Sinema


Tarih biliminin toplumsallaşması adına sinemanın önemi muazzamdır. Ortak hafızamızın yenilenmesi için birçok kişinin edinmediği kitap okuma alışkanlığı yerine sinema sanatının canlı ve renkli yaratıcılığı kişilerin önemli olaylara ilişkin bilgi edinmesini kolaylaştırmıştır. Sinema ortaya çıktığı yirminci yüzyılın başlarından bu yana teknolojisini durmaksızın artırmış, kimi zaman bilimsel gelişmelerin tarihini ve oluşum süreçlerini perdeye yansıtırken kimi zaman ise yaratıcılığı ile kimi teknolojik gelişmeleri tetiklemiştir.

Sinemacıların on dokuzuncu yüzyıldaki fütüristlerin görevlerini üstlendiği bazı filmlerin ise değeri zaman ilerledikçe artmıştır.

Tarihimizdeki hikayelerin perdeye izdüşümleri kimi zaman kurgusal bir bütünlük içinde verilirken kimi zaman ise bilimsel bir çerçevede belgelendirilmiştir. Belgesel sinema yada kurgusal sinema olsun tarih sinemanın her zaman ilgi odağında olmuştur. İnsanlığın ortak hazinesi olan destanlar, hikayeler ve kahramanlıklar perdede yansıdıkça izleyiciler geçmişleriyle bağ kurmuşlardır. Tarih kitaplarının kuru ve yalın anlatımından sıyrılıp, dramatize edilmiş ve ustaca kurgulanmış görüntüler eşliğinde o anı yeniden yaşanıyor, böylece tarihe filmler eliyle tanıklık ediliyordu. Ben de yaratıcılığı ile büyük beğeni kazanan filmleri sıralamak, tarihe tanıklık etmek isteyen kimselerin bilgisine sunmak istedim.

Listeyi yaparken kimi yerde filmlerin konusu hakkında bilgiler yazdım. O yüzden ilgili filmleri henüz izlemeyenleri bu uyarıyı dikkate alarak yazıyı okumalarını tavsiye ederim. En azından bu filmleri izlemeyenleriniz varsa yakın zamanda izlemenizi ve bilgilerinizi tazelemenizi isterim.

Bronenosets Potyomkin

Sovyet sinemasının bu abidevi eserinde yönetmen Sergei Eisentein, sessiz sinama çağının son devirlerinde ustalıkta yaratıcılığını konuşturuyor. Yetmiş beş dakikalık bu sinematik destanın yarattığı etki neredeyse kendisinden sonra çekilin bütün savaş filmlerini derinden etkilemiştir. Film, Sovyet devriminin temel mihenk taşlarından birisi olan Potemkin zırhlısındaki ayaklanmayı ustaca beyaz perdeye aktarmayı başarmıştır. Dönemindeki teknik yetersizliğe rağmen filmin gerek dramatik öğeleri gerekse tarihi canlandırmadaki yeteneği izleyenleri büyülmektedir. Filmin çekildiği tarihin de filmin anlattığı tarih kadar önemi vardır. Film tarihi ayaklanmanın yirminci yılında çekilmiştir. Ayrıca filmdeki dramatik başarı ve söz söyleme cesaretinin arkasında Sovyetlerdeki derin büroktarikleşmenin sansürünün henüz sanatçılarının başına musallat olmaması da vardır.

Film sesli Hollywood sinemasının aksine Rus sessiz sinemasını kullandığı tiyatral öğelere sıklıkla başvurmuş, destansı bir görsellikle Potemkin zırhlısında yaşananları, ayaklanmanın nedenlerini, geminin yanaştığı Odessa limanında yaşananları, halkın heyacanını ve askerlerin hezeyanını perdeye aksettirmiştir. Film yıllarca sanat çevrelerini etkilemiş, birçok filmde atfedilmiş ve birçok yazar, şair ve ressama iham vermiştir. Film Avrupa’da birçok sinemada gösterim şansı bulmuş, günün olanca ideolojik kutuplaşmasına rağmen sansüre uğramamıştır. Sovyet devriminin tarihi ve ideolojik temellerinden olan ve ayaklanmanın meşru düşünsel zeminini çizen bu anıtsal sinema filmi izlenmeyi ve içinden dersler edinmeyi bekliyor.

Viva Zapata 

Memleketlimiz Elia Kazan’ın Oscar ödüllü filmi, esas olarak Edgcomb Pincgon’un “Fethedilemez Zapata” isimli kitabından John Steibeck tarafından senaryolaştırılmıştır. Meksikalı büyük devrimci Emiliano Zapata’yı ise usta oyuncu Marlon Brando canlandırmıştır. Kazan filmin dönemini yansıtması için ustalıkla çalışmış, Zapata’yı ve Meksikalı devrimcileri filminde destanlaştırmıştır.

Filmde Marlon Brando’nun canlandırdığı Meksika devriminin efsanevi karakteri Zapata, barışçıl yollardan çözüm bulamadığı sorunlarını silahla çözmek zorunda kalan, halkını ve haklı mücadelesini onurlandıran bir savaşçı olarak portrelenir. Kardeşi Eufemio’yu canlandıran Anthony Quinn’in Oscar ile payalendiği filmde Brando’da en iyi başrol için yarışır ancak kazanamaz. Brando bu ve 1950’li yıllarca çevirdiği bütün filmlerde en iyi erkek aktör dalında sürekli Oscar’a aday gösterilir. Hepsini kaybeder. 1972 yılı yapımı ilk Godfaher filmiyle yıllardır aday gösterildiği heykelciği bu kez kendisi reddeder ve Oscar tarihinde Oscar ödülünü reddeden ikinci aktör olarak tarihe geçer. Brando Zapata’da ve diğer bütün canlandırdığı karakterlerde hafızalara kazınır ve sinema tarihine altın harflerle geçer.

Zapata Meksika devriminin önderlerinden bir tanesidir ancak asla başa oynamamıştır. Meksika halkının refahı için koltuk ve iktidar hırsına kapılmamış, basit yaşamını sürdürmeyi yeğlemiştir. Kuzey Meksika’daki halk önderi Panço Villa ile birlikte Francisco Madero altında kompradorlara karşı mücadele verir. İşbirlikçi toprak ağaları ve İspanyol sömürge valilerinin iktidarları yıkılınca Zapata’nın desteklediği yerli siyaset adamı olan Madero, Meksika’nın ilk yerli devlet başkanı olur. Zapata mücadelesini tamamlamış ve iktidarın değişmesinde kilit rol oynamıştır. Halkın talepleri artık Zapata ve diğer devrimciler sayesinde karşılanır olmuştur. Zapata filmde hem inançlı bir devrimci hem de silahlı mücadeleden sıyrılıp basit yaşama dönmeyi isteyen sıradan bir insan olarak tasvir edilmiş, karakteristik olarak Zapata’nın insancıllığının altını çizilmiştir.

Desirée 

Napolyon’un sevgilileri arasından en güç ve kudret sahibi olarak gösterilen, siyasi manevraları ile Napolyon’dan sonraki yaşamı için kendisini sağlama alabilen ve güçlü aile bağları sayesinde kendi ülkesine sahip olan Bernardine Eugenie Desiree Clay’in haya hikayesine odaklanan film Henry Koster tarafından çekilmiştir. Marlon Brondo’nun Napolyon’u yan rol olarak canlandırdığı film, Desiree adını hiç sevmeye bu tarihi kişiliği kendisini en iyi yansıtan ama hiç kullanmadığı isimle ölümsüzleştirerek çelişkili bir iş yapmıştır.

İsveç ve Norveç kraliçesi oluşu, Napolyon ile tanışması ve siyaseti ile özel hayatı harmanlayan kişisel tercihleriyle güçlü bir kişilik sahibi olan Desiree Marsilyalı zengin bir ailenin şımarık bir evladı olarak zenginliğin ve seçkinliğin kazanımlarını kendi arzuları için kullanmayı bilmiştir. Uzun yaşamı boyunca, güzelliğini ve seçkinliğini zekasıyla birleştirip güçlü adamların zayıf yanlarıyla oynamış, dünyaya hükmettiğini sanan erkekleri yola getirmeyi ve kendi arzularını gerçekleştirmeyi bilmiştir. Döneminin ruhunu yansıtan kostüm ve mizansenleriyle oldukça başarılı bu yapım Fransız tarihinin Napolyon ile özdeşleşen dönemlerine farklı bir pencereden perde aralıyor.

Helen of Troy 

Truvalılar ile Spartalılar arasındaki savaşın destansı öyküsü batılı tarihçilerin her zaman ilgisini çekmiştir. Homeros’un tarihi lirik eseri İlyada’da anlatılan bu öyküye göre Helen ve Paris arasındaki tutkulu yasak aşk Helen’in kocasının bu ilişkiyi öğrenmesiyle tam bir trajediye döner. Menelaus, karısını elinden çalan Paris’in şehri olan Truva’ya tarihin gördüğü en büyük askeri çıkarmalardan birisini gerçekleştirir. Şehir tarumar edilir ve Helen’in aşağıladığı Sparta onuru yenilenir. İlyada’da yer alan öyküye kıyasla daha dramatize edilmiş ve onlarca yıllık Sparta-Truva sömürge/egemenlik savaşını göz ardı edip olayı aşka indirgeyen yapım yine de izleyiciye keyifli anlar ve eğitici dakikalar yaşatıyor.

