Üç Eski Ankara Evinden Bir Müze Yaratmak: Erimtan Deneyimi



Bir mühendis olmanın yanı sıra koleksiyonerliği ile tanınan Yüksel Erimtan'ın yıllar içinde biriktirdiği arkeolojik eserlerin artık kişisel bir hobiden çıkıp kamusal bir müzeye dönüşümü ülkemiz açısından eşine az rastlanır bir deneyimin öyküsüdür. Genç bir mühendis iken 1960’lı yıllarda çalıştığı Tarsus’ta edindiği Roma yüzük taşları ile koleksiyonerliğe başlayan Yüksel Erimtan, hobisini profesyonel bir tutkuya dönüştürür.  Sadece obje toplayan birisi değildir Erimtan, yetkin arkeologlar ile çalışarak hatırılı sayılır bir emek ve sermayeyi koleksiyonan yatırır. Öyle ki oluşturduğu bu koleksiyon nihayetinde mekansal bir gösterime kavuşacak kadar büyüyecektir.

Ülkemizin en büyük sorunlarından birisi de arkeolojik ve tarihi mirasımızın yurtdışına çıkarılmasıdır. Yüksel Erimtan zaman içinde Anadolu kültürel mirasının yurt dışına kaçırılmaması ve toplumla paylaşılması düşüncesiyle, 1996 yılında arkadaşlarıyla birlikte Kültür Varlıkları Koleksiyoncular Derneği’ni kurmuştur. Benzer düşüncelerle, kültür ve sanat bilincinin gelişmesi ve Anadolu kültür varlıklarının ülke içinde ve dışında tanıtılmasına katkı sağlamak amacıyla, 2009 yılında Yüksel Erimtan Kültür ve Sanat Vakfı’nı kurmuştur.Bu iki sivil toplum örgütü Yüksel Erimtan’ın kişisel tutkusunun kamusal alana ilk yansımaları olarak kabul edilebilir. 

2015 yılına gelindiğinde ise artık Yüksel Erimtan’ın tutkusu olan koleksiyonerliği hem toplumsal hem de bilimsel bir boyut kazanarak bir müze ile kamuya açılmaya karar verilmiştir. Vakıf çatısı altında kurulan Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi,  Ankara kültür ve sanat hayatına kazandırılmış çok yönlü bir merkez olmanın yanı sıra yıllar içerinde Yüksel Erimtan’ın topladığı Anadolu’ya ait bir çok tarihi ve arkeolojik eserin korunması, ilgililer, sanatseverler ve bilim insanları ile paylaşılması için bir eğitim yuvası halini almıştır. Toplumsal ve bilimsel işlevinin ötesinde zamanla düzenlenen çocuklar ve yetişkinler için oluşturulmuş özel etkinlikler ve çok amaçlı salonunda sanatseverler buluşturulan geçici sergiler ve özel etkinlikler ile adına yakışırı bir merkez olmayı başarmıştır.

Kale Tarihi Evleri’nin Müzeye Dönüşümü


Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi’nin mimarî değerini artıran en belirgin özelliği ise hiç şüphensiz onun karekteristik binası ve müzeye dönüştürülme öyküsüdür. Ankara Kalesi sur duvarı boyunca uzanan ve tarihi Hisar Meydanı ve Kale Kapısı ile sonlanan konumu ile Ankara’nın en eski kamusal alanına bakmaktadır. Yıllar süren mimarî ve müzeografik araştırmalar sonunda arkeoloji ve sanat müzesine dönüştürülen üç eski Ankara evi, taşıdıkları mimarî ve tarihi değerler kadar, yakın çevrelerinde yer alan ve bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni barındıran binalar ile de uyum içerisindedir. Ankara’nın bu en eski kamusal alanı olan meydanda Mahmut Paşa Bedesteni ve Mahmut Paşa (Kurşunlu) Han, tarihi saat kulesi, Çukur Han, Koç Müzesi’ne dönüştürülen Çengel Han ve Hisar Meydanı’nı çevreleyen diğer Osmanlı dönemi yapıları ile öne çıkmaktadır. 

