Adı Olmayan Bir Halkın Hikayesi: Amerikan Yerlileri


Beyaz adam vahşi açgözlülüğü ile büyük düzlükleri ele geçirmeden, yerlilerin yaşam kaynağı bizonları ve binlerce yıllık onurlu geçmişi ile bir kültürü katletmeden çok önce dünya üzerinde şehirleşmeden bu kadar uzun süren avcı toplayıcı konar göçer olarak yaşayabilen yegane topluluk olan Amerikan Yerlileri atalarından miras b topraklarda kök salmaya devam ediyorlardı. Her şey Avrupa’dan kopup gelen bir avuç çapulcunun doymak bilmeyen kör iştahıyla bu yeni kıtaya adım atmasıyla başlamıştı. İlk gelen gemiden karaya atılan o ilk uğursuz adımdan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

İster koca kıtanın aşağısında Katolikler isterse tarıma daha elverişli yukarında Protestanlar tarafından işgal ve iğdiş edilmiş olsun yenidünyanın kadim çocukları neşelerini kaçıran bu beyaz adamın lanetinden kurtulamamıştı. Beyaz adam yenidünyaya acı, gözyaşı ve kandan başka bir şey ekmemişti. Yine de bu büyük düzlükler ve derin topraklar tarihin acı bir ironisi olarak bereketi ve saadeti beyazlardan esirgememişti. Ancak aynı beyazlar toprağın bu kerametini o toprakların gerçek sahiplerinden esirgediler. Yenidünya’nın kadim halklarını kırmak için ellerinden geleni yaptılar. Ateşi ve ayrılığı ekip, altın bereketinden yerlilerin nasibini kıskandılar.

Beyazlar gelmeden önce yerlilerin yaşamının güllük gülistanlık olduğu elbette iddia edilemez. Dünyanın her yerinde olduğu gibi Amerika’da da yerli kabileler arası çekişmeler ve geçimsizlikler mevcuttu. Ancak yerlilerin hukuku beyazların cahil aydınların akılsız bilginlerinin anlayabileceğinden çok farklıydı. Amerikan yerli kabilelerin tipik konar göçer yaşamında kabile şefi muazzam öneme sahipti. Şefin kabilenin geri kalanı üzerinde kuralları belirli yada daha önceden üzerinde anlaşılmış yazılı bir yetkisi bulunmamaktaydı. Ancak kabile şefe karşı büyük bir saygı beslerlerdi. Saygılarının kaynağı şefin daha önce göstermiş olduğu askeri kahramanlık becerileriydi. Şef savaşta göstermiş olduğu kahramanlıkla bu görevine gelir ve belirlenmiş bir yetkisi olmadığı halde altında yaşayanların alçak gönüllükle benimsediği bir saygınlıkla kabilesini, kabilenin hayvanlarını ve topraklarını korurdu.

Amerikan kabilelerinde zorunlu yada ücret karşılığında icra edilen herhangi bir meslek grubu yada zorunluluk bulunmazdı. Sadece kabilenin bütün üyeleri için zorunlu olan ava çıkmak vardı. Av dışında kabile mensupları herhangi bir şeyin zorlanmak yada davranışları nedeniyle suçlanmazdı. Amerikan kabilelerinde oldukça az ahlaki kural bulunurdu. Elbette hırsızlık yada cinayet gibi temel insani suçlar cezalandırılırdı ancak cezaların hiç birisi Ortadoğu’nun ceberut hükümdarlarının vahşi cezaları yada Avrupa’nın ahlaksız kale bezirganlarının acınası işkenceleriyle boy ölçüşemezdi. Suçu kabul edilen kabile mensubu ruhlardan af dilemek için dua eder ve kabileden uzaklaştırılırdı. Doğa ana ya bu günahkarı cezalandırır yada günahları dolayısıyla affederdi. Bu doğa ananın bileceği işti.