Helen’in mitolojik güzelliği ve Truva’dan gelen Paris’in onursuzca davranışları alt metinde eleştiriliyor. Paris, Truva ve aslında İyonya(Anadolu)’nın Sparta ve aslında Helenistan medeniyetindeki aşağı konumunu simgeliyor. Filmde ve Homerosun destanında tasvir edilern güzelliğin ve Paris’in düştüğü hatadan kaynaklanan savaşın getirdiği uğursuzluğun nedenselliği üzerinde durulmuyor. Bu nokta biraz izleyiciye bırakılıyor. Ancak alt metinde kast edilenin Yunan medeniyeti karşısında doğulu olan bir toplumun gafleti olduğu çok açıktır. Truva doğulu olması nedeniyle zaten baştan kaybetmiştir. Doğulu/Batılı kavgasının en destansı ifadesi olan Truva savaşının bu ilk epik uyarlaması olan “Helen of Troy” filmi bütün önyargılı bakış açısına rağmen izlenmeye değer.

Film hakkında bir ayrıntı detay daha filmde Helen rolünü oynayan Rossana Podesta’nın küçük yardımcısı Andraste rolünde genç Brigitte Bardot’uyu görmek de bir hayli heyecan verici. Bardot kariyerinin başlarında gözlendiği bu filmde küçük bir rol kapmış ve perdede kendi aksini gözlemleyebilmiştir. Bardot daha sonra dünyanın büyük bir ilgisine mazhar olacak, sinemada kadın cinselliğinin tanrısal bir ifadesi olacaktır. Filmde ve Homores’un İlyada’sınndaki Helen’in büyüleyici güzelliği yanında Bardot bir hizmetçi kız rolüyle de olsa kendisini hissettirmeyi bilmiştir.

Spartacus

Howard Fast’ın aynı adlı romanın uyarlanan Stanley Kubrick imzalı bu eşsiz drama Roma tarihindeki üçüncü ve en kanlı köle ayaklanmasının destansı öyküsünü perdeye yansıtıyordu. Kubrick’in eşsiz sinematografik dili ise bu filme hiç yansımaz. Zira film ilk önce Anthony Mann tarafından yönetiliyordu. Ancak Mann kısa süre içinde kovulunca filmin hem başrolünü hem de yapımcılığını üstlenen Kirk Douglas Kubrick’i filmin yönetmenliği için davet eder. Spartacus Kubrick’in yönettiği ilk büyük bütçeli film olmakla birlikte sahiplenmediği tek filmidir de. Filmin yapım aşamalarından hiç birinde Kubrick söz söylememiş ve karakteristik sinema dilini perdeye yansıtamamıştır. Kubrick’in yönetmenliğine rağmen film tam anlamıyla bir Kirk Douglas filmidir.


Kirk Douglas’la Kubrick’in Paths of Glory’de başlayan dostukları Spartacus ile bitmiştir. Ancak dört Oscar’lı Spartacüs filmi Kubrick’in büyük yönetmen olarak anılmasını sağlamış ve rijit Hollywood sanat çevreleri tarafından kabul görmesini sağlamıştır. Film 60’lı yılların hareketliliği arasından ABD’li sanat çevreleri ve eleştirmenler tarafından Komünist propagandası olmakla suçlanır. Yönetmeni, yapımcısı ve oyuncuları ile sol duyarlılığa sahip bir film olması yanında anlatılan öykü Spartaküs olunca başka bir şey olamayacağı açıktır. Eski bir general olup, köle olarak satın alındıktan sonra gladyatör olarak kullanılan Spartaküs, arenalarda hakkı yenen yüzlerce köleyi örgütleyerek Roma cumhuriyetine karşı büyük bir ayaklanma başlatmıştır. Film o kadar çok dramatik efsaneyi yaratmıştır ki bugün dahi sinema ve televizyon da Spartacus’e göndermeler yapılmakta ve efsane yaşamaktadır.


The Alamo 

Hollywood sinemasının unutulmaz asker karakter oyuncusu John Wayne tarafından yönetilip, oynanan bu tarihi film Texas tarihine bir bakış atmaktadır. Amerikan devrimi ardından Meksikalı devrimcilerin de İspanyol sömürge yönetimine ayaklanmasıyla Kuzey Amerika’daki son komprador yönetimler de yıkılmaya başlamıştı. Texas bu dönemde hem İspanyol valilerine hem de Meksika devletine karşı bağımsızlığını kazanır. 1824 anayasası çerçevesinde Orta ve Kuzey Amerika kıtalarında büyük birlik kuran ilk Meksika devleti Texas’taki devrimcilerle karşı karşıya gelir. Teksaslılar Meksika birliğine katılmazlar. Mücadele dönemi de böylece başlamıştır.


Meksika’nın giderek İspanyol etkisinden sıyrılıp, federasyondan ulus devlete geçişi sırasında Teksaslı yerleşimler kendilerini ne İspanyol ne de yerli olarak sınıflandırıyordu. Teksaslı yerleşimler Meksika ordusunun atakları karşısında Teksaslı devrimciler bağımsız hareket etmişler Alamo kalesinde simgeleşen bir mücadele vermişlerdir. Teksas’ın daha sonra ABD ile birleşmesiyle bitecek olan bağımsızlık hikayesinin Meksika karşıtlığı nedeniyle ABD’li yazar, sanatçı ve düşünürlerce köpürtüldüğü doğrudur. Ama yine de Alamo Kalesindeki Teksaslı devrimcilerin Meksika Ordusuna karşı verdikleri savunma askeri açıdan büyük bir başarıdır. Ve bu büyük başarı James Edward Grant’ın yazdığı senaryo ile perdeye destansı bir şekilde aktarılmıştır.

Lawrence of Arabia 

İngiliz istihbaratının sinsiliği ve iş bitiriciliği dillere destandır. İngiliz insanının kurnaz zekâsıyla, diplomasinin ve siyasetinin kurnaz oyunlarıyla sömürge sonrası yeni dünyada İngiliz ticari çıkarlarının devamı için yerli işbirlikçileri nasıl elde ettikleri dilden dile geçmiştir. İngiliz gizli ajanlarının dünyanın dört bir yanında Kraliçe ve yüksek İngiliz çıkarlarının yılmaz savunucuları olarak verdikleri akıl dolu oyunlar romanlara, kitaplara ve filmlere sığmaz olmuştur. Sömürge sonrası dünyada hızla kurulan ulus devletlerin İngiliz çıkarlarıyla eş güdüm halinde var olmasını hep bu ajanlar sağlamıştır. İşte Thomas Edward Lawrence da böyle bir ajandır. Osmanlı’nın çözülmesi sırasında Orta doğuda yaşanan istihbarat savaşlarında Lawrence ve diğer büyün İngiliz ajanları Arapların Osmanlı’ya karşı ayaklanması için çabalamıştır.


Bu insanüstü çabayı perdeye yansıtan 1962 yapımı film, birçok tarihi hataya düşmekte ve genel olarak Lawrence’ın kendi otobiyografisine dayanmaktadır. Aşırı romantik eğilimleri ile Lawrence aslında tipik bir İngiliz ajanından beklenmedik maceralara girişir, hikâyesi bu yüzden mutlu sonla bitmez. Yine de Lawrence Arap milliyetçiliğinin ve ulusal kimliğinin inşası sırasında ilginç bir tarihi görev üstlenmiştir. İngilizler bir yandan parlayacak olan petrol çağının habercisi olarak eski kıtadaki ticari bağlarını sürdürmeyi hedeflemişler bir yandan da yeni kurulacak olan ulus devletleri destekleyerek siyasi ilişkileri geliştirmişlerdir. 1962 yılında David Lean tarafından yönetilen filmde ise Lawrence’ı Peter O’Toole canlandırmıştır. Film’de birçok tarihi kişiliği yer verildiği gibi Lawrence’ın romantik draması tamamlamak için hayal mahsulü karakterlere de yer verilmiştir.

Cleopatra 

Hollywood’un kraliçesi Elizabeth Taylor’ın parladığı film olarak büyük yankı uyandıran film 1963 yılında Joseph L. Mankiewicz tarafından çekilmiştir. Taylor’ın yanında Richard Burton, Rex Harrison ve Roddy McDowall gibi isimleri de barındıran film Roma tehdidi karşısında Mısır medeniyetinin son nefeslerini verdiği tarihi günlere ışık tutuyor. Cleopatra, Hollywood ve dünya tarihinin en yüksek bütçeli filmi olarak hala yerini korumaktadır. Dört Oscar ile taçlandırılan filmde Julius Sezar karşısında Cleopatra’nın zekâsı ve güzelliğini kullanarak yarattığı efsane izleyiciyi büyülemiştir.

Filmde düşülen çok nadir tarihi hatalardan ziyade gerçek bir başarı aktarıcılık yapıldığı söylenebilir. Cleopatra’nın yaşadığı Mısır medeniyetini yansıtan eşsiz güzellikteki mekanların çekiciliği karşısında büyülenmemek neredeyse imkansızdır. Ancak bu mekanların büyüleyiciliği parçalarından hiç birisi Cleopatra zamanında kullanılmamıştı. Filmdeki Mısır zenginliği için en aşağı bir bin yıl geriye gitmek ve Tutankamun’un zamanında Mısır’ı gezmek gerekiyordu. Cleopatra zamanında Mısır Medeniyeti zaten son evrelerini yaşıyordu ki Roma karşısında yenilgi olmasa da geçiş evresi yaşıyordu. Cleopatra, antik Mısır’ın son firavunu olarak Roma’ya ilhakı kansız bir biçimde becererek tarihe geçiyordu.