Erimtan Müzesi’sine ev sahipliği yapan bina aslında üç adet Ankara Evi’nden meydana gelmiştir. Tarihi evlerin müzeye dönüşümü sürecinde amaçlanan, bu yapılarda vücut bulan mimarî ve kültürel değerlerin ve yıllar içinde derlenen tarihsel bilginin belgelenmesi ve korunması olmuştur. Elde kalan ender belgelerden edinilen kısıtlı bilgiler, yapıların geç 18. yüzyıla ait oldukları varsayımını güçlendirmektedir. Süreç içinde kullanım değerini yitiren tek katlı, mütevazi yapılar, özellikle geçirdikleri yangın sonrası kendi kaderlerine terk edilmiş ve yapısal bütünlüklerini tümü ile yitirdikleri savı ile korunması gereken kültür varlıkları listesinin dışında tutulmuşlardır. 


Erimtan Müzesi’ne ev sahipliği yapan üç eve ait birkaç siyah beyaz fotoğraf ve sözlü tarih çalışması dışında bilgiye ne yazık ki ulaşılamamıştır. Söz konusu yapıların müzeye dönüşümü sürecinde izlenen yöntem, kaynağını yapıların kendilerinden alan eleştirel bir belgeleme çalışması olarak özetlenebilir. Fiziksel anlamda, tarihi izlerin belgelenmesi sürecinde incelenen özgün yapı parçaları arasında, yapıların yere oturdukları çizgi, çatı kırılmaları, kullanılan taş dokusu ve derz dolgusu teknikleri, kemerli kapı ve pencere açıklıklarının kesme taş ve kilit taş detayları, denizliklerin derinlikleri, eşik taşlarının oranları gibi bilgiler, özerk veriler olarak ele alınmış ve yorumlanmıştır. Nihayetinde de modern sergilere  ve sanat etkinliklerine ev sahipliği yapılabilecek geniş ve kullanışlı bir alan yaratılmıştır.

Ziyaretçi girişini tarihi Hisar Meydanı’ndan alan müzenin kapısı, bakırdan üretilmiş bir yazı-rölyef olarak tasarlanmıştır. Müze duvarlarında nesneleri bağlamına oturtmak için kullanılan metinlere gönderme yapan tasarımın yorumladığı tarihi veri, Roma duvar yazılarının kendisidir. Ankara Kalesi’ni çevreleyen sur duvarlarının en önemli özelliklerinden biri de tarihin çeşitli dönemlerinden ödünç alınarak kullanılmış devşirme taşlar, spolia’lardır. Türkiye müzeciliğinin başlangıcı olarak yorumlanan ve arkeolojik nesnelerin korunarak sergilendiği sur duvarları, müze duvarlarının esin kaynağı olmuştur. Ölçek ve doku olarak sur duvarları ile yarışmaktan kaçınan müze cepheleri, kale yapılarının taş dokusunu yorumlarken, özgün pencere ve kapı açıklıklarını korumuştur. 


Üç tarihi Ankara Evi’nin müze işlevi altında birleştirilmesi için ilk bakışta algılanamayan müze pencereleri açılandırılarak tarihi saat kulesine yönlendirilmiş, müzede zamanın biriktirdiği ve günümüze taşıdığı değerlere farklı bakış açıları geliştirildiği gerçeği vurgulanmıştır. Elde kalan ender fiziksel verilerin izlerini taşıyan taş duvarlar, müze mekânını yeniden tanımlamak ve işlev değişikliğinin zorunlu kıldığı altyapıyı barındırmak üzere genişletilmiştir. Genişletme sözcüğü bir fiziksel gereklilik ve metafor olarak ele alınmış, mimarlıkla müze nesnesinin, arkeoloji ile sanatın, yeni ile eskinin, bilgi ile beğeninin gerilimli bir aradalığı, mekân yaratmanın aracısı olarak yorumlanmıştır. 

Farklı alanlarda süregelen araştırmaları bir araya getirmeyi planlayan Erimtan Müzesi’nin mimarî yaklaşımı, çevresel değerlerin izlerini korumak, tarihi görünür kılmak ve aynı nispette değer yaratabilecek yeni bir mimari ürün geliştirmeyi amaçlamaktadır. Tarihi evlerin barındırdığı fiziksel ve tarihsel bilginin belgelenerek korunması süreci, koruma, onarım, yeniden kullanım sözcüklerinin kavramsallaştırılması ile ilgili tartışmaları gündeme getirmiş; işlevini yitirmiş yapıların müzeye dönüştürülerek tarihi nesnelere ev sahipliği yapması, konunun kuramsal bir boyuta taşınmasına neden olmuştur. Özgün olanla yeniden üretmiş olanın ilişkisi, müze mekanı içinde kaçınılmaz olarak yerinden edilmiş, bağlamından koparılmış nesnelerin varlığı ile karmaşıklaşmış, müze bilimi açısından araştırmaya açık bir yöntem geliştirmiştir.  