Kabileler arası savaşın tek sebebi olarak çok değerli olarak gözlerine bakılan atların çalınmasıydı. Zira bir kabile için atlarını bir başkasına çaldırmak utanç duyulacak bir duygu iken, bir başka kabileden at çalmayı başaran kabile üyeleri kendi kabileleri tarafından büyük onurla anılırdı. Kabilenin yeni yetişen üyeleri başka kabilelerden at çalara hem kendilerini kabileye kabul ettirmek isterler hem de muhtemel bir savaşta kahramanlık göstererek saygınlıklarını artırmayı. Ateşli silahları ve kılıçları bilmeyen Amerikan yerlileri için savaş bir bilgelik ve sportif güç gösterisiydi. Aklı olan ve vücudunu iyi kullanan birey düşmanını bileğinin gücüyle alt ederdi. Ancak bu savaşların kimi zaman kan davasına dönüştüğü, beyazlar gelmeden çok önce kabileler arası savaşlarda büyük oranda yerlilerin öldüğü gözlenmiştir.

Kültürel olarak yerleşmeye elverişli olmayan bir yaşam sürdüren Amerikan yerlilerin kıtaya Bering Boğazı üzerinden Asya’dan geçtikleri kuvvetle muhtemeldir. Yerlilerin Asyalı toplumlarla olan kültürel paylaşımları ve etnik yakınlıkları bu teoriyi güçlendirmektedir. Yine de 60 ile 25 bin yıl önce gerçekleşmiş olması gereken böylesi bir insan hareketliliğini gösteren tarihi kayıtların yetersizliği ve Bering Boğazının coğrafi dengesizliği konuyu tartışmalı kılmaktadır. Yine de bugün ABD ve Kanada olarak bilenen Büyük Düzlükler ve Büyük Göller bölgelerinde yerleşen ilk halkların deri renkleri sonradan kıtayı istila edecek beyazlardan oldukça karaydı. Yerliler gelen bu ilk istilacı güce beyaz demekle yerden göğe kadar haklılardı.

Yerli kabilelerin sözel tarihinde çoğunlukla bir yaratılış destanıyla başlayan bu topraklarla illiyetleri binlerce yıllık bir maziye dayanmaktaydı. Kabile yaşamının temelinde ana olarak bizon bulunmaktaydı. Zaten asırlar sonra yerlileri ait oldukları topraktan söküp atmak isteyen istilacılar yerlilerin kültürel, ekonomik ve lojistik yaşamının her şeyi demek olan bizonları hedef alacaklardı. Dışarıdan bir gücün müdahalesi olmaksızın binlerce yıl bu topraklarda yaşayan yerliler insanlığın gelişimsel basamaklarını kültürlerinde derin izler bırakarak ilerler. Çağlar Eskidünya’daki gibi toplumların birbirlerinden kopuk gerçekleşmez. Yerliler aşağıda büyük nehirden (bugün Meksika körfezine dökülen ve Mississippi olarak bilenen Orta-Kuzey Amerika’yı baştanbaşa kat eden büyük suyolu) yukarıdaki büyük göllere kadarki bölgede arkeolojik çağları kabileden kabileye sözel bir gelenek ile aktararak gelişmiş ve konar göçer avcı toplayıcı toplum yaşamına ulaşmışlardı.

Missisippi nehrinin etrafında ilk köylerini ve tarım yerleşimlerini kuran bir kısım yerlilerin dışında büyük çoğunluk büyük düzlüklerin ve göllerin etrafında bizonlarla iç içe bir yaşam geliştirmişti. Yerliler Bizon’un sütünü içiyor, etini tüketiyor, kürkünü kullanıyor, kemiklerinden ev ve av eşyalarını yapıyordu. Amerikan yerlileri bizon varsa vardı, bizon yoksa onların da olmayacağı kesindi. Beyazların bunu anlaması için çok geçmeyecekti, ne yazık ki. Amerikan yerleri büyük Kuzey Amerika kıtasını yön adlarıyla anıyor, ortadaki büyük düzleri ise yalnızca büyük düzlükler olarak adlandırmayı yeğliyorlardı. Yerlilerin dini inancının temelini oluşturan ruhlar ata toprağını sahiplenemeyecek kadar büyük bir kutsiyet addediyordu. 