Cromwell

Belirli bir zaman dilimine kendi adını verdirmeyi başaracak kadar ender insanlardan birisidir Oliver Cromwell. 1653 ile 1659 arasında geçen İngiltere’deki en köklü değişimin müsebbibi olarak Cromwell, kraliyete karşı gelmiş, yeni bir rejim yaratmış, o rejimin ayakta kalması için mücadele etmiş ve Britanya Adalarının gördüğü yegâne parlamenterleri inşa etmiştir. Önce İngiltere’de iki iç savaşa girişmiş, İrlanda’yı ve İskoçya’yı işgal etmiş, halkçı ayaklanmalar tertiplemiş ve genel oy ilkesiyle işleyen parlamentoları kurmuştur. İngiltere’de işleyen bir demokrasi ancak Cromwell’in mirası üzerinden gerçek anlamıyla kurulabilmiştir. Monarşi’den icazet bekleyen bir danışma meclisi görünümden kendi kimliği ve siyasetine sahip bir parlamento kurularak ülke siyasetinde söz sahibi olunabilmiştir.

Cromwell’in aşırı parlamenterist görüşleri Britanya adaları kadar kıta Avrupa’sında da yankılanmış ve halkları etkilemiştir. Cromwell adalardaki mezhep ayrılıklarını da kullanarak Kraliyete son vermiş ve İngiltere’deki ilk ve son cumhuriyete kendi adını vermiştir. Filmde yer alan tarihi olayların gelişiminde birçok hatalar mevcuttur. Bu hataların bir kısmında yapımcıların ve yönetmenin dramatik kaygıları olduğu gibi Cromwell vakası üzerinde tam bir hesaplaşma yapamayan İngiliz aristokrasisinin bilinçli tercihleri de etkileri de olmuştur. Yine de dönemin ruhuna bir bakış atmak bakımından Ken Hughes yapımı filmi izlemekte fayda olduğunu düşünüyorum.

1900

Bernardo Bertolucci’nin 1976 yapımı bu destansı eseri yirminci yüzyılın kısa bir özetidir adeta. Robert de Niro, Gerard Depardieu, Dominique Sanda ve Donald Sutherland gibi efsaneleri bir araya getiren film çeşitli ülkelerde çeşitli uzunluklarda yayınlanmıştır. En son 2006 yılında yönetmen versiyonu DVDsi çıkan filmin tamamına ilk kez bu DVD’de ulaşılabilmiştir. 317 dakikalık bu son versiyonla film bütün destansı özelliklerini izleyiciye açmış ve bir kez daha övgüye mazhar olmuştur.

İki farklı sosyal sınıftan gelen iki farklı karakterin aynı günde (tam olarak yirminci yüzyılın ilk günü olan 1 Ocak 1900)’de dünyaya gelmeleriyle başlayan film, bu iki karakterin yaşam öyküleri etrafında İtalya yirminci yüzyılda yaşanan sosyal, kültürel ve politik değişimleri konu edinmektedir. Bir çok tarihisel olayı karakterlerin etrafında gelişen kişisel olaylar ve etkilenmeler çerçevesinde anlatan bu epik eser, mekan ve kurgu bakımında da izleyenleri büyülemektedir. İtalya kırsallında sınıfsal çatışmalardan, devrimsel gelişmelere, kaçırılan fırsatlardan, tarihin lanetlediği ittifaklara kadar İtalyan toplumunun hafızası tazelenmektedir.

The Message 

Suriye asıllı Amerikalı yönetmen Mustafa Akad tarafından 1977 yılında çekilen ve neredeyse her Ramazan ayında ülkemiz televizyonları tarafından iğdiş edilen bu film İslam’ın ilk çıkış günlerine tarihi bir perspektiften bakma gayretindedir. İslam dünyasındaki İslam tarihine ilişkin mistik yapımların bayağılına karşın “Çağrı” filmi daha ayakları yere basan bir film olarak dikkat çekmektedir. Film bir yandan İslam’a olan saygılarından ötürü Peygamber’in görüntüsüne yer vermezken, diğer yandan İslam’ın ilk yıllarındaki gelişmeleri – nispeten – daha doğru bir biçime aktarmıştır. Zaten bu filmin ardından bir daha İslam tarihi üzerine batılı standartlarda bir film daha çekilememiştir.

Yine de Anthony Quinn’in filmde rol aldığı haberleri basında yer alınca kimi Müslüman gruplar, İslam Peygamber’inin resmedildiği gerekçesiyle film karşıtı gösteriler yapmış neden sonra Quinn’in Hamza ibn Abdulmuttalib’i canlandırdığı anlaşılınca ortalık sakinleşmişti. Film ilk İslam tarihinin bir çok olayına yer vermiş, Peygamber’in ölümüyle de noktalanmıştır. Filmin prodüksiyon giderleri büyük ölçü de 2011 Libya Olayları sırasında öldürülen devrik lider Muammer Gaddafi tarafından finanse edilmiştir. Film, Libya ve Fas’da çekilmiş, Mekka ve Medine şehirleri döneme uygun yeniden inşa edilmiştir. Film hem Arapça hem de İngilizce olarak iki ayrı film olarak çekilmiştir. Türkiye’de Hamza rolünü Anthony Quinn’in oynadığı İngilizce versiyonu gösterilmiştir.


Galipoli

Çanakkale savaşları üzerine çekilen Avustralyalı yönetmen Peter Weir tarafından çekilen 1981 yapımı filmde Mel Gibson, Mark Lee ve Bill Kerr bir grup genç ANZAC askerini oynamaktadır. Avusturya’daki İngiliz kolonilerinde refah bir hayat süren gençlerin savaş patlak vermesiyle askere alınmasıyla başlayan film, gençlerin savaş boyunca edindikleri deneyimlerini izleyiciyle paylaşırlar. Bir yandan bir deneyim aktarımı olan film diğer yandan savaşın neden olduğu kimlik bilinçlenmesini perdeye yansıtmaktadır.

Filmin ana teması olarak bir grup gencin savaşta masumiyetlerini yitirip erkekliğe adım atmaları olsa da bu temanın Avusturya ve Yeni Zelanda halklarının İngiltere karşısındaki tutum farklılaşmalarını da sembolize etmektedir. Mel Gibson bu filmdeki oyunculuğu ile Avusturya Film Enstitüsünden “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü alır. Filmdeki oyuncuğu Gibson’ın uluslararası kariyerinin başlamasına ön ayak olmuştur.

Film bir savaş filmi olmaktan çok savaşta yer alan bir grup adamın filmi olarak tanımlanabilir. Filmin belki en iç burkan yanı filmdeki Çanakkale sahneleri ülkemizde darbe yönetimi yüzünden çekilememiş ve Avustralya’daki Port Lincoln kasabasında kurulan bir sette bu sahneler kotarılmıştır. Filmdeki kimi tarihi hataların da göz ardı edilebilecek hatalar olduğunu dile getirelim. Çanakkale savaşlarını batılı bir gözle ve dönemin diğer gelişmeleri ile ilintili bir biçimde izleyebilmek için bu film iyi bir tercih oluşturuyor.

Gandhi

Tiyatro sahnesinde adından söz ettirdiği bir kariyere sahip olan Krishna Pandit Bhanji yada hepimizin bildiği ismiyle Ben Kingsley 1982 tarihli Richard Attenborough imzlaı Gandhi filmiyle uluslar arası büyük bir üne kavuşmuştur. İlk büyük bütçeli filmini kırk yaşının üzerinde çeken Kingsley, bu filmdeki destansı oyunculuğu ile Hollywood’da hatırı sayılır bir saygınlığı kazanır. Kingsley’in oyunculuğu ve yeteneği yanı sıra filmin epik dramatik yapısı Gandhi’nin yaşamını büyük bir başarı ile aksetmektedir. Film Hindistan hükümetinin destekleriyle çekilebilmiş önce yönetmen Gabriel Pascal ile anlaşılmış olmasına rağmen, yönetmenin ölümüyle Richard Attenborough filmin yönetmen koltuğuna geçmiştir.

Attenborough ile Hindistan hükümetinin film için anlaşmaya varması 1968 tarihinde olmuş olsa da filmin çekimleri için on sekiz yıl geçmesi beklencektir. Yönetmen ve yapımcı olarak filme kendini adayan Attenborough hem Gandhi ailesini, hem Hindistan hükümet yetkililerini hem de Hindistan, Pakistan ve Bangladeş halklarını memnun edecek bir biyografik destanı beyaz perdeye aktarmayı bilmiştir. Film için gerekli finansal ve lojistik desteğinin bir araya gelmesi de epey sıkıntılı olmuştur. Özellikle Hindistan devletinin düştüğü ekonomik darboğaz projenin bir iki defa ertelenmesine neden olmuştur.

Film Gandhi’nin Hindistan’ın hem ruhani hem de siyasi lideri olma yolundaki hayat hikayesini, eğitim hayatından, yurtdışı deneyimlerinden, Hindistan Kurtuluş Savaşından ve Hindistan Müslümanları ile yaşanan ayrışmaya değin bütün yönleriyle ele almış ve neredeyse herkesin olumlu görüş sunduğu bir iş kotarmıştır. Gandhi’nin sıradan bir hukuk öğrencisinden bir büyük halk kahramanına dönüşmesini epik bir destansı havayla aktaran film, batı sinemalarında da büyük gişeler yapmış, izleyici toplamıştır. Film batı dünyasında gösterime girdiği 1983 yılında yarıştığı Oscar ödüllerinin on bir tanesine aday olmuş ve aralarında en iyi yönetmen ve en iyi filminde olduğu sekiz tanesini kazanmıştır.
  
