı fazlasıyla hak ediyorlar
.
Askeri darbenin yapılığı 12 Eylül 1980 günü yaşanan şaşkınlık ve panik havası gün geçtikçe iktidara kendisini iyice yerleştiren askerin varlığı karşısında büyük bir ezilmişliğe ve suskunluğa dönüşmüştü. Asker ile birlikte yükselen ekonomik libarelizasyon Turgut Özal ellerinde şekillenmiş, askerlerce beslenmiş ve sözde sivilleşme ile birlikte devletin içine perçinleşmişti. Devlet Planlama Teşkilatı’nın başındaki darbe öncesi dönemin son ismi olan Özal önce tarihi 10 Ocak kararlarının çıkmasını sağlamıştır. Ardından gelen darbenin baş aktörü Kenan Evren’in ise ekonomi danışmanlığını yapan Özal, geçiş hükümetinin ekonomi bakanlığına yükselmiştir.

Evren’in açıktan desteklediği ve emekli askerlerden kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi'nin yanında seçime giren ANAP ise geçiş döneminin bütün eko-politik düşüncesine imza atan bir bütünleşik kadronun imzasını taşıyordu. Bu noktada Özal’a askerin sempatik bakmadığını, hatta Özal’ın Askerin adamı olmadığını kimse iddia edemez. Özal’ın sözde sivilleşme ve ekonomik liberalizasyon laflarının arkasında gizlediği dayatmacı, baskıcı ve kendisinden başka kimseye söz hakkı tanımayan kelimenin tam anlamıyla askeri bir düzenin yattığı açıktır. O kadar açıktır ki düşün insanlarının baktığı noktada Özal ile Evren arasından milim fark yoktur.

Evren’in geçiş hükümetini sonlandırması, yeni anayasa ile birlikte kendisini de Cumhurbaşkanı olarak ataması ve MGK’nin tümünü ömür boyu dokunulmazlık zırhına alması ve darbecilerin memnu haklarını ömür boyu anayasal güvenceye almasıyla asker perde arkasına geçmiş ama yönetim perde önündeki sivillerin ihtiras yarışına rağmen rejim kesinlikle sivilleşmemiştir. Sivilleşme rüyası ile gözleri büyülenen çoğunluğun aksine resmi görebilen azınlık yine gerçek aydınlar olabilmiştir.

Rejimin bütün sivilleşme iddialarına rağmen yıllardır devam eden askeri iktidar 15 Mayıs 1984 günü bir grup aydın tarafından köseye sıkıştırılmaya çalışılmıştır. O gün Cumhurbaşkanlığı Köşküne giden temsili heyetten bir kısmının ismi şöyleydi: Aziz Nesin, Prof. Dr. Bahri Savcı, Prof. Dr. Fehmi Yavuz, Prof. Dr. Hüsnü Göksel, Bilgesu Erenus, Esin Afşar.  Sinema sanatçılarından gazetecilere, doktorlardan yazarlara kadar birçok meslek dalından aydını birleştiren “Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstekler” başlıklı dilekçe cumhurbaşkanlığına ve TBMM Başkanlığına ibraz edilmiştir. Tarihe Aydınlar Dilekçesi olarak geçen metin sayıları iki bini bulan aydının çeşitli görüşmelerde bir araya gelerek oluşturdukları kolektif bir çalışmadır.


Aydınlarımızın bu tarihi dilekçesi verilir verilmez hakkında Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından yayın yasağı kararı alındı. Üç gün sonra askerlerin bir numaralı “sivil”i olan Başbakan Özal’a Reuters Muhabiri Hugh Carnegy tarafından sorula bir soruyla Dilekçe yayın yasağına rağmen basına yansımış oldu. Özal verilen dilekçeden bazı pasajları ilk kez kamuoyu ile paylaşıyordu. Anca Sıkıyönetim Komutanlığı Özal’ın bu küçük kabahatini duyar duymaz Başbakan’ın basın toplantısının Dilekçe ile ilgili kısımlarına da yayın yasağı getirdi. Ancak sözde sivilleşen rejimimizde başbakanın sözlerinin sansürlenmiş olmasının ülke içi ve dışında yarattığı psikolojik baskı ile aynı gün ileri saatlerde Başbakanın yayın yasağı konulmuş olan sözlerindeki yasak kaldırıldı.