Erimtan Müzesi’nin Koleksiyonu


Temeli 1960’larda Yüksel Erimtan tarafından atlan kişisel bir koleksiyona dayanan ama bugün bilimsel ve sanatsal yönüyle ülkemizin en saygıdeğer bir seçkiye dönüşen Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi; arkeolojinin insanla doğrudan ilişkisini, geçmişimizi günümüze bağlayan sanat, bilim ve sosyal yaşama ait öykülerini izleyicinin deneyimine sunmaktadır.  Müze, günümüz müzecilik anlayışına uygun, her yaş grubunun ilgisini çekecek katılımcı ve etkileşimli bir sergileme yöntemi meydana getirilmiştir. İnsanı odak noktası olarak gören müze, binlerce yıl önce kullanılmış nesneleri tekrar kendi hikâyelerinin içine yerleştirmeyi hedeflemektedir. İşlevselle estetiğin bütünleştiği bu nesneler,  izleyiciyi geçmişe ve sanata dair küçük bir yolculuğa çıkarmaktadır.

Erimtan Müzesi’nin eşsiz koleksiyonu; M.Ö. 3000'li yıllara dayanan Eski Tunç Çağı ve Hitit ile başlayıp, Geç Roma ve Bizans uygarlıklarına kadar uzanan özgün eserleri barındırmaktadır. Bu eserler dönemin ulaştığı zanaat ve estetik anlayışın bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Müze, giriş katında koleksiyondaki farklı dönemlere ait eserleriyle ziyaretçilerini karşılamaktadır. Kültepe tabletlerinden Urartu kemerlerine, Roma camlarından Bizans ritüel eşyalarına kadar uzanan bir seçki ile Müze'nin koleksiyonunu tanıtıcı bir nitelik taşımaktadır. 

Ana sergi salonu ise, ağırlıklı olarak koleksiyonun Roma dönemi günlük yaşamından kesitler sunan eserlerine ayrılmıştır. Dönemin ticaret, sosyal yaşam, kozmetik, yeme içme alışkanlıkları ve şölen gibi hayata dair hikâyelerinin etrafında kurulmuştur. İzleyicinin güncel yaşam ile benzerlikler kurabileceği bir sergileme yöntemi benimsenmiştir. Müzenin arka fonunu oluşturan bölümü, Roma döneminde, Pompei kentinde bulunan ziyafet sofrası betimli bir freskin, tıpkıbasımıdır.  Resmin özellikle koleksiyondaki cam eserlerle örtüşen ve ziyafet masasını gösteren kısımları kesilerek bu alanlar ekranlarla tamamlanmıştır.  Ekranlardaki görüntü yavaş hareketlerle müzenin Triclinium bölümünde sergilenen eserlere dönüşmektedir. Böylece modern iletişim araçlarıyla Roma yeme-içme kültürü ziyaretçilere hızlı ve pratik bir şekilde sunulmaktadır. 

Ziyafet sofraları, Antik Yunan'dan gelen 'Symposium' kültürü olarak başlamış, Roma dünyasında ise 'Commissatio'  ismiyle sürdürülmüş, varlıklı kişilerin önemli eğlence ve sosyalleşme etkinlikleri olarak kabul edilmiştir.  Şiir, müzik ve dans bu şenliklerin vazgeçilmez unsurlarıdır. Üç bankın "u" biçiminde dizilimiyle oluşturulan Roma ziyafet sofralarının bulunduğu odalar 'Triclinium' ; üç banklı oda; olarak adlandırılırdı.  Özellikle elit kesimin misafirlerini ağırladığı bu ihtişamlı sofralar birbirinden değişik yemek ve baharatlı şaraplarla taçlandırılırdı. Roma döneminin yaşam biçimini yansıtan ve dönem insanlarının zamanlarının büyük bölümünü geçirdiği, uzanır biçimde yeme içme ritüelinin gerçekleştiği triclinium sofrasında resmedilen nesnelerin, koleksiyonda bulunan örnekleri ile sergilenirken, ziyaretçilerin bu sofralarda oturup, eski çağları günümüze taşımasına ve aynı atmosferi tekrar deneyimlemelerine olanak sağlamaktadır.