Coğrafi büyüklük nedeniyle, Orta Amerika yerlilerinden ayrık bir kültür geliştiren Kuzey Amerika yerlileri özellikle Mississipi, Kutup Altı Amerika ve Güney batı sahillerinde birikmiştiler. Büyük Ev İnsanları Ligi (Haudenosaunee) ise yerlilerin bilinen en eski siyasi birliği olduğunu düşünülmektedir. Temelini beş yerli kabilesinin oluşturduğu “Barış ve Güç Ligi” 16 yüzyıl civarlarında oluşmuştu. Mohawklar, Oneidalar, Onondagalar, Cayuga ve Senakalardan sonra 1722’de Ruscarora’ların da katılmasıyla tamamlanmış oluyordu. Kuzey Doğu Amerika’da yerleşen bu altı kabile uzun süren savaş dönemine böylelikle son verip siyasi bir birlik oluşturuyorlardı. Birliğin oluşmasında beyazlara karşı ortak hareket etmek güdüsü ana rolü aldığı unutulmamalıdır.

Kurulan bu ilk yerli siyasi birlik Amerikan Bağımsızlık Savaşında İngilizlerden yana savaşmaları tarihin acı bir cilvesi olsa gerek. Siyasal olarak bir araya gelen yerlilerin yerleşimcilere karşı yerleşen ana kıtayla birlikte hareket etmesi çok beklenen bir şey değildi. İngiliz siyasetinin kıvrak zekasına imrenmemek elde değil. Önce bir toprağı zorla ele geçir, sonra üzerindeki halkı hastalıklar, savaşlar ve kural tanımaz yöneticiler zoruyla katlet sonrada arta kalan bir avuç torununu kendi kolonilerinin bağımsızlık talebi karşısında silahlandır. Tahmin edilebileceği gibi Büyük Ev İnsanları Ligi, Amerikan Bağımsızlık savaşının İngilizlerinin mağlubiyetiyle bitmesi sonucu dağılmıştır.

Zaten henüz savaş sürerken, yada Amerika’nın İngiliz ve Fransızlar tarafından kolonileştirildiği zamanlarda yerlilerin Anglikanlaştırılmasına başlanmıştı. Bir yandan tanrı tarafından bu aşağılanmış inançsızları imana getirmek için görevlendirildiklerine inanan misyonerlerin baskıcı ve yıldırıcı faaliyetleri, bir yandan da kaybedilmiş bir savaşın mağlupları olarak zorla yerleşik hayata geçirilmeye çalıştırılmaları meyvelerini vermektedir. Yerliler kendilerine uygun Hristiyan isimlerini İncil’den seçmeye zorlanmış; gökyüzü, yeryüzü ve ruhlar yerine pazar günleri haça gerili bir heykelciğe iman etmeleri sağlanmıştır. Koloniciler bir yandan yerlilerin Büyük Düzlüklerindeki sahipsiz arazileri çitlerle paylaşıyor, bir yandan bir işe yaramayan başıboş bizonları avlıyorlardı.

Hâlbuki önceleri Koloni valileri ardından ise ABD Valileri aracılığı ile teşvik edilen bu vahşi yerleşim ve ilerlemenin temel gayesi beyazlarının dilini öğrenmeye başlayan yerlilerin en az beyazlar kadar haklarına sahip çıkmalarından korkulmasıydı. Yerliler mülkiyete inanmıyordu. Onların kişisel servetleri, özel eşyalara ve kendilerine ait toprakları bulunmuyordu. Toprak doğa ananındı. Kabile reisinin önderliğinde çıkılan avlar dışında “o da sadece karnını doyurmak amacıyla yapılırdı, zevk için hayvan öldürmek tamamıyla beyaz bir düşünceydi” bizonlarına saygı duyarlardı. Bizon kafası şekli verilen totemlerini göçebe köylerinde bulundururlar, saygılarını ifade ederlerdi. Toprakların beyazlar tarafından çevrilmesini şaşkınlıkla izlediler. Daha önce uçsuz bucaksız görülen bu düzlükleri paylaşmak hiç akıllarına gelmemişti(!)