18 Mayıs 1984’te yayın yasağı getirilen Aydınlar Dilekçesi hakkında bu kez 20 Mayıs 1984 günü Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından soruşturma açıldığı açıklandı. Sözde sivilleşen rejimimiz bir grup sivil tarafından yasal olarak verilen bir dilekçeye karşı bütün haşmetiyle yürümeye devam ediyordu. Dilekçeye imza attıkları gerekçesi ile Ankara, İstanbul, İzmir ve Eskişehir’de ardı ardına tutuklamalar yapılıyordu. Aydınlarımız cesaretlerinin bedelini ödemeye hazırlanıyordu. Yayın yasağı nedeniyle basın sadece tutuklamaları duyurmakla yetiniyor, tutuklamalara neden olan dilekçeden tek satır dahi bahsedemiyordu. Halkın gözü önünde bir grup ünlü kişi sebepsiz yere götürülüyordu. Dilekçe ile ilgili basına yansımayan dilekçe sahiplerine ait tek açıklaması Prof. Hüsnü Göksel tarafından yapılmıştı: “Türk aydınlarının gözlemlerini, Anayasa’nın 74. Maddesinin bize verdiği yetkiye dayanarak en yüksek makama sunmaya geldik” Bu basit ifade ancak bir hafta sonra Nokta dergisinde yayımlanabilmiştir.

Aziz Nesin’in öncülüğünde hazırlanan metne son şeklini Prof. Dr. Hüsnü Göksel, Prof. Dr. Bahri Savcı, Doç. Dr. Haluk Gerger, Prof. Dr. Yakup Kepenek, Prof. Dr. İlhan Tekeli, Doç. Dr. Yalçın Küçük, Erbil Tuşalp, Uğur Mumcu, Prof. Dr. Şerafettin Turan, Doç. Dr. Murat Belge ve Doç. Dr. Mete Tuncay uzun tartışmalar sonucunda vermişti. Metin hazırlanırken bir yandan yürürlükteki yasalar içerisinden hareket etmeye çalışılırken bir yandan da aydınların sorumluluklarını yeri getirme güdüleri tatmin edilmeye çalışılmıştı. Aydınımız kaldıysa helalliğini böylece almış, vardıysa vatan borcunu böylece ödemiş olmak istemiştir. Sonuç böyle de olmuştur aslında.

Dilekçeye imza verenlerin çeşitliliği de dikkat çekmektedir. İbrahim Tatlıses ve Türkan Şoray gibi iki popüler ismin de böyle bir dilekçeye imza veren olarak anılması kimi çevrelerde eleştiriyle karşılanmıştır. Aziz Nesin’in bu eleştiriye cevabı kısadır: “Çok haklıdırlar, ama biz aydın tanımlamaya gitmedik. Çok sorumsuz tartışmalara girerdik. Önce diploma gelirdi. Diplomasız aydınlar olamaz mı yani? …Türk toplumu üstünde yaygınlığı ve adıyla etkinliği olan insanları aldık. İşçi olur, sendikacıdır, aydındır ama elinde diploması yoktur. Türkan Şoray üniversite bitirmemiş olabilir ama bugünkü konumuyla, kültürel ve sanatsal konumuyla Türk halkı üzerinde etkisi vardır.” Böylesi geniş bir bakış açısıyla hazırlanan dilekçeye nedense, bütün çabalara rağmen, sağcı olarak bilinen kesimlerden destek alınamaz.

Rejimin tek sahibi olarak görülen Kenan Evren’in ise aynı günlerde bu girişimi kastederek verdiği cevap ise gerçekten de dikkate değerdir. Evren, “Aydın olabilirsiniz. Ama aydınım diye ortaya çıkarsanız diğer kitleyi kızdırır, kendinize küstürürsünüz” diyerek nasıl bir aydın tahayyülü içinde olduğunu ortaya dökmüştür. Daha sonra hakkında dava açılacak kadar şanslı olan imzacılar ise aylarca süren bir yargılama sürecinin içine çekilmişlerdir. Savcılık iddianamesine göre adı geçen dilekçe verildiği söylenen yere verilmeden aylar önce çoğaltılıp gazetelerde yayınlanmış, halka dağıtılmış ve siyasi propaganda yapılmıştır. Her biri ders niteliğindeki sanıkların savunması sonucunda mahkeme heyeti ise suçun maddi ve manevi unsurlarının oluşmaması sebebiyle sanıkları beraat ettirmiştir.