Müze koleksiyonunun önemli bir diğer bölümü ise farklı dönemlere ait sikkelerdir. Çoğunluğunu Roma ve Helenistik dönemin oluşturduğu koleksiyon, sikkelerin üzerinde bulunan imparator, nesne ve hayvan simgelerinin kültürel, siyasi ve dini içerikleriyle tarihe bir ışık tutmaktadır.  Her imge kendi içinde güç, egemenlik, savaş, bilgelik, erdem, sanat gibi dönemin imparatorluklarına ve inancına atfedilen anlamlar barındırmaktadır. Define parçası olduğu düşünülen 21 altın sikke ve beraberinde sergilenen diğer sikkeler ziyaretçilerin detaylı şekilde incelemelerine ve bilgi edinmelerine olanak sağlayacak şekilde teşhir edilmektedir. Yapıldığı döneme ait sembollerle ön plana çıkan koleksiyonun bir diğer bölümü ise mühür yüzükleridir. Mühür yüzükleri, Eski Mezopotamya'da başlayan mühür geleneğinin antik dünyadaki devamıdır. Yarı değerli taşların üzerine işlenmiş olan mitolojik sahneler bitkiler, hayvanlar ve semboller ile eski Yunan ve Roma'nın öykülerini bize sunmaktadır. 


Antik dönemde ölümden sonraki yaşama dair inanışlar, dönemin ölülerine nasıl bir tutum sergilediğini de belirlemiştir. Eski çağ insanlarını resmeden Fayum Portreleri dünyadaki en eski görsel belge niteliği taşıyan eserlerdir. Bu portreler, Mısır imparatorluğuna ait olup, zengin üst kesimi temsil eden ve o kültürün adetlerine göre mumyalanıp gömülen kişilerin, sandukaların üzerinde bulunan insan betimlemeleridir. Ana sergi salonundaki Fayum portre görselleri, üst sınıf Romalılar gibi görünmek isteyen Mısırlı kadın, erkek ve çocukların giysi, takı ve eşyalarını gösterir. Bu görsellerdeki objelerin benzerleri müze koleksiyonunda bulunan ölü bantları ve mücevherlerle birlikte sergilenmektedir. Ölülerin gömülmeleri sırasında mezarlarına koyulan ve gömülen kişinin başka bir dünyada da kullanması inancıyla mezara yerleştirilen hediyeler, kişilerin statü ve meslekleri hakkında bilgi vermektedir. 

Bir Roma duvar yazısında şöyle der; 'Av, hamam, kumar, şakalaşmalar: Size iyi eğlenceler!' Hamamlar Roma döneminde erkeklerin sosyal hayatının merkezinde yer alırdı. Koleksiyonda Roma hamamlarında erkeklerin kullandığı objelerin yanı sıra, kadınların güzellik ve bakımları için kullandıkları parfüm şişeleri, aynaları ve cımbızları görmek mümkün olurken aynı zamanda bu nesnelerin önem ve işlevselliğinin bin yıllardır değişmediğine tanık oluyoruz. Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi, geçmişle çağdaşı, arkeolojiyle sanatı bir araya getirme hedefi doğrultusunda üç tarihi Ankara Evi’nden işlevsel ve estetik bir restorasyon ile müzeye dönüştürüp kamulaştırdığı eşsiz koleksiyonuyla ziyaretçilerini bekliyor. Çeşitli etkinliklerle renklenen, düzenlenen çalışma toplantıları ve konserler ile farklı işlevleri de bünyesinden barındıran bu yapıyı, müzeyi ve öyküsünü binlerce yıl öncesinden günümüze taşıyan tarihi ve arkeolojik nesneleri görmeyi ihmal etmeyin. 

------------
Bu yazı Mimarlar Ayşen Savaş, Can Eker ve Onur Yüncü, Erimtan Müzesi Müdürü Nazan Gezer ve Erimtan Müzesi Etkinlik Koordinatörü Pelin Okvuran ile yapılan mülakatlar sonucunda yazılmıştır.
Yazıda kullanılan tüm görsellerin telif hakkı Erimtan Müzesi'ne aittir. Erimtan Müzesi'nin izni olmaksızın kopyalanması ya da çoğaltılması kanunen yasaktır.



1 yorum:

  1. The architectural approach of the Eriman Museum, which plans to put together an ongoing research in different areas, aims to protect the traces of environmental values and to make history visible.

    YanıtlaSil