Beyazların ilerlemesi asla durmadı, düzlüklerdeki son kara parçası parsellene, doğa ananın koynunda yaşayan bizonlar avlanana kadar durmadılar. Koloni mensuplarının hangisinin açgözlülükle hareket ettiğini, hangisinin ise sadece emirleri takip ettiğini bugün söyleyemeyiz. Gereksiz de zaten böyle bir ayrım. Sonuçta beyazlar; yerlileri, yerlilerin yaşam kaynağı olan bizonları ve o bizonların dolaştığı büyük düzlükleri katletti. Amerikan yerlilerinin dilleri, dinleri, gelenekleri ve kültürleri yok edilmeye çalışıldı. Beyazların yerlilere karşı ilk günahı belki de getirdikleri bulaşıcı hastalıklardı. Ne yazık ki bunu yaptıklarının farkında bile değillerdi. Avrupa’nın pislik içinde büyüyen lanet şehirlerinden grip, çiçek ve veba gibi kitlesel ölümlerle sonuçlanan hastalıkları yenidünyaya taşıdılar.

Medeni(!)leştirilen Yerli Bireyler 
Bilinçsizce getirdikleri ölümcül hastalıklarla yetinmediler. Yerlerinden yurtlarından ettikleri kabilelerin binlerce yılda ulaştıkları doğal sınırların bozulmasına neden oldular. Beyazlar, batıya ilerledikçe ötelenen kabileler birbirleriyle mücadeleye girdi. Bu mücadele çoğu zaman gözünü toprak bürüyen beyaz liderler tarafından manipüle edildi. Belirli kabileler silahlandırılıp, diğer kabilelere karşı kışkırtıldı. Kabileler, beyazları bırakıp birbirleriyle mücadeleye başladı. Sonuç yine kabilelerin aleyhine sonuçlandı. Hastalıklar, ayrımcı yerleşim politikaları, misyonerlik faaliyetleri, sosyo-ekonomik baskılar, siyasal yaptırımlar ve en sonunda kabileler küçük kasabalara sıkıştırıldılar. Kiliselere bağlandılar ve inançlı birer Hristiyan olmaya zorlandılar. İlk dünya savaşına kadar sorunlarına yanıt bulamadılar. Sistematik bir soykırımla baş başa bırakıldılar.

Öte yandan beyaz yerleşimi kıtada büyük değişimlere sebep olmaya başladı. On sekizinci yüzyıldan sonra artık gözle görülebilen melez bir kültürel çevre yaratılmıştı. Kıtanın doğal özellikleriyle uygun kendisine has yapısına Avrupa’dan taşınan hayvanlar, bitkiler, yaşam alışkanlıkları, kültürel öğeler ve ekonomiler enjekte edildi. Kolonici yaklaşım hem yenidünyanın özelliklerini hem de eskidünyanın özelliklerini kombine etmeyi başarmıştı. Amerika’ya özgü yeni bir yaşam biçimi, doğal olmayan yollarla, yerlilere uygulanan soykırım ve sonradan işgücü için getirilen Afrikalılara uygulanan eziyetlerle birlikte doğmaya başlamıştı. Bu değişimin sonuçları elbette kolay olmadı. Sonuçları kadar süregiden süreç de sancılı ve acılı yaşandı. Birçok çatışma gözlendi.