The Last Emperor 

Dünya üzerinde ayakta kalan en büyük ve en yaşlı hanedanlıklardan bir tanesi olan Çin imparatorluğunun son egemenlik yıllarının epik bir hikayesi olan 1987 yapımı “The Last Emperor” filmi usta yönetmen Bernardo Bertolucci’nin imzasını taşımaktadır. Çin’de geçtiğimiz yüzyılın başlarında başlayan halk hareketlenmelerinin bir sonucu olarak başlayan kutuplaşma ve iç savaşın hemen öncesinde, son imparator Puyi’nin, küçük bir çocuk olarak saraydaki yaşamından siyasi kariyerine kadar bütün yaşamı filme alınmıştır.

Film, Bertolucci tarafından Çin hükümetine teklif edilmiş ve kabul görmesinin ardından Pekin’in bozulmamış tarihi atmosferinde yeniden çekilmiştir. Yasak Şehir’in ve Pekin’in inanılmaz mimarı yapısı, Bertolucci’nin kamerasıyla ortaya koyduğu resim kalitesi bir yana Çin’in kendisine has iklimsel güzellikleri de perdede kendisine yer bulabilmiştir. Filmin tek yapımcısı olarak Jeremy Thomas ise filmi hiçbir prodüksiyon tekeline bırakmadan kendi kaynaklarıyla finanse etmiştir. Thomas’ın bu hareketi filmin daha bağımsız hareket edebilmesini de kolaylaştırmıştır.

Film Çin’in son hükümdarı olan Puyi’nun iki yaşında iken yönetimine geçtiği bir büyük ulusun tarihine, odağına sıkı geleneklerle çevrilmiş bir kraliyet soyunun gözünden bakmaya ve gelişen tarihi olayları bu son hükümdarda yarattığı etkiler çerçevesinde ele almaya çalışmaktadır. Film bir biyografik çalışma olduğu kadar son imparatorun tarih sahnesinden çekilme süreci de göz önüne alındığında tarihi bir filmdir. Çin hükümetinin film ekibine sadece altı ay izin tanıdığı göz önüne alınırsa kısıtlı bir zamanda böylesi destansı bir çalışma ile son imparatorun yaşamı ve Yasak Şehir’deki gelenekleri ifade edişi gerçekten de büyük bir başarıdır.

Empire of the Sun

James Graham Ballard’ın aynı adlı romanından Steven Spielberg tarafından uyarlanan film bir çocuğun gözünden İkinci Dünya Savaşında Japon cephesinde yaşananlara bir bakış atmaktadır. Her ne kadar gişede büyük bir başarı kazanamasa da yönetmen Spielberg’in en epik filmlerinden bir tanesi de budur. Film bir yandan Japon askerlerinin yaşamları, algıları ve bakışlarını çerçeveye alsa da bir yandan da masum bir çocuğun acımasız savaş gerçeği ile yüzleşmesini konu alıyor. Filmde batılı siyasetçilerin arka planda yürüyen vahşi sinsilikleri perdeye yansırken Japon istilacılarının yol açtıkları insanlık dışı dramlara da tanıklık ediyoruz.

Filmin büyük bir bölümü İngiltere, İspanya ve Çin’de çekilirken film ekibine katılan bazı yerel sanatçıların kırk sene önce yaşanan gerçek Japon istilasına tanıklık ettikleri ortaya çıkar. Filmdeki bazı bölümlerde Çinin yerel kuvvetlerini Japon oyuncular, Japon oyuncuları ise Çinli yerel aktörler oynar. Bu haliyle film Çin ve Japon askerleri arasındaki gerilimli mücadeleyi aktarırken set arkasında ise iki halk arasındaki soğukluğu gidermişe benziyordu. Filmin özellikle bir çocuğun bulunduğu askeri kamptaki savaş ve ölümle kol kola gezen günlük yaşamına rağmen hayata tutunabilmesini konu alması ve geri plandaki savaşın etkilerinden çocuğun nasıl uzaklaştığını anlatması oldukça başarılı bir sinema dili oluşturmuştur.

The Unbearable Lightness Of Being 

Milan Kundera’nın aydı adlı romanından uyarlanan 1988 yapımı film Sovyet işgali öncesi Çekoslovak baharına odaklanmıştır. Alexander Dubcek yönetimindeki Çekoslovakya’nın ilk komünist hükümeti ve onun halkçı reformlarının yarattığı sonuçlara ve kişisel yansımalarına odaklanan film bohem yaşam stiline ve aşkın tarifi üzerine tartışmalara değinmektedir. Komünizmin insan özgürleşmesinin sosyal, cinsel ve kişisel tanımlamalar üzerindeki etkilerini dikkatli bir biçimde ele alan film, tarihi bir perspektifte Çekoslovakya’nın özgürleşme meselesine el atmaktadır.

Filmde bir üçlü ilişki içinde aşkın tarihi yeniden yazılmakta, ilişkiler ve karakterler üzerinden dönemin de ruhuna uygun olarak özgürlüklerin sınırı belirlenmeye çalışılmaktadır. Üçlünün ilişkileri üzerindeki özgürlük ve kıskançlık arasında gidip gelen sarmalları ülkeyi Sovyetlerin işgal etmesiyle duraksamaktadır. Bu noktada üçlü arasındaki ilişkiyi erkek karakterin dominantlığı sabit tutularak iki kadın arasındaki ilişki Komünist rejimin halklar arasındaki ilişkiye öykündürülmekte ve gelen Sovyet askeri ile bu üçlü ilişki zedelenmektedir. Bireysel bir ilişki olan aşk dış müdahale ile yerle bir edilmekte ve komünist rejimin aynı iki kadının üçlü ilişkiyi sürdürme arzularının bitmesi gibi sonlandırmaktadır. Film Sovyet işgali nedeniyle öykünün geçtiği Çekoslovakya’da çekilememiş, onun yerine en az Prag kadar bohem bir havası olan Paris’de çekilmiştir.

A Dry White Season 

Güney Afrika’da yaşanan Apartheid rejimin üzerine yapılmış en iyi filmlerin başında gelir 1989 yapımı “A Dry White Season”. Andre Brink’in aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanmış film Marlon Brand, Donald Sutherland, Susan Sarandon, Janet Suzman ve Jurgen Prozhnow gibi çok değerleri aktörleri bir araya getirmiştir. Film bir yandan beyaz adamın kara kıtada yol açtığı vahşi soykırıma odaklanırken bir yandan da çaresizce doğruyu yapmak arzusundan olan namuslu bir öğretmenin bireysel savaşını anlatıyor.

Filmin bence en iyi yanlarından birisi de genel olarak Hollywood tarafından yapılan Güney Afrika odaklı filmlerde eksik kalan Apertheid rejimindeki Hollandalı yerleşimcilerin payına özellikle dikkat çekmesidir. Doksan yedi dakikalık filmde, Güney Afrika’da yaşayan sıradan bir öğretmen iken birden bire kendisini siyahların mücadelesi yanında saf tutmaya zorlanan Ben Du Toit isimli beyaz adamın penceresinden Apartheid rejimi anlatılmaktadır.

Film’in yapımcısı olan Warner Brosthers’ın vazgeçilmesi neredeyse filmin çekimlerini durduracakken Sutherland, Brando ve Sarandon sadece sendikanın belirlediği ücreti alarak bütçeyi düşürmüşler ve yapımın gerçekleşmesini sağlamışlardır. Film, Güney Afrika’da henüz Apertheid rejim yıkılmadığından İngiltere ve Zimbabwe’de kameraya alınmıştır. Film Amerikan izleyicisi tarafından çok rağbet görmemiş ve gişe başarısı yakalayamamıştır. Ancak bütün eleştirmenler filmin başarısı konusunda hem fikirdir. Film’deki küçük ama etkili rolüyle Marlon Brando on yıl sonra ilk kez perdede görülmüş ve Oscar’a aday gösterilmiştir.

La Révolution Française 

Fransız Devriminin iki yüzüncü kutlamaları adına 1989 yılında Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere ve Kanada hükümetlerinin ortak prodüksiyonu olarak yapılan film iki bölümden oluşmaktadır. Dramatize edilmiş tarihi olayların aktarımından oluşan filmin ilk bölümü Robert Enrico ikinci bölümü ise Richard Heffron tarafından yönetilmiştir. Film devrimdeki gelişmeleri tarihi sıralamasına sadık kalarak aktarmıştır. Dönemsel olarak ise Fransız kralının “Êtat-Généraux”u toplantıya çağırmasından devrimin simge ismi Maxim Robespierre’nin idamına kadar geçen süreyi kapsamaktadır.

Filmin uluslararası yapım desteğine rağmen büyük bir etki yaratmadığı da bir gerçektir. Gerek Fransa’da gerekse diğer ülkelerde sinema salonlarında büyük bir heyecan yaratmamıştır. Filmdeki popüler oyuncu azlığı ve dramatik öğelerin yer yer sıradanlaşması filme ilgiyi azaltmıştır. Ancak yine de Fransız devrimini oldukça başarılı bir şekilde yansıtan film izleyiciye doğru bilgiyi aktarmanın üstünden gelmiştir. Belgesel öğeleri taşıyan bu kurgusal film izlemeye değer.