Devletin askeri bir darbe ile zorla değiştirilen nitelikleri karşısında sessiz kalamayan her kesimden sanatçı, aydın ve yazarımızın göstermiş oldukları bu cesaret tarihe geçmiştir. Aziz Nesin ve onun önderliğinde bir araya gelen sayıları iki binin bulan bilim insanı, gazeteci, yazar, sinemacı ve sanatçımız tarihe olan imzalarını böylece atmışlar ve devlete karşı halkın yanında nasıl durulduğunu sözde siyasetçilere karşı açıkça ortaya koymuşlardır. Askerlerin devletimiz, siyasetimiz ve düzenimiz üzerindeki vesayeti sürmeye devam ediyor. Kimileri bu vesayeti kaldırıp kendi vesayetlerini kurmaya çalışıyor. Bugün pek gözlenmese de o gün geldiğinde bir grup cesaretli aydının yine ortaya çıkıp, otuz yıl önce olduğu gibi, yine tarihe imzalarını atacaklarını düşünüyorum.

İşte 15 Mayıs 1984 günü Cumhurbaşkanlığına ve TBMM Başkanlığına sunulan ve aradan geçen otuz yıla yakın süreye rağmen geçerliliğini yitirmeyen; barındırdığı gözlemleri hala doğru ama istekleri hala gerçekleştirilmeyen o tarihi dilekçe;

AŞAĞIDA İMZASI BULUNANLARIN
TÜRKİYE’DE DEMOKRATİK DÜZENE İLİŞKİN
GÖZLEM VE İSTEKLERİ

Demokrasi, kurumları ve ilkeleri ile yaşar. Bir ülkede demokrasinin temel harcını oluşturan kurum, kavram ve ilkeler yıkılırsa bunun zararlarını gidermek güçleşir
.
Demokrasiyi kendi öz değer ve kurumlarına yabancılaştırmak, biçimsel olarak koruyup içeriğini boşaltmak, onu yıkmak kadar tehlikelidir. Bu nedenlerle tarihsel birikime dayalı devlet yapımızı ayakta tutan kurum, kavram ve ilkelerin korunmasını ve demokratik ortam içinde güçlenmesini savunmaktayız.

Halkımız, Çağdaş toplumlarda geçerli insan haklarının tümüne layıktır ve bunlara eksiksiz olarak sahip olmalıdır. Ülkemizin, insan haklarının güvenceleri yurt dışında tartışılır bir ülke durumuna düşürülmüş olmasını onur kırıcı buluyoruz.

Yaşam hakkı ve insanca yaşama, örgütlü ve toplumsal var olmanın çağımızda hiçbir gerekçe ile ortadan kaldırılamayacak baş amacıdır; doğal ve kutsal bir haktır. Bu hakkın anlam kazanması, düşünceyi özgürce açıklamaya, geliştirmeye ve etrafında örgütlenmeye bağlıdır. Bireylerimizin yeni ve değişik düşünce üretmelerini, gösterilmeye çalışıldığı gibi, bunalımların nedeni değil, toplumsal canlılığın gereği sayıyoruz.

İnsanların son sığınağı olan adalet, insanca yaşamın da başlıca dayanağıdır. Bun gerçekleşmesinin çağdaş hukuk devletinde geçerli yolları, adalet arayışının hiçbir şekilde engellenmemesi ve adalete ulaşmada olağanüstü yargı yollarına ve olağandışı yöntemlere başvurulmamasını gerektirmektedir. Olağanüstü yönetim bicilerinin olağan sayılan dönemlerde süreklilik kazanmasının demokrasi anlayışı ile bağdaşmayacağı görüşündeyiz.

Yargı kararı olmaksızın yurttaşların haklarının kısılması, tartışılması mümkün olmayan tek yanlı idari işlemlerle suç oluşturulması, siyasal hakların ellerden alınması ve genel suçlamalar yapılması, toplumsal yıkımlara yol açmaktadır. Dernek, kooperatif, vakıf, meslek odaları, sendika ve siyasal partilere girmenin ve açıklandığı zaman suç sayılmayan düşüncelerin sonradan egemen anlayışa göre, suç sayılması hukuk devleti kavramıyla bağdaşmaz.

Türkiye’nin yaşadığı yoğun terör eylemlerinden demokratik sistemin kendisi sorumlu tutulamaz.

Her örgütlü toplumun şiddet eylemleriyle mücadele etmesi kaçınılmaz görevidir. Ancak, devlet olmanın temel niteliği, terörle mücadelede hukuk ilkelerine bağlı kalmaktır. Terörün varlığı hiçbir zaman, devletin de aynı yöntemlere başvurmasının gerekçesi olamaz.