Beyazların silahlı gücüne rağmen kimi zaman yerlilerin büyük savaşları da büyük cesaretle kotardıkları olmuştu. Kimi zaman kutup altı Amerika’da İngilizlere karşı egemenlik iddiası sürdüren Fransızlardan kimi zaman ise bağımsızlık isteyen kolonicilere karşı kraldan yanan çıkan İngilizlerden silahlanmışlar ve beyaz zulmüyle dövüşmüşlerdir. Kabile ismi Pometacom yada Metacomet olan ve bir büyük şefin olarak gururlu bir geçmişe sahip yerli yerliler ile beyazlar arasındaki en büyük savaşı 1675 ile 1678 arasında, bugün adı New England olarak bilinen topraklarda, vermişti. Metacomet büyük bir beyaz yıkımı gerçekleştirmiş, koloninin birçok kenti yağmalamıştı. Yıkımın ardından ilk kez koloniciler ana vatana danışmadan bir araya gelerek ilk birleşik Amerikan gücünü yerlilere karşı kullanmışlardı.

 Savaşın nedeni esas olarak yine beyazların saldırgan yerleşim harekâtıydı. Yerli halkların yaşam alanlarına, geleneklerine ve kültürlerine saygısızca büyüyen beyaz yerleşimleri en sonunda yükselen gerilimi alevlendirmiş ve beyazlarının dilini dahi öğrenmiş Wampanoag yerlileri saldırıya geçmiştir. Massasoit, Sassacus, Unca ve Ninnigret gibi büyük kabile önderlerin beyaz yerleşimcilerle yürüttükleri sayısız müzakereye rağmen kolonilerin akımı dinmemiş ve en sonunda savaş patlak vermiştir. Metacomet’in ölmesine kadar savaş artan ve azalan oranlarda aralıklarla devam etmiş ve sonuçta 600 beyaza karşılık 3.000 yerli hayatını kaybetmiştir. Savaş sonucunda bir sonuç elde edilememiş ve beyaz yerleşimleri artarak devam etmiştir.

Metacomet’in New England’da verdiği mücadelenin bir benzeri, aralıklarla olsa da 1609 ile 1677 yılları arasında Virginia’da da Powhatan kabilesi tarafından verilmişti. Ancak bu kez yerliler savaşları sonucunda bir barış antlaşması elde edebilmişlerdi. Dönemin İngiliz Kralı 2. Charles ile Powhatan kabilesi arasından gerçekleştiriliyordu. Maddeleri oldukça ilginç olan bu antlaşmaya göre yerliler Kral’a itaat edecekler ama arazilerine sahip olmaya ve balıkçılık yapma hakkını korumaya devam edeceklerdi. Siyasal ve entelektüel derinlikten uzak bu ikiyüzlü antlaşma açıkça bir şey gösteriyordu. Savaş galibi kim olursa olsun antlaşma masada imzalanıyordu ve bu işte İngilizlerin üstüne yoktu. Yerlilerin balıkçılık yapmak ve arazilerine sahip çıkmak gibi basit amaçlarından başka bir şeyleri yoktu. Ancak İngilizler diplomatik dilleri ve akıl almaz ileri görüşlülükleri ile tarihi bir fırsatı yerlilerin elinden çekip almayı yine bilmişlerdi.

İngilizlerin bu sözüm ona kurnaz ayak oyunlarına rağmen Amerika’da işler, İngiltere’de olduğundan farklı yürümeye başlamıştı. İster istemez bir noktadan sonra halklar arasında etkileşim sağlandı. Dillerinden ve dinlerinden zorla koparılan yerliler beyazlara büyük düzlüklerde atalarının sahip olduğu özgürlüğü ve bağımsızlığı anlattı. Yaşamın, politikadan ve salon sporlarından çok daha fazlası olduğunu insanoğlu Amerika’da anladı. Yerliler; insanlığa özgürlüğü, atları ve büyük düzlüklerin boşluk hissini hediye etti. Yerlilerin ilk siyasi birliği olan Büyük Ev İnsanları Ligi’ndeki kabileler arası yönetimsel ilkeler daha sonra ABD’nin eyaletler arası ilişkilerine temel oluştur. Yine de bu bahsetmeye çalıştığım etkileşim Amerikan Devriminden sonra yerini daha baskıcı bir rejime bırakır. Federasyon büyümek ve genişlemek için yine gözünü yerli topraklarına dikmiştir.