Malcolm X 

ABD’li ünlü yönetmen Spike Lee’nin 1992 yılında filme çektiği Afro-Amerikan Müslüman Cemaatinin liderlerinden Malcolm X’in hayatı ilk kez dramatize edilmiyordu. Daha önce de hem belgesel hem de kurgusal olarak birçok kereler filme alınan Malcolm X’in hayatı gerçekten de Amerikan Siyah ve Müslüman cemaatini çok derinden etkilemiştir. Spike Lee sadece filmi yönetmekle kalmamış, yapım ve yazımına da ortak olmuştur. Film bu halk kahramanının yaşam öyküsünden parçaları perdeye aktarıyordu.

Malcolm’un karakterine etki eden İslam ile tanışmasından önceki yaşamı, hapislik hayatı, İslam ile tanışması ve bir lider olarak Müslüman Afro-Amerikan Cemaatine girmesi filmin ana temasını oluşturuyordu. Filmde tasvir edilen Malcolm X’in biyografisi, X hayatta iken Alex Haley tarafından yazılan “The Autobiography of Malcolm X” kitabından esinlenilmiştir. Yazar kitabına X ile birlikte başlamış fakat X’in bir cinayete kurban gitmesi nedeniyle ölümünden sonra bitirebilmiştir. Denzel Washington filmdeki Malcolm X canlandırmasıyla inanılmaz bir performans çiziyor. 

Bravehart 

Mel Gibson’ın yapımcılığını, yönetmenliğini ve baş rol oyunculuğunu üstlendiği, İskoç halkının bağımsızlığı için savaşmış William Wallace’nin soyundan gelen Randall Wallace’ın yazdığı film büyük bir gişe başarısına imza attı. Beş Oscar kazanan film, ilk İskoç bağımsızlık savaşı sırasında İngiliz Kralı 1. Edward’a karşı mücadele veren İskoç halkının mücadelesini epik bir biçimde perdeye yansıtıyordu. Film tam bir kahramanlık destanı olarak Wallace’in hikayesini kamera almasına rağmen tarihi gerçeklerle çelişkiler de barındırmaktadır.

Wallace’ın bir yetim ve sıradan topraksız bir köylü olarak tasvir edildiği filmdeki öyküye karşın Wallace’ın babasının toprak sahibi yüksek mevkili bir aristokrat olduğu, iki oğlu olduğu ve William Wallace’ın evin ikinci çocuğu olması nedeniyle İskoç miras geleneklerine göre babasının mirasından faydalanamadığı bilinmektedir. Yine William Wallace’ın babasının adı Malcolm olarak filmde anılıyorsa da aslında adı Alan olmalıydı. Film, Wallace’ın öyküsünü tarihi gerçeklikten biraz koparmış olsa da bir halk kahramanının öyküsünü geniş destanlaştırmıştır.

Titanic 

Dahi yönetmen James Cameroon’un 1997 yılında yaptığı Titanic, gelmiş geçmiş en etkili felaket filmlerinden birisi olarak tarihe geçmiştir. Yalnızca filmde anlatılan öykünün tarihi olmadığı, filmin kendisinin de tarihe geçtiği bir örnektir. Film birçok açıdan gemi faciasını odağına almasına rağmen döneminin bütün yapısını perdeye yansıtmasın bakımından eşsizdir. Sınıf farklılıkları, kültürel öğeler, moda ve yemek alışkanlıkları, liman işçileri sorunu, yeni dünya imajı üzerine onlarca göndermeyle film muazzam bir külliyat sunmaktadır.

Titanic, bu güne değin yapılmış en büyük ve en lüks trans-Atlantik yolcu gemisi olarak 10 Nisan 1912 günü ilk seferine çıkmış ve dört gün sonra ABD’ye ulaşamadan okyanusta batmıştır. Bin beş yüzün üzerinde insan yaşamını yitirmiş, yedi yüz on kişi ise 15 Nisan sabahı yetişebilen ABD’li kurtarma ekiplerince kurtarılabilmiştir. En iyi film ve en iyi yönetmen dâhil on bir Oscar ile onurlandırılan film, çok büyük bir gişe başarısına ulaşmıştır. Filmi yönetmeni, yapımcısı ve senaristi olarak James Cameroon tek başına bu destansı öyküyü perdeye yansıtan büyük bir dahi olarak rüştünü fazlasıyla ispatlamıştır.

Saving Private Ryan 

İkinci dünya savaşı üzerine binlerce kitap yazılmış, yüzlerce film çekilmiştir belki ama hiç birisi savaşın tam bir portresini “Er Ryan’ı Kurtarmak” filminin yirmi yedi dakikalık giriş sahnesi kadar gerçekçi betimleyememiştir. 1998 yılı Steven Spielberg yapımı film, bir annenin savaşan dört oğlundan son hayatta kalanı olan Ryan’ı evine ve ailesine geri göndermek için cephe gerisine geçen yedi askerin hikayesini anlatmaktadır. Robert Rodat’ın Amerikan İç Savaşında yaşamlarını yitiren sekiz kardeşin öyküsünden uyarladığı senaryo gerçekçiliği ile dikkat çekmektedir.

Spielberg’e ikinci en iyi yönetmen Oscar’ını kazandıran film İkinci Dünya Savaşı’nın kurmacayla harmanlanmış acıklı yönünü anlatmaktadır. Tamamen kurgu olan hikayenin tarihi gerçekliği o kadar yüksektir ki izleyici bir an olsun kendisini soyutlayamaz ve izlediği öykünün bağlantılarından kopamaz. Kameranın, sesin ve görüntünün öyle bir kullanılışı vardır ki izleyenler bir sinema salonunda perdeye yönelmiş olduklarını unutup sanki savaş meydanında o ana birinci elden tanıklık ettiğini sanrısına kapılır. Filmin kurgu olan öyküsü savaş ile ilgili tarihi gerçekliğin arasına öyle yerleştirilmiştir ki bir film bitip yerinizden kalktığınızda gerçekten Ryan’ın var olduğunu ve ne büyük bir kahraman olduğunu sanabilirsiniz. Savaş acısını ve görkemini yansıtan bu şaheser izlenmeyi gerçekten hak ediyor.

The Insider 

 Mahalle bakkallarımızda dahi satılabilen tek uyuşturucu madde olan sigaranın sağlığa zararları üzerine onlarca belgesel, yüzlerce kitap, binlerce bilimsel makale okusanız da gerçeğin ne oluğu üzerine 1999 yapımı The Insider kadar anlatamazsınız. 1995’te yayınlanan ABD’nin en çok izlenen haber programı “60 Minutes”ta anlatılan öykü gerçekten de yürek burkucudur. Eski bir sigara firması yöneticisi olan Dr. Jeffrey Wigand’ın çalıştığı şirkette uygulanan insanlık dışı prosedürleri ifşa etmesiyle beraber yaşadıkları Michael Mann’in bu filmiyle geniş kitlelere ulaştırılmıştır.

Film çekilir çekilmez, Wigand’ın daha önce haber programı için verdiği röportajdan sonra başına gelenler tekrarlanır. Sigara tekelleri Wigand’ın güvenilmez olduğunu kanıtlamaya, filmin de taraflı olarak olayları çarpıttığına kamuoyunu ikna etmeye çalışır. Sigara tekellerinin nasıl çalıştığına, sigaranın nasıl ahlaksız bir meta olduğuna, insanları nasıl zehirlediğine dair büyük bir film olan The Insider’da Al Pacino ve Russel Crowe da büyük bir oyunculuk örneği göstermişler ve popülerlikleri sayesinde sigara karşıtı kampanyaların genişlemesini sağlamışlardır. Film açık bir sigara karşıtlığı propagandası yapıyor olsa da filmin genel çizgisi kapitalist piyasa şartlarına da eleştiri getirilmekte ve ciddi bir muhalefet örneği gösterilmektedir.

The Passion of the Christ 

İsa Peygamber’in hayatının son on iki saatini anlatan 2004 yapımı film dünya çapında büyük olay yaratmıştı. Mel Gibson’un yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği film Hollywood’daki Yahudi sinema tekellerinin girişimi ile gösterim güçlükleri çekmiş ama yine de izleyici ile buluşabilmiştir. Mel Gibson’un kendi dinsel ve ideolojik görüşleri çerçevesinde şekillenen eserin hem Yahudi hem de Katolik cemaatinden eleştiriler alması ise dikkate değerdir.

İsa Peygamber’in yargılanması ve idamı sırasında yaşananlarda Yahudi etkisinin abartılamsı, idamı öncesi işkence sahnelerindeki gerçeklik ve verilmek istenen mesajın şiddet görüntüleri ile gölgelenmesi gibi eleştiriler getirilmiş olsa da film özellikle çok tartışmalı olan çarmıha gerilme olayını kurgu ustalıkları ile izleyiciye sunmayı bilmiştir. Filmdeki diyalogların azlığı yine dikkat çekicidir. İsa kendi dilinde, Aramca konuşturulmuştur. Ayrıca belirtelim ki Aramca yok olmaya yüz tutmuş, kaybolmakta olan bir dildir. Bütün eleştirilere rağmen dünya üzerinde en çok inanana sahip olan dinin temsilcisinin son saatlerini bu kadar etkileyici bir biçimde izlemek gerçekten kaçırılmayacak bir fırsat. Ayrıca filmin başrolünü oynayan Jim Caviezel’in İsa’ya benzerliği de oldukça dikkat çekici. 