Varlığı yasal kararlarla da kanıtlanan işkence insanlığa karşı suçtur. İşkencesin yargısı, peşin ve ilkel bir cezalandırma alışkanlığına dönüştürülmüş olmasından endişe ediyoruz. Ayrıca, özgürlüğü sınırlama amacını aşan cezaevi koşullarını da eziyet ve işkence sayıyoruz.

İşkencenin büsbütün ortadan kaldırılması için gerekli önlemler alınmalıdır. Savunma, soruşturma ve kovuşturmada, hukuk devleti kuralları dışına çıkılır ve yargısal yöntemlerde en başta sanık makum oluncaya kadar masumdur ilkesiyle vurgulanan evrensel güvenceler yok sayılırsa, keyfilik, özellikle siyasal davalarda yargılamanın temel unsurlarından biri olur.

Terör eylemlerinin oluşmasında toplumun bütün kesimlerinin sorumluluk payı olduğu göz önüne alınarak, ölüme dayalı çözüm düşüncesinin ortadan kaldırılması için kesinleşmiş idam kararlarının infazlarının durdurulması ve ölüm cezalarının kaldırılması gereğine inanıyoruz.

Gecikmiş adaletin adaletsizlik olduğu evrensel gerçeğine dayanarak, görülmekte olan davaların bir an önce sonuçlandırılması gerektiği görüşündeyiz.

Suçları oluşturan, toplumsal ve siyasal koşullardır. Türkiye’nin içinde yaşadığı çalkantılı dönemin topluma yüklediği sorumluluk unutulmamalıdır. Bu nedenlerden ötürü ve sosyal barışa katkıda bulunmak için kapsamlı bir affı kaçınılmaz görüyoruz.

Kamu yaşamında iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmanın yolu olan siyaset, toplumun tümünün yönetime katılmasıdır. Güncel siyasetin her ülkede görülen ve kaçınılmaz olan aksaklıkları, herkese açık gereken siyaset yoluyla topluma hizmetin engellenmesinin ve belirli zümrelerin, kişinin ve kişilerin tekeline bırakılmasının nedeni olamaz. Siyaset yalnızca idari kararlara indirgenemez.

Milli irade ancak, toplumun bütün kesimlerinin özgürce örgütlenebildiği düzenlerde anlam ifade eder. Kimsenin siyasal kanı ve felsefi düşüncesinden ötürü suçlanmadığı, hiçbir yurttaşın dinsel inançlarından dolayı kınanmadığı ülkelerde milli irade en üstün güçtür. Bu üstün gücün meşruluğu, temel hak ve özgürlüklere karşı takındığı tavra bağlıdır.

Çoğunluk iradesinin özgürce belirlenmesini engelleyen koşullar demokrasiye aykırıdır. Bunun gibi, çoğunluk iradesini bahane ederek temel hakları yok etmek de demokrasi ile bağdaşmaz.

Tarihsel gelişim süreci içinde demokratik anayasaların amacı, kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır. Bireyi devlet karşısında güçsüzleştiren düzenlemeler, hangi ad altında getirilirse getirilsin, demokrasiden uzaklaşma anlamına gelir. Bu durumda, demokratik yaşamın kaynağı olması gereken anayasa, demokrasinin engeli olur.

Başta siyasi partiler olmak üzere, sendikalar, mesleki kuruluşlar ve dernekler, demokratik yaşamın vazgeçilmez dayanaklarıdır. Mesleki örgütlenmeler, üyelerin dayanışma ve ekonomik çıkarlarını savunmakla görevli oldukları kadar, siyasi partilerle birlikte, birey ve grupların demokratik özgürlüklerimi korumanın ve yönetime katılmalarının aracı ve etkeni de olmalıdır. Bu nedenle, örgütlenme ve katılım haklarının anayasal düzenlemeler içinde en geniş güvencelere kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz.

Bir toplumun yaşayışında, özgürlük, çeşitlilik ve yenilik öğelerinin bulunması, toplumun geleceği ve gelişmeye açık tutulması için zorunludur. Bu bakımdan her türlü düşünce üretimi korunmalı, yeni önerile kamuya özgürce sunulabilmelidir.

Özgür basın, demokratik düzeni bütünleyen temel öğelerden biridir. Bunun sağlanması için, bağımsız, denetimsiz ve çok yanlı olarak toplumun kendinden haberli olması, değişik düşüncelerin özgürce yansıtılması ve her türlü eleştirinin basında yer bulması zorunludur. Çok yönlü kamuoyu oluşması ve yönetimin demokratik denetimi ancak böyle bir basınla gerçekleştirilebilir. Yine bu nedenlerle ve yansızlığın önkoşulu olarak TRT’nin de özerkliğinin sağlanması gerektiğine inanıyoruz.

Eğitimin temel amacı, özgür düşünceli, bilgili, becerli ve üretici insan yetiştirmektir. Bunun tersine, tek tip insan yaratmaya çalışmak, çağdaş gelişmeler ve çoğulcu demokrasiyle bağdaşmaz. Çağdaş demokrasi, dünyaya eleştirel gözle bakabilen insan yetiştirmeyi amaçlar.

Toplumun en yetişkin kesimi olan üniversitelerin özerklikten yoksun bırakılarak kendi kendilerini yönetmeye layık olmadıklarının ileri sürülmesi, ülkemizde demokrasinin işleyebileceğini inkar etmek anlamına gelir. Bütün yüksek öğretim kurumlarının, atamalarla oluşturulan aşırı yetkili bir kurulun buyruğuna verilmesi, hem gençlerin iyi yetiştirilmesini, hem de bilim yapılmasını şimdiden engellediği gibi ülkenin geleceği için büyük kaygılar doğurmaktadır. Bu nedenle, YÖK düzeninin bir an önce seçim ilkesine dayalı özerklik yönünde değiştirilmesini gerekli görüyoruz.

Fikir ve sanat özgürlüklerinin serbestçe oluşmasını engelleyen hukuki ve fiili sınırları kaldırmak ve her yurttaşla birlikte, düşünce ve sanat adamlarını da genel güvencelerle donatmanın bir uygarlık koşulu olduğunu önemle belirtmek isteriz. Sağlıklı bir toplumsal gelişme, her türlü sanat yapıtlarının üretiminde ve yayımında özgürlüğü, kültürel yaratıyı son derece sınırlayan sansürün toptan kaldırılmasını, hiçbir konunun tabu haline getirilmemesini, ceza sorumluluğunun yalnız olağan yargı mercilerince saptanmamasını gerektirir.

Bütün bunların ışığında, topluma karşı sorumluluklarının bilincinde olan bizler, çağdaş demokrasinin, ayrı ayrı ülkelerin özel koşullarına göre uygulamadaki değişikliklere karşın, değişmeyen bir özü olduğuna bu özü oluşturan kurum ve ilkelerin bizim ulusumuzca da benimsenmiş bulunduğuna, bunlara aykırı düşen yasal düzenleme ve uygulamaların demokratik yöntemlerle ortadan kaldırılması gerektiğine, yaşadığımız bunalımdan, böylelikle, sağlıklı ve güvenli olarak çıkılacağına olanca içtenliğimizle inanmaktayız.

Haklarında Dava Açılan İmza Sahipleri

Aziz Nesin, Hasan Gürsel, İlhan Tekeli, Uğur Mumcu, Erbil Tuşalp, Haluk Gerger, Bahri Savcı, Yalçın Küçük, Mahmut Öngören, Mete Tunçay, Şerafettin Turan, Yakup Kepenek, Murat Belge, Halit Çelenk, Mehmet Emin Değer, Korkut Boratav, Mustafa Ekmekçi, Tahsin Saraç, Nurkut İnan, İnci Aral, Güler Tanyolaç, Güngör Aydın, Haldun Özen, Haki Bülent Tanık, Güngör Dilmen, Gencay Gürsoy, Vedat Türkali, Özay Erkılıç, Salih Şencan, Kemal Demirel, Vecdi Sayar, Tullui Sönmez, Onat Kutlar, İlhan Selçuk, Ümit Erdoğan, Berna Moran, Minu İnkaya, Veli Lök, Emre Kapkın, Cahit Tanör, Yılmaz Tokman, Şinasi Acar, Ali Oralp Basım, Ruşen Hakkı Özpençe, Hayri Tütüncüler, Güngör Türkeli, Atıf Yılmaz, Başar Sabuncu, Orhan Ş. Balcıoğlu, Erdal Öz, Turgut Kazan, Talat Mete, Ercan Ülker, Ahmet Kocabıyık, Ali Cumhur Ertekin, Yılmaz Polat, Gürsoy Dinç, Cemal Nedret Erdem, Muhittin Yavuz Aksu

Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Aziz Nesin, Aydınlar Dilekçesi Davası, Adam Yayınları, 1986
  2. Nokta Dergisi, 1383 İmzanın Öyküsü, Mayıs 1984
  3. http://www.nesinvakfi.org/aziz_nesin_aydinlar_dilekcesi_savunma.html
  4. http://www.kongar.org/remzi/013_Aziz_Nesin_in_Aydinlar_Dilekcesi.php

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder