Gertrude Caton-Thompson ve Büyük Zimbabwe'nin Keşfi


Endüstri çağının ihtiyaç duyduğu insan gücünün karşılanması için batılı kâşifler dünyanın en ücra köşelerine yayılmıştırlar. İnsanlığın bütününe refah sağlayacaklarını düşündükleri kutsal metinlerini taşıyan din adamları da gizli amaçlarıyla bu keşif yolculuklarındaki en önemli yoldaşlarıydı. Afrika’nın, Asya’nın ve Amerika’nın en uç noktalarına ulaşılmış ve insanlık ailesinin tarihindeki utanç dolu suçlarından birisine imza atılarak; sırf derilerinin rengine bakılarak aşağı görülen insanlar köleleştirilmek ve kol gücünden yararlanılmak üzere eski kıtaya doğru sürükleniyordu. Henüz Ortaçağ alışkanlıklarından kurtulamamış; düşünme erki söz konusu olduğunda emekleme döneminde kabul edebileceğimiz bilim insanları da buna kötü düşünceleriyle destek sağlıyordu. Ta ki kadınlar; özgün yaratıcılıkları, eşsiz empati yetenekleri ve azimli bilimsel zekalarıyla tarihi değiştirmeye başlayana değin.

Afrika’daki, Asya’daki ve Amerika’daki yerli halkların insani vasıfları batılı kamuoyu kadar bu ilk bilim insanlarınca sorgulanıyor ve çoğunlukla insan olmadıkları kabul ediliyordu. Çok değil daha birkaç asır önce kadınların da aynı mücadeleyi verdiğini ve Ortaçağ boyunca insan olmadığı savlanan kadınların Aydınlanma ve Sanayileşme sonrası artık erkekten aşağı da olsa insan olarak genel kabul görmeye başladığı kabul etmeliyiz. Erkeklerin tekelindeki bilimsel camia zor da olsa kadının insani vasıflarını kabul etmiş görülse de erkeklerle eşitliğinde hala ayak diriyor; onu, kendi aralarına almamakta ısrar ediyor ve sayısız engelle önünü engellemeye çalışıyordu. Bilimsel camianın kadınları dışlamayan ama kendi aralarına kabulünü neredeyse zorlayan yöntemleri görünürde var olmayan ayrımcılığın gizlenmesine yol açmıştı.

Gizli ayrımcılığın üstesinden gelmek ve toplumda henüz yıkılmayan önyargıları kırmak gibi iki büyük engeli aşıp akademiye kabul edilmeyi başaran kadınlar eğitim masraflarının karşılanmasını sağlayacak erkeklere muhtaç olmak yada asla erkek rakipleri kadar ciddiye alınmamak gibi başka zorluklarla mücadele etmek zorunda kalıyordu. Tüm bu zorluklara rağmen modern zamanlarda ortaya çıkacak ilk feminist siyasal hareketlerden çok önce; Ortaçağ sonrası sanayileşen batılı ülkelerde az sayıda da olsa kadın akademisyen kendisini göstermişti. Kadınların bilim dünyasında yol açtığı yenilik cinsel kimliklerinden bağımsız gelişiyor ve erkekler karşılarındaki kadınların bilimsel başarılarını kabul etmek zorunda kalıyordu. Kadınların başardıkları her bilimsel başarı hemcinslerinin önünü açmakta yeni bir olanak daha yaratıyordu.

Kadınların başarıları sadece kendileri ve yeni nesiller için sınırlı kalacak değildi. Kadınların bilimsel düşüncede erkeklerin aksine çok yönlü düşünmeyi ve empatiyi denklerimde bulundurabilmeleri onların eşsiz bir katkısı olarak öne çıkıyordu. Özellikle sosyal bilimlerde benmerkezciliğin giderek terkedilerek yerine bilimsel tarafsızlığın hakim olmasında kadınların katkısına şahit oluyoruz. Kadınlar mühendislikte, tıpta yada fizikte olduğu kadar felsefeden yavaş yavaş ayrılmaya başlayan tarih, arkeoloji yada sosyoloji gibi sosyal bilimlerde de denklerimin değişmesine yol açıyordu. Değişimin yol açtığı sarsıntı muazzamdı. Erkekler bir yandan yitirdikleri akademik iktidarın yol açacağı sosyal sorunlarla uğraşırken bir yandan da kaybolan itibarlarını yeniden elde etmenin yollarını arıyorlardı.

Büyük Zimbabwe Harabelerinin Üstten Görünüşü

Yirminci yüzyılın başında sorgulanamayan, nerdeyse yıkılması olanaksız olan tabulardan birisi de insanların derilerine göre değerlendirilmesiydi. Avrupalı beyaz insan; kara derili Afrikalıların, kızıl renkli Amerikalıların ve sarı renkli Asyalıların beyazlar kadar insan olabileceğine bir türlü ikna olmuyordu. Ortaçağ’ın belirsiz sonlarına doğru ilk kez Portekizliler ve İspanyollar tarafından başlatılan kolonileştirme en nihayetinde köle ticaretine dayanıyordu. Afrika, Asya ve keşfedilen Amerika’da kurulan koloniler; biryandan ana kıtadaki sanayileşmeyi köle ticaretiyle beslerken bir yandan da dünya hazinelerinin batılılar tarafından keşfedilmesini sağlıyordu. Yine de dünyanın geri kalanında kendisinden gayri medeniyet izleri görmeye alışık olmayan batılı düşünce; bulduklarını bugün bilimsel olmadığını bildiğimiz bir silsileyle; kendi atalarına bağlamaya çalışıyordu.

Erkeklerin elinden çıkan bu bilimsel silsile ancak kadınların bu denklemlerdeki dengeyi bilinmeyenler lehine değiştirmesiyle yıkılacaktı. İlk kez Portekizliler tarafından varlığı kaydedilen Afrika’daki kalıntılardan olan Büyük Zimbabwe Harebeleri de bu tarihi sürecin en çarpıcı örneklerinden birisidir. Bilimsel tanınırlığı henüz oluşturmaya başlayan arkeoloji bilimi koloni yönetimlerinin hamiliğinde yabancı topraklarda kendi medeniyetlerinin bağlarını arıyordu. Bölgeyi kolonileştiren İngilizler de yanlarındaki arkeologların yönetimleri aleyhine zemin oluşturabilecek bir söylemin içine girmesini bu nedenle istememişlerdir. Bu istem; bölgedeki ilk araştırmaları yapan arkeologların buluntuları kayıp Yahudi klanlarına bağlamaya kadar garip düşüncelere sürüklüyordu. Öyle ki alanın Peygamber/Kral Süleyman’ın gizemli madeni olabileceği bile ortaya atılmıştı.

Beyazlar dışında herhangi bir insan ırkının medeniyet göstergesi kabul edilen şehirler kurmasını, kaleler inşa etmesini yada duvar örmesini beklemeyen bu düşünce sistemi kolonyal sistemini meşruiyetini de sağlıyordu. Koloniciler; medenileşememiş insan topluluklarının köleleştirilmesine bir mani bulunamayacağını zira medeni değillerse medeni insanların tabi oldukları dini, idari yada ahlaki kurallara tabi tutulmalarına gerek olmadığını savlıyordu. Beyazlar dışında kalan kara, sarı yada kızıl derili insanların da şehir kurduklarını, kale inşa ettiklerini yada duvar ördüklerini gösteren arkeolojik buluntular desteklenmiyor, sansür ediliyor yada alaya alınıyordu. Bilimsel çevreler siyasal çabanın kurucusu ve savunucu olmuştu.

Gertrude Caton-Thompson

Zimbabwe özelindeki tartışmalar giderek anlamsızlaşmıştır. Daha önce James Theodore Bent ve David Randall-Maclver tarafından kazılan ama bir türlü anlamlı bir bütüne bağlanamayan Büyük Zimbabwe Harabelerinin kazılması için Gertrude Caton-Thompson’ı davet eden The British Academy[1] koloni yönetiminden bağımsız doğrudan İngiliz Kraliyetinden aldığı kapitülasyonla bölgeyi incelemeye başlamıştır. Böylece görece daha serbest bir çalışma ortamına sahip olan Caton-Thompson 1928’te alandaki çalışmalarına başlar. Kathleen Kenyon’la birlikte işe koyulan Caton-Thompson sadece bir yıl sonra buluntuların Afrika’nı yerli halklarına ait olduğu sonuca varmıştır. Erkeklerin gözünde alan tarih öncesine ait iken Caton-Thompson bölgenin en erken kullanım tarihini on birinci yüzyıla kadar çekmiştir. Bu da Büyük Zimbabwe’de Ortaçağ ait muhteşem bir yerleşimin ilanı demektir.

Ortaçağ’ın sadece Avrupa merkezli bir tanımlamasını genel kabul gördüğü yirminci yüzyılın başlarında ne Akdeniz’in diğer ucundaki Müslüman toplumlarının ne de Asya’nın uzak köşelerindeki yerli uygarlıkların kurmuş oldukları karmaşık toplumsal yapılar, görkemli kentler yada kültürel dokular kabul görüyordu. Avrupa henüz ben-merkezci bilimsel yapısından sıyrılamamış; beyaz ırkın dışındaki halkların tarihine saygıyla yaklaşmayı öğrenememiştir. Bu yaklaşım yoksunluğu dünyayı idrak etmemizi sağlayan bilginin yanlış bir temel üzerine inşa edilmesine neden oluyordu. Bilimsel temelin olmayışı köktenciliği ve hoşgörüsüzlüğü besliyor; bilim gibi yeni fikirlere açık olması gereken bir alanda sansürü ve baskıyı doğuruyordu. Büyük Zimbabwe harabelerinin beyaz ırk dışında kalmış kara derili Afrikalı halklara ait olmasının en büyük zararı Afrikalı halklar üzerindeki egemenliğini beyazların üstünlüğüne bağlayan siyasilere olacaktır. Bu nedenle Afrika’daki İngiliz Koloni Yönetimi bilimsel bilginin sansürüyle bu kadar çok uğraşmıştır.

1889’da; Britanya Kraliçesi Victoria’nın hamiliğinde kurulan, The British South Africa Company İngilizlerin Rodezya[2] olarak adlandırdıkları Zambezi nehrinin güneyindeki toprakları kolonileştirmeye başlamıştır. Yerli halkı köleleştirip İngiltere, Hindistan ve Amerika’daki işletmelerde emek gücü olarak kullanırken; alt-tropik bölgenin madenlerini de işletmeye başlamıştır. Ümit Burnu’nu keşfeden Portekizlilerin ardından önce Hollandalılar ardından da Britanyalılar Afrika’nın güney ucunu kolonileştirmiştir. Rodezya’daki en uzun ve sonuncu koloniyi kuran İngilizler ise temel olarak yönetimsel idraklerini beyazların üstünlüğü ile meşrulaştırmaya çalışmıştır. Büyük Zimbabwe’deki harabelerin antik çağlardaki kayıp bir ari kabile yerine Ortaçağ’a tarihlenen bir yerli medeniyete ait olması egemenliklerini doğrudan tehdit ediyordu. Gertrude Caton-Thompson’ın buluntuları bilimsel sadakatiyle savunabilmesi tarihin seyrini değiştirmiştir.

Kathleen Kenyon

Güçlü bir sözlü tarih geleneğine sahip olan Arap halklarının ticari bağlar kurdukları Afrika’nın güney ucundaki halkların medeniyeti, şehirleri ve krallarına dair alıntıları batılıların malumudur. Arap rehberleriyle Ortaçağ’da kullanılan ticari rotaları takip ederek Afrika’nın büyük su yollarını ve susuz çöllerini aşarak güneye ulaşan ilk kolonicilerin ilk etkileşimleri politik motivasyonlarla bastırılmıştır. Giderek artan ekonomik ihtiyaçların karşılanması güdüsü Afrika’nın kolonileştirilmesi zorunlu kılmışken; eski söylencelerin araştırılması bilimlerin aydınlanma sonrası etkinleşmesine, yani on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğine kadar beklemiştir. Ancak yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde doğruya yakın tarihsel, sosyolojik ve arkeolojik yorumlamalara gidebilmiştir. Afrika’nın güneyindeki geniş Bantu ailesinin Shona kabilesine ait Zimbabwe medeniyetinin arda kalanların öyküsü; siyasi güdülerin bilimsel sansürü kadar bu nedenlerle de Gertrude Caton-Thompson’ın zamanına kadar beklemiştir.