Alexander

Robin Lane Fox’un yetmişlerde yazdığı romandan uyarlanan filmi Oliver Stone yönetmiştir. Makedonya’dan çıkarak bilinen dünyanın neredeyse tamamını fethedip evine dönemeden hayatını kaybeden İskender’in hayatını, aşklarını, siyasi ve askeri ihtiraslarını kameraya alan gösterildiği dönemde kıyametler koparmıştı. Yunanistan’ın İskender’in nereli olduğuna dair mızıkçılığı bir yana kimi muhafazakar tarihçiler de böyle büyük bir liderin aşk hayatı üzerine spekülasyon yapmanın sözde sakıncalarını dillerine doladılar.

Çeşitli versiyonları olmakla birlikte en son 214 dakikalık devasa bir görsel şölen olan film, büyük bütçesine rağmen Amerikan izleyicisinden bekleneni göremez. ABD’li genel kitlenin İskender’e karşı bir ilgisizliği olabilir ama özellikle yaşadığımız Akdeniz ve Ön Asya’da İskender’den etkilenmemiş toplum neredeyse yok gibidir. İskender’in Yunan, İyon, Mısır, Pers ve Hind kültürü üzerinde bıraktığı izler açısından bu film kayda değer göndermeler yapıyor. Yine de birçok yerde İskender odaklı bir film yapmanın getirdiği gerekçeyle sanırım İskender olduğundan fazla yüceltilmiş ve kimi zorlu başarılıları sanki bir çırpıda gerçekleşmiş gibi gösterilmiştir.
 
Hotel Rwanda 

Terry George’ın 2004 tarihli filmin yönetmenliğini, yapımcılığını ve senaristliğini üstlendiği film Ruanda Soykırımı sırasında yaşananları anlatmaktadır. Don Cheadle’ın başrolünü üstlendiği film 1994’de Ruanda’da meydana gelen soykırımdan kaçmaya çalışan ve bir otele sığınan insanların gerçek öyküsünden senaryolaştırılmıştır. Eleştirmenler tarafından oldukça olumlu karşılanan film, bağımsız çekilen bir filme göre oldukça iyi bir gişe başarısı elde etmiştir. Sömürge yıllarında arta kalan tasnif politikalarının sömürge sonrası dönemde nasıl faşizan etkiler yaratabildiğin en acı örneklerinden olan Ruanda Soykırımında Sekiz yüz bin insan hunharca katledilmiştir.

Film Güney Afrika’da ve Ruanda’da çekilmiştir. Filmde anlatılan dramın yaşandığı Sebana Hotel des Mille Collines’in yöneticisi Paul Rusesabagina, başından geçen acı tecrübeyle yaşananları filme aktarırken, çekimler sırasında da sürekli olarak destek vermiştir. Filmde de vurgulandığı gibi soykırımda en büyük payı yine tam zamanın olay yerini terk eden Birleşmiş Milletler yardımcı askeri personeli üstlenmiştir. Filmin yapımcıları aynı zamanda Bireşmiş Milletler ile de ortaklaşa çalışarak soykırımdan etkilenen on binlerce Ruandalıya yardım götürülmesine aracılık etmiştir. Soykırımın acı yönünü ve insanlık ailesinin nasıl vahşi hatalar yapabileceğini gözler önüne seren film oldukça etkileyicidir.

Kingdom of Heaven 

Sinemanın dahi biraderleri Scott kardeşlerden Ridley’in imzasını taşıyan 2005 yapımı filmin senaryosunu William Monahan yazmıştır. Orlando Bloom, Eva Gren, Jeremy İrons, Edward Norton, Michael Sheen ve Liam Neeson gibi dünyaca ünlü starları barındıran film Haçlı Seferlerini bir aşk hikayesini de işin içine katarak aktarmaktadır.  Film Kudüs’ü tekrar Müslümanlara kazandıran Büyük Kürt Komutanı Selahattin ile Kudüs’ü tekrar Hıristiyan yönetimine alan Aslan Yürekli Richard arasındaki kutsal mücadeleyi ele almaktadır.


Ortadoğu’nun mistik güzellikleri, dinlerin ve kültürlerin kaynaştığı/çatıştığı, savaş ve gözyaşlarının gölgesinden destansı aşkların yazıldığı coğrafyamız filmde olanca dürüstlüğü ile kameraya alınmıştır. Savaş sahnelerindeki gerçeklik izleyiciyi koltuğuna çivilemektedir. Filmdeki görüntülerde ise neredeye gölge ve ışığına ahenkli dansına tanıklık etmekteyiz. Yirmi sene sürecek olan Kudüs’teki Latin krallığının son kralı olan 4. Baldwin rolüyle Edward Norton muhteşem bir performans sergilemiştir. Film Ortadoğu meselesine bakışlarımızı sarsacak derinlikteki bu film mutlaka izlenmelidir.

Good Night, Good Luck 

ABD’li ünlü sinema oyuncusu George Clooney’in Grant Heslov ile birlikte kotardığı 2005 yapımı film ABD’de yaşanan Senatör McCarthy’nin başı çektiği Komünist Cadı Avı sırasında yaşanan olaylara odaklanmaktadır. Edward Roscoe Murrow isimli bir haber spikerinin McCarthy ile özdeşleşen komünist düşmanlığına karşı giriştiği amansız mücadele kameraya alınmıştır. Filmde Murrow’u David Strathaim oynarken McCarthy’nin gerçek görüntülerinden oluşturulan montajlar filme eklenmiştir.

ABD’de filmin gösterimi sonrası sinema salonundan çıkanlarla yapılan görüşmelerde ise bu filmle ilgili çok ilginç bir veriye erişilmiştir. Filmi izleyenlerin tamamı McCarthy isimli karakterin oyunculuğunu beğenmediklerini, keşke daha iyi bir oyuncu bulunsaymış film için yararlı olacağını belirtmişler. Siyah beyaz çekilen film içindeki McCarthy karakterinin gerçek McCarthy görüntülerinden oluştuğuna kimse inanmamış aksine McCarhty karakterini çok kötü bulmuşlardı. ABD ve Amerikan Tarihi üzerine yapılacak birçok inceleme için çok çarpıcı olan bu araştırmanın anlatmak istediği gerçeğe ise filmi izlemeden ulaşmak zor.

The Last King of Scotland 

Gazeteci Giles Foden’in aynı isimli romanından beyazperdeye uyarlanan film Uganda diktatörü İdi Amin’in politik kariyeri ve Nicholas Garrigan isimli kurgusal bir karakter ile olan sözde arkadaşlığını anlatıyor. Filmdeki kurgusal yanları ağır bassa da İdi Amin’in karakteri üzerine çizdiği imaj çok gerçektir. Yine de Garrigan, gerçek hayattaki İdi Amin’in en yakın arkadaşı İngiltere doğumlu Bob Astles ile çok büyük benzerlik göstermektedir.

Filmde İdi Amin’i canlandıran Forest Whitaker gösterdiği büyük performans ile en iyi aktör Oscar’ı kazanmıştır. Sömürgecilik sonrası Uganda’da da yaşanan yönetim değişikliğini ve İdi Amin’in yükselişini Afrika’nın eşsiz doğası ile yansıtmaktadır. Amin iktidarda olduğu 1971-1979 yılları arasında ülkesinde yaşanan siyasi cinayetlerden, yargısız infazlardan, etnik ayrımcılıktan ve insan hakları ihlallerinden sorumlu tutulmaktadır. Film kurgusal canlılığı yanında, Amin’in ikircikli bir biyografisine imza atıyor.

Becoming Jane 

İngiliz dilinin büyük yazarı Jane Austen’ın hayatını anlatan 2007 yapımı film Julian Jarrold tarafından yönetilmiştir. Film bir yandan Austen’in kişisel yaşamını aktarırken romanlarında bizlere aktardığı orta sınıf İngiliz kırsal yaşantısının en romantik manzaralarını da resmediyor. Austen’ın romanlarındaki birçok kahramanın ortaya çıkış macerasına da ucundan değinen film, yazarın sarsıcı biyografisiyle de eserlerini nasıl ayakta tuttuğuna işarete ediyor.


İngiliz orta sınıfının sıkıntıları üzerinden sınıf ve kadınlık mevhumları üzerine çıkarımlar yapan usta yazarın eserlerindeki romantizmin izlerine de filmde rastlamak mümkündür. Austen’ı canlandıran ABD’li aktör Anne Hathaway’in İngiliz aksanına olan becerisi de dikkate değerdir. İzleyenleri Austen’ın romanlarındaki gibi mutlu sonla bitmeyerek büyük bir kırgınlığa uğratan film, Austen’ın yazının neden bu kadar dramatik öğeler içerdiğine de açıklık getirmektedir. Film, hem kadın ve kadınlık üzerine hem de evlilik ve ilişkiler üzerine onlarca söz söyleyen büyük dil üstadı Jane Austen’ın hayatını büyük bir görsel şölene çevirmeyi bilmiştir.

Goodbye Bafana 

Nelson Mandela (yurttaşlarının ona seslendiği şekliyle Madiba)’nın yıllarca yattığı hapislik hayatında başında sansür amiri ve gardiyan olarak çalışan James Gregory’nin hayatını ve Mandela’nın hapishane yıllarını anlatan film oldukça canlı bir anlatıma sahip. Gregory ile Madiba arasında yıllar içinde gelişen zorlu ama sağlam dostluğu anlatan film, izleyenlere Güney Afrika’daki Apartheid rejiminin aşağılık yanlarını da ifşa ediyor. Filmde Madiba’nın hapishane yılları süresince ne gibi başından geçen zorluklara ve başında bulunduğu Afrika Ulusal Kongresinin aldığı çeşitli yollara da şahitlik ediyoruz.