Büyük Ev İnsanları Ligi
Amerikan Devrimi sırasında Amerikalı Koloni güçleri bir yandan İngiliz Kraliyetinin yenidünya üzerindeki askerleriyle çarpışırken, bir yandan da İngilizlerle yer yer işbirliğine giden yerlilerle savaşmıştır. Savaş bütün vahşetiyle yerlilerin üzerinden geçer. Zaten giderek azalan yaşam alanları koloni güçleri tarafından ele geçirilir, sürgün ve kürek cezaları uygulanır. İdamlar gerçekleştirilir. İngiltere’den destek güç gelesiye kadar kraliyet yanlıları, Amerikalılar karşısında oldukça zorlanmıştır. İngilizler özellikle yerlilerin araziyi tanımasından ve iz sürme yeteneklerinden faydalanırlar. Ancak yerlilerin kendilerini koruması mümkün olmamıştır. Son kraliyet birliği de İngiltere’ye döndüğünde, hayatta kalabilen yerliler yine bu topraklarda Amerikalılarla yaşamaya devam etmişlerdir. 1783 yılında İngilizler geri çekilmelerinin ardından Amerikalılar ile barış antlaşmasını Paris’de imzaladıklarında, müttefikleri olan yerlilere ait toprakları da Amerikalılara vermişlerdi. Yerliler bir kez daha aldatılmıştı.

İlk ABD Başkanı George Washington, büyük bir generaldi. Askeri dehası yanında bir devlet adamı olarak da insanlık tarihine katkısı tartışmasızdır. Ancak yine de o dahi Amerikan yerlilerinin ehlileştirilmesi gereken yaratıklar olduğunu düşünüyordu. ABD’nin ilk kurumsal yapılarının hayata geçirilmesinden bu yanan yerliler Hristiyanlaştırma, medenileştirme, insanlaştırma politikaları ile yüz yüze bırakılmıştı. Her ne kadar George Washington, yerli arazilerinin satın alınmasını öngörmüş olsa da bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. Yerli arazileri beyazlar tarafından hunharca peşkeş çekildi. Yine George Washington’un siyasi olarak öngördüğü yerlilerin vatandaşlık hakları hiçbir zaman tam anlamıyla teslim edilmedi. Hristiyan olmayan, kendisine düzgün bir Hristiyan ismi almayan, beyazlar gibi giyinip, İngilizce konuşmayan yerliler ne vatandaş ne de insan olarak tanınmadı.


Yerlilerin beyazlara karşı mücadelesi iki yüz yıl daha devam etti. 18. Yüzyılın sonlarından 20. Yüzyılın başlarına kadar sürekli olarak düşük yoğunluklu bir savaş hali süregeldiyse de bu asla beyazlar tarafından tartışılmadı. Yerli sorunları ancak yerlilerin silahlı başkaldırılarına kadar göz ardı edildi. Ayaklanma baş gösterdiğinde ise silahlı mücadele ile beyazlar yeniden “düzeni” sağladıktan sonra yerlilerin haklarını çiğnemeye devam ettiler. 19. Yüzyılın ilk çeyreğin patlak veren Meksika Savaşı da yerlilerin hak arama algılarını köreltti. Beyazlar, kıta üzerindeki egemenlik haklarını, yerlilerin yaşam haklarından daha üstün görmeye başladılar. Meksika Savaşını desteklemek için kıtadaki beyaz egemenliğinin beyazların aşikâr kaderi olarak nitelediler.

19. Yüzyılın ikinci yarısında patlak veren Amerikan İç Savaşında yerliler Konfederasyon yanlıları ile birlikte oldular. Savaşın çıkma nedeni eyaletler arasından kızışan köleliğin kaldırılma tartışmasıydı. Güney eyaletleri, ki büyük çoğunluğu yerlilerin yaşadığı yerlerdi, köleliğin sürdürülmesinden yana taraf iken kuzey eyaletler köleliğin kaldırılmasını istiyordu. Eyalet anayasalarında belirlenen bu konunun ulusal boyutta tartışılmasının nedeni ise köleciliğin doğurduğu ekonomik girdi sorunlarıydı. Ticarette büyük fark yaratan girdi maliyetlerinden işgücünü kölelerden karşılayan güneyliler kuzeylilerin katlanmak zorunda oldukları ücret maliyetlerini sıfırda tutuyorlardı. Yerliler, Afrika’dan getirilen siyahlarla beyazların sayesinde tanıştılar. Yerlilerin siyahlara bakışı, beyazlar üzerinden şekilleniyordu. Ancak yine bazı yerli kabilelerin kuzeydeki federasyon birlikleriyle savaştığı da gözlenmişti.

Bir yandan da yine aynı yüzyılın başından bu yanan yerliler Amerikan vatandaşlığına adım atmaya başlamıştı. Elbette bu gönüllü bir adım olarak yorumlanmamalıdır. Zira yüzlerce yıl süren bir soykırım, savaş ve direncin ardından gelen bu vatandaşlık hareketi, boyun eğilmek zorunda kalınan acı bir kaderden başka bir şey değildir. Çaroki’ler bir ulus olarak vatandaşlığı geçen ilk Amerikan yerlileridir. Yerlilerin vatandaşlığa geçişleri bir yandan bir barış antlaşmasını müteakiben yenilen yerlilere dayatılıyor bir yandan da Amerikan Senatosundan geçecek bir yasayla belirli şartlara bağlanıyordu. Yüzlercesi bulunan bu vatandaşlığa kabul yasalarının tipik özelliği konargöçerliği bırakma ve yerleşik hayata geçmenin mutlaka bulunmasıydı. Çarokilerden sonra, Şiyanlar (cheyenee), Choctawlar, Komançiler, Irokiler, Muscogiler ABD vatandaşlığına geçti. Yaslarla kısıtlanmış bir vatandaşlığa, elbette. 1871’de ise artık ABD kongresi yerli ulusların tek tek kongrede vatandaşlığa katılımının oylanmasını yasakladı. Artık dileyen yerliler, ulus değil birey olarak vatandaşlığa geçecekti. Bu pazarlıkların ve yerlilerin yerleşmek için özerk yasal statüler talep etmesinin önüne geçmek için yapılmıştı.


En son olarak 1924 tarihli Yerli Vatandaşlık Yasası ile vatandaş olmayan bütün yerliler, bu yönde bir talepleri olup olmadığına bakılmaksızın Amerikan Vatandaşı ilan edildi. Bu yasadan önce Amerikan yerlilerinin en az yüzde otuzunun henüz vatandaşlığa geçmediği düşünülmektedir. Bu yasa ile birlikte yerlilere oy kullanabilme, evlenebilme ve mülkiyet edinebilme gibi neredeyse beyazların iki yüzyıldır kullandığı anayasal haklar verilmiş oldu. Yerliler en sonunda kendi toprakları üzerinde kurulan işgalci bir devletin ferdi yapılmışlardı. Beyazların devletine yerlilerin girmesiyle, yerliler askerlik hizmetinde bulunmaya da başladılar, Avrupalıların dünya savaşlarına binlerce yerli asker katıldığı bir gerçektir. Amerikan yerlilerinin bundan sonraki öyküsü vatandaşlık haklarının güçlendirilmesi, yerli ulusları olarak azınlık haklarının elde edilmesi ve kendilerine ayrılan yerleşim bölgelerindeki yönetimsel özerkliklerinin tanıması amacıyla yürütülen daha sivil çalışmalardı.

Altmışlarda güçlenen gençlik hareketi yerliler arasında da kendisini hissettirir. Özgürlük ateşi Amerikan yerlilerinin zaten unutmadığı bir duygudur. Gençler taleplerinin anayasal kurumlar nezdinde dile getirir. Birçok yasa çıkarılır ve hükümetlerin yerlilerle ilişkilerinde muhatap olma yetkisi verilir. Yerel, bölgesel ve ulusal komitelerin çalışmaları, sivil haklar düzleminde ele alınır. Beyazların kendi içindeki tartışmalardan ve yerlilere karşı yürütülen asimilasyonun toplumsal olarak sol ve demokrat çevreler tarafından ifade edilmeye başlamasıyla yerli hakları gündeme gelir. Bir çok yerli özerk bölgeleri kurulur. Yerlilerin sivil organizasyonları yasal ve anayasal statüler kazanır. Altmışlar hareketinden en kazançlı çıkanlar toplum içinde en zayıf olanlardır. Yerliler ve siyahlar, insan hakları mücadelesinde başı çekerler. Talepleri büyük ölçüde yerine getirilir. Beyazlar günah çıkarmaktadır.

NCAI Başkanı Jeferson Keel
Bugün ABD’de, Amerikan Yerlileri Ulusal Kongresi (NCAI) verilerine göre, federal yasalarca tanımış 556 yerli ulus bulunmaktadır. Yerliler, ABD toprakları üzerinde tanınmayan, tarihte hiç var olmamış ve adını konulmamış bir hayali devlet, cemiyet yada milliyet gibidir. ABD Anayasasının ilk maddesiyle ABD hükümetinin yabancı hükümetler, federal devletler ve yerli kabileler ile ilişki kurmakla görevlendirildiği yazmaktadır. Yani yerliler kendileriyle ilişkiye geçilen, dış bir yönetim erki gibi anayasal olarak tanınmaktadır. Ancak yerlilerin vatandaşlık hakları bulunmaktadır yine de yerlilerin günümüzdeki en büyük örgütü olan Amerikan Yerlileri Ulusal Kongresi Washington’da büyükelçilik olarak temsil edilmektedir. Amerikan yerlileri artık, özerk yönetimler olarak yasal oluşumlardır.

Her bir kabile ayrı bir ulus olarak kendisini tanımlamaktadır. Zaten dilleri ve inançları da farklılar göstermektedir. Yine de bütün bir Amerikan yerlileri ulusundan çok, Amerikan yerli halklarından söz edilebilir. Her bir kabile, bulunduğu çevrede kendisine ait yerleşim bölgesi sınırları içinde özerktir. Bu özerklik yasama, yargı ve adli erkleri de içermekle birlikte, çoğunlukla federal kurumların yetki alanları dışında tutulmamıştır. Yerli özerk komitelerini, Amerikan idari yönetimi içindeki federatif eyaletler içindeki özerk yönetim alanları olarak düşünmek gerekmektedir. Zaten tarihsel olarak uluslaşmayan bu toplum bugünde bizim bildiğim anlam kendilerini bayrak, marş yada devlet ile temsil eden ulus değillerdir. Ancak yine de NCAI Başkanlık olarak, kendisini “Amerikan Yerlilerini Devleti” olarak tanımlamaktadır. Yerli topraklarında ABD’nin federal hükümetinin vergi hakkı saklı iken, eyaletin veri koyma hakkı bulunmamaktadır. Yerliler kendi özerk mali ve idari rejimlerinde eyaletlerden bağımsızdırlar. 

Yararlanılan Kaynaklar:
  1. Roland Wright, Çalıntı Kıtalar - Amerika'da Fetih ve Direniş, 2009
  2. http://www.ncai.org/about-ncai/state-of-indian-nations
  3. http://en.wikipedia.org/wiki/History_of_Native_Americans_in_the_United_States


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder