Osmanlı Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Aşkenaz Yahudileri ve Rav İshak Sarfati’nin Türkiye'si


Aşkenazlar Yahudileri çok uluslu yapısıyla yüzyıllar boyunca ayakta kalan Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan inançlardan sadece birisidir. On altıncı yüzyıldan başlayarak Osmanlı egemenliğinde görülmeye başlayan bu Yahudi topluluğu kendine has kültürel birikimiyle çok uluslu imparatorluk toplumunun parçalarından birisi haline gelmiştir. Aşkenazlar soykırımlar ve sürgünlerle dolu Yahudi tarihinin küçük ama önemli bir bölümünü oluştururlar. Babil’den Mısır’a Doğu Avrupa’dan Kırım’a uzanan hikayeleri nihayetinde Osmanlı vatandaşlığına kadar gelmişti. On üçüncü yüzyıl gibi erken dönemden başlayarak Anadolu’da görülmeyen başlayan Aşkenazların öyküsü Osmanlı egemenliğinin çok uluslu yapısıyla giderek bağdaşmıştır. Burada okuyacaklarınız bu azimli halkın tarihine dair küçük bir kesiti oluşturacaktır.

İstanbul Fethi'nin Tanığı Ubertino Posculo Kimdir?

İstanbul’un fethi Türk tarihinin olduğu kadar Avrupa ve Dünya tarihinin de önemli anlarından birisidir. Yüzyıllardır Roma’nın, Batı Medeniyetinin ve Hıristiyanlığın başkenti olan bu şehir 29 Mayıs 1453’ten sonra Türk ve Müslüman kimliği kazanmıştır. Bu kimlik değişimine kadar kentin tarihi, sakinleri ve yaşananların tanıkları çokça çalışılmıştır. Burada anlatacağımız da işte bu tanıklardan bir tanesine, Ubertino Posculo’ya dair olacaktır. Türk yazını nedense Ubertino Posculo’nun tanıklığını çok derinlemesine çalışmamış, nadiren kendisine başvurulmuş ve Galata Kulesi’nin üzerinde yakılan bir meşalenin varlığı için kaynak göstermekle yetinilmiştir. Burada Ubertino Posculo’nun kim olduğuna ve kuşatma sırasında Konstantinopolis’te ne yaptığına ve tanık olduğu olaylara belirli bir ölçüde değinilerek Osmanlı ve Ortaçağ tarihi için hayati bir öneme sahip bu kaynak tanıtılmaya çalışılacaktır.

Payitaht Düşerken: Hürriyet ve Vatandaş

23 Haziran 1908 günü Manastır’da ilan edilen beyannamesi ile başlayan Hürriyet, Osmanlı İmparatorluğunda ikinci kez bir Meşrutiyet denemesidir. Bu tarihimizde "ictimaî inkılâb" diye nitelenen sosyal devrimin bir nevi başlangıcına işaret etmektedir. Hürriyeti isteyenler ülkelerinde yeni bir insan dokusunu hayal ediyordu. Hürriyet’in ne demek olduğunu uzun süre dönemin aktörleri de tartışacaktı. Adalet talepleriyle aslında onlar Osmanlı tebaasının da vatandaş olmasını istiyorlardı. Temel hak ve özgürlükleri Kanun-ı Esasi güvencesi altında, oy kullanabilen ve siyasal ve sosyal olarak toplumda var olabilen insanlar olmak istiyorlardı. Eğitim’den Sağlık’a, Askeriye’den Maliye’ye devlet ile vatandaşın karşı karşıya geldiği her yerde bir bilinç tellaki ediyorlardı. Kul değil vatandaş olmak istiyorlardı. Ancak tüm bu niyetlerine rağmen Mustafa Kemal’in idealizminden ve kararlılığından yoksundular. Yıldız Sarayı’ndaki istibdatçı kadroların tasfiyesini sağladıkları ve Namık Kemal’in uzun yıllarca baskılanan görüşlerini iktidara taşıdılar ama gerçek bir vatandaş kimliği yaratamadılar. Payitaht’ı düşmekten kurtaramadılar ama gelecek olan gerçek kurtuluş için zaman kazandırdılar. 

Bir Ortaçağ Evliliği: "Theodora ve Orhan Gazi"

Osmanlılar siyasal birlik olarak meydana geldikleri ilk andan itibaren Doğu Roma toprakları üzerinde ilerlemeyi şiar edinmişti. Anadolu’nun karışık siyasetinden çıkıp Hıristiyanları hedef almışlardır. Bir yandan askeri ve siyasi olarak varlıklarını sağlamlaştırırlarken bir yandan da günlük yaşamda Hıristiyanlarla da birarada yaşamayı öğrenmişlerdir. Bu elbette karşılıklı olmuştur. Hıristiyanlar da bu yeni akıncı Türk topluluğunu tanımış, dillerini ve inançlarını öğrenmişlerdir. On dördüncü yüzyıldan sonra tüm Roma imparatorlarının ortak sorunu doğudan yükselen bu yeni güneşin ısıttığı sorunları çözmek olmuştur. Hal böyle olunca Türklerle yalnız savaşarak değil, birlikte yaşama deneyimi de kazanmışlardır. Bizan Sarayı’ndaki iç çekişmeler arasında tahta birden fazla oturan VI. İoannis Kantakuzenos sarsıntılı egemenliğini dış destekler ile ayakta tutmaya çalışıyordu. Anadolu’daki varlıkları artık sarsılmaz bir noktaya ulaşan Türkler ile ittifak olmaktan başka şansı olmadığını çok geçmeden anlamıştı. Kızını Osmanlılara gelin vermesini de böylelikle açıklamaktayız.  

Midhat Paşa ve Suriye Valiliği

Osmanlıların on dokuzuncu yüzyılda yetiştirdiği en önemli devlet adamlarından olan Midhat Paşa (1822-1884) ilerici görüşleri, sert mizacı ve hazin öyküsüyle kayda değer bir hayat yaşamıştır. Adı günümüzde meydanlarda, bulvarlarda ve anıtlarda yaşatılan bu büyük devlet adamı Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde önemli izler bırakmıştır. Toprak kaybeden bir imparatorluğun içinde toplumu, devleti ve siyaseti ayakta tutmaya çalışan bu aydın yaşamının çok farklı anlarında sürgünü, şaşaayı ve çekişmeyi yaşamıştır. Sadrazamlık, nazırlık ve valilik yapan Midhat Paşa icraatlarıyla sadece devletin ve imparatorun değil aynı zamanda halkın da teveccühünü görmüş sevilen bir isimdir. Bugün Abide-i Hürriyet Tepesi’nde bulunan son istirahatgâhında noktalanan hayat yolcuğunda Tuna boylarında Bağdat çöllerine kadar iz bırakmadığı vatan toprağı yoktur. Midhat Paşa’nın Ziraat Bankası’nın temellerini atan memleket sandıklarını kurması ve bu toprakların ilk anayasası olan Kanun-i Esasi’yi yazması onun ilerici karakterini göstermektedir. Zaman onu haklı çıkarmış ve yürekten bağlı olduğu bu ülkenin refahı ve hürriyeti için üzerine düşeni fazlasıyla Suriye’de geçirdiği sürede yaşananlara hem de bu süre içerisinde kaleme aldıklarına daha yakından bakmaya çalışılacaktır.