Film zor şartlar altında dahi bir birleriyle düşman olması beklenen iki toplum ferdinin bireysel iletişimle aşılmaz denen duvarları aşıp nasıl dostluk kurduklarına çok canlı bir örnek sunuyor. Daha sonra Anthony Sampson’un yazdığı ve Madiba tarafından onaylanmış biyografisinde Gregory suçlanmış olsa da Madiba’nın kendi yazdığı otobiyografisinde Gregory hakkında olumsuz hükümler yerine sıcak mesaj verilmesi Gregory’nin filmde anlatıldığı gibi yıllar içinde değişen bir karaktere sahip olduğunu izlenimini uyandırmaktadır. Dünyanın gördüğü en büyük halk kahramanlarından birisi olan Madiba’nın öyküsüne bir de bu pencereden bakmanın çok faydalı olacağına inanıyorum.

Valkyrie 

Bryan Singer’in 2008 tarihli filminde başrolü oynayan Tom Cruise’un neredeyse mükemmele yakın subay performansının gölgesinde Almanya’da gerçkleştirilen Nazi karşıtı en ciddi silahlı eylem olan Valkyrie Operasyon’unu izliyoruz. Tom Cruise’un dinsel inancının Almanya’da şüpheli karşılanması nedeniyle çekimleri sekteye uğrayacak film Alman basının ve kamuoyunun baskısı ile çekilebilmiştir. Claus von Stauffenberg’in tek başına üstlendiği suikast girişimi büyük bir şans eseri başarısızlığa uğramış olsa da tarihe Hitler’in Alman toplumunun yegâne temsilcisi olmadığını kanıtlamak bakımından büyük öneme sahiptir.

İkinci Dünya Savaşını en acı günleri yaşanırken bütün bir dünya Hitler’in nasıl durdurulabileceğini tartışıyordu; kimisi Nazi ordularının Avrupa’nın neredeyse tamamını ele geçirmesine bakarak büyük bir ümitsizliğe kapılıyor kimisi ise içeriden yükselecek bir muhalefetten başka hiçbir şeyin çare olamayacağını iddia ediyordu. Dışarıdan bakıldığında ise sadece Almanlar değil Nazilerin işgal ettiği bir kısım yerli halkların dahi Hitler’den büyülenmişçesine Nasyonel Sosyalizminden etkilendiği görülüyordu. Bu etkiyi kırmak, yeniden ülkeye sahip çıkmak, kötü giden gidişe dur diyebilmek ve gittikçe bozulan karar verme süreçlerine akıl kazandırmak için şok etkisi yaratacak bir eyleme ihtiyaç vardır. Valkyrie Operasyonu işte bu gerekçelerle yola çıkmış ve tarihi değiştiremeden yarıda kalmıştır..

The Other Boleyn Girl 

Philippa Gregory’nin aynı tarihli romanından beyazperdeye uyarlanan 2008 yapımı film Justin Chadwick tarafından yönetilmiştir. Hollywood’un iki büyük starı Natalie Portman ve Scarlett Johansson’u barındıran film aşk sahneleri ve kraliyetin devamı gibi meselelere yaklaşımı sayesinde büyük bir popülarite kazanmıştır. Film İngiltere’de halen ayakta kalan kraliyet ve soylu saraylarında çekilmiştir. The Tudors isimli tarihi drama dizisinin yarattığı uluslararası sansasyondan sonra gelen bu ilk filmle tarihi aşk filmleri yeniden canlanmıştır.


İngiliz kraliyeti ile öteden beri ilişkili olan Boleyn ailesinin iki kız kardeşinin aynı anda Kral’la ilişki kurması ve bu üçlü aşk yarışından ancak ilk erkek evlat verebilenin olacak olması filmde ustaca kurgulanmıştır. Film dönemin görselliğini biraz abartmış olsa da ortalamayı zorlamış ve izleyiciye tarihi bir görsel sunmayı bilmiştir. Film bir yandan tutkulu bir aşk ilişkisini çözümlerken arka planda da kraliyetin devam etmesi için hanedanın içinde ve çevresinde dönen entrikaları gözler önüne sermektedir.

John Adams 

ABD’nin kurucu babalarından avukat, devlet adamı, diplomat ve teorisyen John Adams’ın hayatını odak noktasına alarak ABD’nin kuruluş öyküsünü dramatize ederek ekrana taşıyan HBO’nun mini dizisi David McCullough’un aynı adlı kitabından Kirk Ellis tarafından senaryolaştırılmıştır. Tom Hooper’ın yönettiği mini dizi 2008 yılında ilk kez HBO’da yayınlanmış daha sonra DVD’leri satışa sunulmuştur. Ülkemizde Digitürk ekranlarında da yayınlanan mini dizi döneminin görselliğini taşımada gösterdiği başarı ile büyük ilgi çekmiştir.

Amerikan Bağımsızlık Savaşının ellinci yılında son bulan öyküde bir yandan Adams’in ABD politikasında yükselen kariyerine şahit olurken bir yandan da ABD’nin İngiltere’den bağımsızlığını kazanmak isteyen dominyonlardan bir birleşik devlete nasıl evrimleştiklerine de anlayabiliyoruz. ABD tarihinin ilk elli yılını kapsayan bir zaman dizgisi içinde birçok tarihi olaya ve olguya parmak basan dizi oldukça olumlu eleştiriler almış ve EMMY ödüllerinde Angels in America’nın sahip olduğu en çok adaylık rekorunu ele geçirmiştir.

Einstein and Eddington 

ABD’li televizyon ve filmcilik şirketi HBO ile İngiliz kamu yayıncılık kuruluşu BBC’nin ortak yapımı olan 2008 tarihli film Birinci Dünya Savaşı yıllarında Einstein’ın görecelik teorisini yayınlama sürecini öyküleştirmiştir. Film aynı zamanda Einstein’ın özel hayatından da kesitler sunmakta ve izleyiciye bilimsel üretim süreçlerinden çarpıcı bir örnek sunmaktadır. Bilimsel tutkunun savaş yıllarında dahi nasıl ayakta tutulabildiğine dair Einstein ve Edington arasındaki arkadaşlığı destansı bir şekilde ekrana yansıtan film BBC’de yayınlandıktan sonra DVD olarak yayınlanmış, sinemalarda gösterilmemiştir. Bir belgeselin kuru yavanlığı ile kurgunun abartılığı içi boşluğuna düşmeden BBC’nin kendine özgü yaratıcı sinema dili ile kotarılmış film bilim ve tarih meraklısı herkesçe izlenmelidir.

Agora

İspanyol yönetmen Alejandro Amenabar’ın 2009 yılında çektiği film İskenderiye’li Hipetiya’nın öyküsünü anlatmaktadır. Bir yandan döneminin en etkin kadın filozoflarından bir tanesinin yaşamını öyküleştiren eser bir yandan da tek tanrılı dinlerin insan özgürlüğüne indirdiği baskıcı rejimi eleştirmektedir. Birçok ödül alan filmin tamamı Malta adasında çekilmiştir. Filmin taşıdığı mesaj göz önüne alındığında birçok ülkede gösterime dahi girmediğine şaşırmamak gerekecektir.

İskenderiye Limanındaki Platoncu bir okulda Hipetiya ve öğrencileri zamanla yükselen Hıristiyanlığın mistisizm karşısında yenik düşmüşler ve baskı altında kalmaya başlamışlardır. Tek tanrılı dinlerin eleştiri kültürü üzerine kurulu felsefe okullarına sıcak bakamayacağı bir gerçek iken okullarında yayılmaya başlayan Hıristiyanlığa karşı sert önlemler almaları gerilimi artıracak ve sonuçta Tarihin en eski kütüphanesi yerle bir olacaktır.

The Men Who Stares at Goats 

2009 yılında gösterime giren Grant Heslov’un bu filmi ABD’nin Sovyet sonrası soğuk savaş kadrolarının düştüğü aczi ve yeteneksizliği hicvetmektedir. Filmin başındaki not ise aslında filmin bütün mesajını anlatmaktadır. “Bu filmde anlatılanlar ne yazık ki gerçek öykülere dayanmaktadır” Filmin senaryosu ise 2004 yılında yayınlanan aynı adlı Jon Ronson kitabına dayanmaktadır. Her ne kadar sonradan kitabın yazarı ile yönetmen filmin senaryosu üzerine anlaşmazlığa düşmüşlerse de filmin yarattığı sarsıcı gerçeklik inanılmaz bir etki yaratmıştır.

 Film bir yandan ABD ordusunu soğuk savaş yıllarında ve sonrasında giriştiği absürt derecesinde inanılmaz taktik hatalarını eleştirirken bir yandan da genel olarak insanlığın savaş karşısında düştüğü komik durumları ABD örneği üzerinden eleştirmektedir. Açık bir savaş karşıtı filmi olarak “The Men Who Stare af Goats” eğlenceli öğeleri ile izleyiciyi çekmeyi de bilmiştir. Filmde hicvedilen öyküye rağmen ABD ordusu 70’li yıllarından başlayarak büyük paralar harcayarak paranormal aktivitelere ve metafizik askeri yöntemlere yatırım yapmış askerlerini bu yollarla eğitmeye çalışmıştır. Bu askeri yöntemler iki binli yıllara kadar devam etmiş ve ancak basına sızmaya başlayınca sonlandırılmıştır.


The King’s Speech

En iyi yönetmen ve en iyi film Oscar’ları başta olmak üzere sayısız ödül alan 2010 yapımı film, İngiliz kraliyet ailesi içinde büyük tartışmalar yaratan bir koltuktan vazgeçme olayı ardından apar topar tahta geçmek zorunda kalan hazırlıksız bir kralın ülkesine liderlik etme ve kendi içindeki cevheri bulma azmini hikâyeleştirmektedir. Yönetmen Tom Hooper’un İngiliz kraliyetinin zarif ve incelikli yanlarını destansı görüntülerle izleyiciye aktardığı film bir yandan bir adamın kendisini tanımlama zorunluluğunu aktarırken bir yandan monarşi yönetimlerinin aciz yönünü ifşa etmektedir.


Hükümdarlığı süresince İkinci Dünya Savaşı ile boğuşmak zorunda kalan, Hindistan, Bangladeş ve Pakistan sömürgelerini yöneten son hükümdar olma ayrıcalığına sahip olan, İrlanda’nın bağımsızlığını tanıyan Kral 6. George’u filmde aktör Colin Firth canlandırıyor. 6. George zamanında savaş yorgunu Britanya Krallığı, tarih sahnesinden çekilmek zorunda kaldığını anlar: eski dominyonu olan ABD Sovyetler ile birlikte dünyanın iki süper gücünden birisi olur, sömürgelerini kaybeder, payitahtın kalbi olan Londra Nazi bombardıman uçakları altında can çekişir, İrlanda adadan tam anlamıyla kopar, eski zenginliklerin kaynağı Hind toprakları yitirilir. 6. George’un çalkantılı kariyerinin ve savaş öncesi yükselen siyasi gerilimli zamanları siyasetinin bir değerlemesi için filmi izlemelisiniz.

Tha Assasination of Trotsky 


Rus Devriminin büyük ismi Troçki'nin Türkiye ile başlayıp Meksika'da biten sürgün yıllarının ardından uzun zaman geçti ama ne Troçki'nin Stalin ile olan kavgası tam olarak anlaşılabildi ne de bu kavga sebebiyle işlenen akıl dışı cinayet. 1972 yapımı Filmi usta yönetmen Joseph Losey yönetmiştir. Kendisi de bir komünist olan Losey filmde siyasi tartışmalara fazla girmeden Troçki'nin cinayetini belgesel bir kurgu ile kameraya almıştır. Usta aktörler Richard Burton ve Alain Delon'u birleştiren yapım tarihi gerçekliği ile dikkat çekmektedir.

Film Troçki'nin ölümü üzerindeki sis perdesini aralamak isterken kimi yerde tarihin gizemine yenik düşüyor. Ancak filmin en çarpıcı tespiti ise Troçki'nin sekreterinin cinayette üstlendiği role ilişkindir. Film genel olarak Troçki'nin ölümüne odaklanmış olsa da döneminin ruhuna ve Troçki-Stalin atışmasına da değinmeden geçemiyor. Marx'ın ve Lenin'in yanında Sosyalist kuramın büyük ideologu Troçki'nin Stalin despotizmi karşısındaki siyasal tutumundan, cinayet ile biten hazin öyküsüne tarihe kısa bir bakış atan film unutulmazlar arasındaki yerini fazlasıyla hak ediyor.

Hacivatla Karagöz Neden Öldürüldü?

Ezal Akay ile Levent Kazak'ın 2006 yapımı tarihi komedi filmi bir yandan Osmanlı'nın ilk kuruluş yıllarındaki bir çok tartışmalı konuya değinmesi hem de Türkçe'nin geleneksel diyalektiğini sergilemeye çalışması nedeniyle tarihi sinemamıza nazaran oldukça başarılı bir filmdir. Osmanlı'nın kuruluş yıllarındaki ilk İslamlaşma tartışmalarını, Osmanlı'nın vergi sistemini, Anadolu üzerindeki Moğol baskısını, Türklerin geleneksel inanç sistemlerini ve Osmanlı-Bizans ilişkisini irdelemesi nedeniyle oldukça dikkat çekicidir.  Genel tarih algısının aksine bir çok tartışmalı konuyu cesaretle ele alabilmiştir. Bütün bunları ise komedinin sivri diliyle kota-rabilmesi ise filmin bir başka başarılı yönüdür.

Haluk Bilginer ve Beyazıt Öztürk'ün oldukça başarılı diyalogları bir yana tarihimizin en önemli değerlerinden olan Hacivat ile Karagöz'e yaklaşımı ise sinema dili açısından da başarılıdır. Tarihe olan yaklaşımı kadar görselliği de sinemamız için oldukça umut vadeden filmde Anadolu'nun Türkleşmesi/İslamlaşması konusu alışıldık tarihi hamasetçilikten uzak bir dille yansıtılmıştır. Filmde dikkat çeken bir başka konuda kadının Tük toplumu üzerine yapılan tartışmalardır. Filmin yapımcıları özellikle Osmanlı'da İslam inancının ağırlık kazanmasıyla Türk kadının tarih sah- nesinden geri çekilmesini taassuptan uzak bir dille ve çağdaş bir şekilde yorum-lamışlardır. Osmanlı, Türklük, İslamlaşma, Anadolu'nun kozmopolitliği ve daha bir çok soruna getirdiği yenilikçi yorumlarla kaçırılmaması gereken bir filmdir.

Nesimi



Ortaçağ Türk aydınlarının en önemlilerinden olan Nesimi'nin hayatını anlatan film, 1973'te UNESCO'nun Nesimi yılı etkinliklerinin hemen ardından yapılmıştır. İsa Hüseynov'un senaryosu ve Hasan Seyidbeyli'nin yönetiminde çekilin filmin müziklerini ise Azerbaycan müziğinin önemli isimlerinden Tofiq Quliyev kotarmıştır. Nesimi'nin manilerinden demetler de sunulan film; Ortaçağ'da yaşayan Türklerin yaşamları ve Yıldırım-Timur mücadelesinin Anadolu'nun kıyısında, Azerbaycan'da bıraktığı izleri de yorumlamasıyla dikkat çekicidir.

Azerbaycan Sovyet Sinemasının en önemli örneklerinden olan film tarihi gerçekliği kadar sinema tekniği açısından da oldukça beğeni toplamaktadır. Filmde Nesimi'yi canlandıran efsanevi oyuncu Rasim Balayev'in kariyeri bu filmden sonra başlamıştır denilir. Nesimi'nin yaşam öyküsünü tüm tarihi gerçekliğiyle anlatan film arka planda izleyicilere Türklerin Ortaçağ'daki dini, siyasi ve kültürel yaşamı hakkında ipuçları da vermektedir. Türkiye Türkçesi açısından kimi zaman izleyenleri zorlayan film internetten de izlenebilir durumdadır.

Amadeus 


Peter Shaffer'in yazdığı Milos Forman'ın yönettiği 1984 yapımı film; müzik tarihinin en önemli isimlerinden birisi olan Wolfgang Amadeus Mozart'ın hayatını Alexander Pushkin'ın 1830 tarihli tiyatro oyununa dayandırarak anlatmaktadır. Onlarca ödülle onurlandırılmış bu destansı yapım büyük müzik dehasının yaşamını başarılı bir biçimde perdeye yansıtmayı bilmiştir. Tom Hulce'nun Mozart'ı tüm cazibesiyle ete kemiğe büründürdüğü film başarılı dönem kıyafetleriyle ilgi çekmektedir.

Mozart'ın yaşam öyküsünü gizli rakibi olan aynı dönemde yaşamış Antonio Salieri'nin gözünden anlatan yapım böylece anlatıya özgün bir bağımsız dil kazandırabilmiştir. İki buçuk saati geçen sürede bir yandan Mozart'ın ünlü bestelerinin yaratım sürecine tanıklık ederken bir yandan da Mozart'ın yaşadığı dönemde müzik dünyasının hırs ve azimle kirlenmiş yapısı gözlerimizin önüne serilir. Yer yer durağanlaşan film; Mozart'ın canlı kişiliğinin sinemadaki farklı gösterimiyle canlandıkça izleyiciyi yeninden yapıma bağlayabilmiştir.

Cyrano de Bergerac



Yaşamında gösterdiği mütevazi kararlıklıkla etkisini hala sürdüren bir yürekli aşığın öyküsü bir çok kerelere tiyatro piyeslerinde, müzikal oyunlarında yada sinema filmlerinde izleyiciyle buluşmuştur. 1990 tarihli yönetmenliği Jean-Paul Rappeneau'nun yaptığı filmin sinematik gücü yada görsel başarısı değildir onu bu listeye eklenmesine sebep olan. Yada muhteşem oyunculuk performansıyla perdede harikalar yaratan Gerard Depardieu'nun hiç yüksünmeden Bergerac'ın unutulması imkansız burnunu taşıması da değildir.

Dublajın sinema sanatındaki yeri hep tartışılmıştır ama 1990 yapımı bu filmde de görebileceğimiz gibi ülkemizdeki başarılı örnekleri tartışmanın dengesini de kaybetmemize neden olmuştur. Rüştü Asyalı'nın muhteşem seslendirmesi olmasa 1990 yapımı Bergerac filminin diğer filmlerle kıyaslamasını muhtemelen yapılmazdı. Bergerac'ın asırları aşan şiirsel deyişleri ancak Rüştü Asyalı gibi güçlü bir sesin Gerear Depardieu gibi harika bir oyunca muhteşem bir şekilde oturmasıyla mümkün olabilmiştir. Bu filmi; Rüştü Asyalı seslendirmesiyle izlenmesi gerektiği şerhiyle, edebiyat, sanat ve dönem filmleri tutkunları izlemelidir. 

2 yorum: