Kadın Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadın Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Agnes ve Margaret Smith: Akademi'de İki Öncü Kadın


Yirminci yüzyılın ilk çeyreğine gelene değin kadınların üniversitelerde öğrenci olarak kabul edilmediği göz önüne alındığında kadınların bilim dünyasındaki yer edinememelerinin nedeni anlaşılacaktır. Avrupa’da Ortaçağ’dan bu yana sürdürülen çok kimlikli ve uluslar üstü üniversite geleneğine rağmen kadınların bilimsel yeterlilikleri hep sorgulanır olmuş ve yükseköğretime kabul edilmemişlerdir. Kişisel girişimlerin daha çok siyasi ve ekonomik ayrımcılığa yoğunlaştığı öncü feminist hareketler bilim dünyasında da kıpırdanmalara dolaylı olarak neden olmaktaydı.

Türkiye’de Değişim, Cinsel Kimlik ve Kadın


“Eski Türkler hem demokrat hem de feminist idiler.” Ziya Gökalp’a ait bu söz ne kadar iddialı görünmekte bu topraklarda yaşamış ve yaşamakta olan halklar göz önüne alındığında. Toplumumuz sınırları içerisinde, günümüz koşullarında ne kadar yaşam şansı bulabildiği göreceli olarak yorumlanabilecek olan cinsel kimliklerin oluşumunda fizyolojik, biyolojik ve genetik etkilerin varlığı hiç kuşkusuz sosyal sınıflandırmaların cinsel kimlik üzerindeki etkisi yanından önemsiz kalacaktır. Kişinin biyolojik olarak varlığını hissettiği anlamın çok ötesinde bir anlam yüklenen, cinsel kimlik; birçok toplumsal kurumun temelinde yatan varsayımların oluşmasında etken olarak kabul edilebilir.

Türkiye’de Sekiz Mart ve Tarihsel Bir Bakışla Çaresizliğimiz


Kadın hareketinin büyümesi ve kadınlık bilincinin yükselmesi sosyalist hareketlenmeden bağımsız değerlendirilemez. Zira, Aydınlanma fikrinin beslediği ilk Feministler siyasal katılım mücadelesini toplumsallaştıramamışlardı. Kapitalizmin batılı ülkelerde giderek ezici sonuçlar doğurması, Marx’ın görüşlerinin işçi sınıfı ve ilerici aydınlar tarafından daha iyi anlaşılması ile sonuçlanıyordu. Yirminci yüzyılının başlarında görülmeye başlanan ilk işçi hareketleriyle başat kadın hareketi de Sosyalistlere öykünerek örgütlenmeye ve temsil kudretlerini güçlendirmeye başlamıştı. İkinci Enternasyonel’de kadın artık bir "sınıfsal kütle" olarak temsili için mücadeleye girişmişti. İlk feministlerin cesaretli çırpınışları ardından sonra şimdi de işçi hareketi ile kadın hareketi arasındaki dayanışmaya gidilmiş, kadın; özgürlük mücadelesinde yanında proleterleri bulmuştur.

Margaret Sanger: Dünya Üzerindeki En Büyük Günahın Sahibi


Sosyal bilimcilerin “Cinsel Devrim” olarak nitelediği altmışların sonu ve yetmişlerin başında ortaya çıkan olaylarla kadınların kültürel, ekonomik ve cinsel hayatta özgürlüklerini elde ettikleri mücadelelerini en çok etkileyen şey, kuşkusuz doğum kontrolün ortaya çıkmasıdır. Din adamlarının, politik güç odaklarının ve erkek egemen kültürel yapının amansızca bastırmak istediği kadın özgürlüğünün önündeki en büyük engelin doğum, annelik ve cinsel yaşamın ahlaki yorumu olması doğum kontrolün ortaya çıkmasıyla aşılmış olacaktı.

Korseden Sutyene Memelerin Özgürlüğü ve Feminizm


Evrimsel gelişimin kadına bıraktığı en büyük ayrıcalık doğurganlıktır. Doğurganlık erkek ile kadın cinsel kimlikleri arasındaki kesin farklılıklardan birisi olagelmiştir. Şüphesiz kadın kimliği sadece doğurganlığa indirgenemez. Simon de Beauvoir'ın da dediği gibi kadınlık mevhumu doğuştan elde edilen bir kimlik asla olmamıştır. Hayatın kendisine karşı bir mücadele, bir asil duruş ve omuzlarında acılı dolu bir kimlik mücadelesinin onurlu payesini taşımak ile ancak kadın kimliği açıklanabilir. Kadın kimliğinin bu eşsiz özellikleri yine de erkekten en büyük üstünlüğü olan doğurganlığın mucizeviliği yanında sönük kalmaktadır. Kadının cinsel ve kültürel kimliğinin bu küçük ama çok önemli parçası olan doğurganlık yeni bir bedene ev sahipliği yapmak dışında o yavrunun yegane beslenme kaynağı olan "anne sütü"nü taşımayı da kadına yüklemiştir.

Tarihi Önemi ve Düşünsel Çalkantıları ile İlk Kadın Parlamenter: Nancy Astor


1 Aralık 1919’da seçilmiş ilk kadın parlamenter İngiliz Avam Kamarasından içeri girdiğinde kadınların ve insanlığın yazgısı sonsuza kadar değişmiş oluyordu. Feminizmin kazandığı bu savaş ne ilk ne de son savaş olacaktı. Nancy Astor, varlıklı ve ayrıcalıklı bir ailenin kızı olarak yetişmiş olsa da son nefesine kadar kadın hakları ve parlamenter demokrasi için çalışmış modern dünyamızın kadınlarına onurlu bir miras bırakmıştır. 1879’da İngiliz sömürgesi altındaki Amerikan topraklarında doğan Astor, on kardeşiyle yüklü bir ekonomik refahın ortasında yaşam serüvenine başlamıştı. Köle işgücü ve savaş ekonomisine dayanan bir zenginliğe sahip babasından bağımsızlığı aradığı sırada kötü bir ilk evlilik deneyimi yaşamasıyla İngiltere’ye dönmeye karar verir.