Eski çağlardan bu yana yerleşime açık olan; Zambezi nehriyle Limpopo nehirleri arasındaki Zimbabwe Platosunda, on birinci yüzyıldan başlayarak yeni bir kraliyetin kurulmaya başlandığı sanılmaktadır. Shona kabileleri arasındaki küçük mücadeleler sonucu Nyatsimba Mutota; Mutapa Krallığını kurmuştur. Mutota, Shona sözlü geleneğinin aktardığına göre Mutap krallığının ilk Mwene’dir; savaşçıların en önde geleni anlamında. Krallığın kurulmasında Ortaçağ’da Araplarla yapılan ticaretin temelini oluşturan tuz kaynakları önemli bir neden teşkil etmektedir. Anlatıya göre Mutota, yeni bir tuz kaynağı bularak yerel halklarının ekonomisini desteklemiştir. Nyatsimba Mutota’dan sonra iktidara gelen ikinci Mutapa kralı olan Mwenemutapa Matope ise Zimbabwe krallığının sınırlarını Hind Okyanusuna kadar genişletmeyi başarmıştır.

Ancak Mutapa Krallığı’nın on beşinci yüzyıldaki bu aşır zenginliği ve sınırlarını orantısız genişlemesi; Shona anavatanındaki içinden çıktığı ve zamanla rakibi olan Torwa Krallığı ile ilişkilerin bozulmasına neden olmuştur. Ayrıca bölgeye ulaşmaya başlayan ilk beyazların da ilişkilerin değişmesinde etkisi olduğu kaçınılmazdır. Yaklaşık dört yüz yıl boyunca Zimbabwe’deki büyük krallıklarını koruyan Shona’lar için zorgünler başlayacaktır. Bir yandan Hind Okyanusundaki ticaret gemileri, bölgeye yeni ulaşan beyazlara ait gemiler nedeniyle aksamaya başlamış, bir yandan da Ümit Burnu’nu keşfiyle siyasal baskılar artmıştır. Portekizli ilk kolonicilerin Mozambik’e ilk ulaştıkları zamanlarda Zimbabwe’li Shona kralları Mozambik’e sahiptiler ve Portekiz kolonisi Shona egemenliğinin aleyhine kurulmuş oluyordu.  .

1515’e gelindiğinde Ümit Burnu’ndan giren Portekizliler neredeyse Afrika’nın güney ucunu tümüyle ele geçirmişlerdir. Portekiz’in Ümit Burnu’nun keşfinden ve buradaki siyasal varlığından temel beklentisi Hindistan ve Asya’dan Avrupa’ya uzanan ticaret yollara sahip olmaktır ama burada bulunmaya başladıktan sonra Zimbabwe ile Hindistan ve Arabistan arasındaki ticaretin de farkına varmaya başlamış ve siyasi konumlandırmasına bu ilişkilerin ele geçirilmesini de eklemeye başlamıştır. 1520ler boyunca Zimbabwe krallarının yanında danışman olarak görülmeye başlayan Portekizli ticaret adamları Hind-Arap ve Zimbabwe ticaretini Portekizlilerinde çıkarları doğrultusundan yönlendirmeye başlarlar

Önceleri Swahilili kervanlarla bağlantılı oldukları Zimbabwe’nin bilinen son kralı Mwenemutapa’dır. Portekizliler Zimbabwe’nin Mwenemutapa’nın yönetiminde olduğuna dair bir nişan dahi düzenlerler. Anacak egemenliklerini tanıdıkları bu topraklarda sonradan gelip yerlilerin kurdukları kendi egemenliklerini nişane etmek gibi bir garabete imza atmışlardır. On altıncı yüzyılın ikinci yarısında bölgeye ulaşan Portekizli Cizvitler, yerli hükümdarın sarayında Hıristiyanlığı yaymaya çalışmadan önce ilk sorunlar baş göstermiş olsa da kral asırlardır ticari bağları olduğu Müslümanların isteğine uyarak vaftize gelen rahipleri öldürmüştür.

Büyük Zimbabwe Sur Duvarları

Portekizliler, Cizvit rahiplerinin öldürülmesini öfkeyle karşılık verir. Ancak 1568’de Zimbabwe’nin başkentine kadar ulaşan ilk askeri harekatın sonuçları yayılan bir yerel hastalığın işgal kuvvetlerini kırmasıyla yarıda kalacaktır. Portekizliler giriştikleri bu ilk askeri harekattan büyük yara alarak geri dönmüşlerdir. Hep ticari ayrıcalıklarını yitirecekler hem de Mwenemutapa’nın eski şaşalı egemenliğini yakalamasına neden olacaklardır. Ancak bu yaşananlar Zimbabwe’nin ekonomik başarısının ve sahip olduğu altın yataklarının anlaşılmasını sağlayacak ve Portekizlilerin iştahının iyice artmasına neden olacaktır.

1629’da Mwenemutapa; bu kez Portekizliler üzerine atak gerçekleştirir ama hem kraliyetini hem de kendi canını yitirecektir. Portekizliler Mutapa Krallığına Mavura Mhande Felipe isimli bir kralı atarlar. Bu göstermelik bir kraliyettir, artık Zimbabwe’nin tüm zenginlikleri Portekizlilerin ve daha sonrasında ise beyazların egemenliğine girmiştir. Zimbabwe’nin kraliyet başkenti olan ve Büyük Zimbabwe harabeleri olarak anılan bölge yağmalanmıştır. Zimbabwe’nin unutulan hikayesi üç asır sonrasında bu kez Gertrude Caton-Thompson’ın çabalarıyla ortaya çıkarılabilmiştir. 1928’de kazıları sonucu Zimbabwe’nin unutulan hikayesini yeninden yazan Gertrude Caton-Thompson[3] deli olmakla itham edilmiştir.

Beyaz ırkın kendi üstünlüğünü “bilimsel” sanılan safsatalarla desteklemeye çalıştığı tüm çabaların aksine Afrika’nın Ortaçağ boyunca egemenlik kurmuş Zimbabwe’nin büyük kralları; sırasıyla ülkelerine gelen Portekizliler, Hollandalıların ve İngilizlerin tüm çabalarına rağmen sözlü geleneklerini sürdürdüler. Beyaz ırkın gözü dönmüş erkeklerinden bilimsel tarafsızlıkları ve özgün tarihi yaklaşımlarıyla ayrılan beyaz kadınların arkeolojiye, tarihe ve tüm sosyal bilimlere kattıkları sayesinde öyküleri yeniden hatırlandı ve tüm dünya kamuoyunun bilgisine sunuldu. Bugün Gertrude Caton-Thompson gibi bilim insanlarının yıktığı tabuların özgürlüğünde bilimsel yetkinliğimizin doruklarındayız. 

Gertrude Caton-Thompson, Büyük Zimbabwe kazılarından sonra başarılarının arkası gelir elbette ki yaşadığı baskılar ve sansüre karşı gösterdiği direnişi onu saygın bir konuma yükseltir. Yemen’de ve Mısır’da kazılar yapar, tarihi değiştirecek arkeolojik bulgular yayınlar. Cambridge üniversitesinde çalışmalarını sürdürür ve saygın arkeologların bir araya geldiği uluslararası akademik bir örgüt olan The Prehistoric Society’nin ilk kadın başkanı olur. Batılı tarihçilerin İkinci Dünya Savaşı olarak andığı Paylaşım Savaşlarının ikinci bölümünün Caton-Thompson’un çalışma alanı olan Ortadoğu’yu cehenneme çevirmesinden sonra emekli olur ve 1985’de son nefesini verene değin ülkesinde yaşar.


Yararlanılan Kaynaklar:
  1. The Zimbabwe Culture: Ruins ans Reactions, Gertrude Caton-Thompson, Africa's Past, Temmuz 1972
  2. Preben Kaarsholm, The Past as Battlefield in Rhodesia And Zimbabwe, Collected Seminar Papers, Instıtute of Commonwealth Studies, 1992 (42) 
  3. http://www.badarchaeology.com/?page_id=1108
  4. http://en.wikipedia.org/wiki/History_of_Zimbabwe
  5. http://en.wikipedia.org/wiki/Gertrude_Caton-Thompson
  6. http://www.bbc.co.uk/worldservice/africa/features/storyofafrica/10chapter1.shtml
  7. http://exploringafrica.matrix.msu.edu/students/curriculum/m7a/activity4.php
  8. http://www.sahistory.org.za/topic/great-zimbabwe-case-study
  9. http://www.pbs.org/wgbh/nova/ancient/mysteries-of-great-zimbabwe.html
  10. http://www.bbc.co.uk/dna/ptop/A21025513#back6






[1] İngiliz Kraliyeti tarafından fonlanan resmi sosyal bilimler akademisidir.
[2] İngiliz İş Adamı, Madenci ve Kaşif Cecil Rhodes’in bölgedeki ilk kolonileri kurması nedeniyle adı verilmiştir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder