İlköğretim 8. Sınıf İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük Ders Kitabı İncelemesi


Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bütün ilköğretim sekizinci sınıf öğrencilerine ücretsiz dağıtılan, Kelebek Matbaacılık tarafında 2009 yılında İstanbul’da basılan T.C. İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük ders kitabı Samettin BAŞOL, Tuğrul YILDIRIM, Miyase KOYUNCU, Abdullah YILDIZ ve Ömer Faruk EVİRGEN yayına hazırlamıştır. Kitabın tamamı renkli 227 sayfadan oluşmaktadır. Kitap Bir Kahraman Doğuyor, Milli Uyanış: Yurdumuzun İşgaline Tepkiler, “Ya İstiklal, Ya Ölüm”, Çağdaş Türkiye Yolunda Adımlar, Atatürkçülük, Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası ve Atatürk’ün Ölümü ve Atatürk’ten Sonraki Türkiye: İkinci Dünya Savaşı ve Sonrası konu başlıklı yedi üniteden oluşmaktadır. Bu çalışmada, kitabın beşinci ünitesi olan “”Atatürkçülük” ünitesinden yararlanılmıştır.


Kitabın tamamında gözlenen militarist ve katı devletçi dil Atatürkçülüğe ayrılmış beşinci ünitede de kendisini göstermektedir. Birçok yerde “güçlü devlet” vurgusu dikkat çekicidir. Ancak bu devletçi ve militarist dile dair kitaptaki en çarpıcı örnek olarak şu verilebilir;  Sayfa 144’te Utkan Kocatürk’e ait Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri isimli kitap kaynak gösterilerek, Atatürk’e ait ”En iyi siyasetin, her türlü anlamıyla en çok kuvvetli olmakta bulunduğunu kabul ederim. Bu sözden amacım, yalnız silah kuvveti olduğunu sanmayınız, tam tersine asker olmama rağmen bu, bence kuvvet toplamının oluşturduğu etkenlerin sonuncusudur…” sözü verildikten sonra iki paragraf altta ” Milli gücü; askeri güç, ekonomik güç, siyasi güç ve sosyokültürel güç oluşturur” denilmiştir. Böylelikle Atatürk’ten önce askeri gücün en son geldiğine dair bir söz alıntılayıp sonra da ulusal gücün elementlerini sıralarken bu söze tam ters bir şekilde askeri gücü en başa koymak garabetine düşülmüştür. Bu büyük hata yazarların Atatürkçülüğe olan bağları hakkında bir fikir verecektir. Yazarlar, bir asker olan Atatürk’ten daha militaristtirler.

Yazarlar sayfa 141’de “Atatürkçü düşünce, Türk milletinin ihtiyaçlarından, tarihi gerçeklerinden doğmuş, ona özgü milli bir düşünce sistemidir” demektedirler. Ancak tarihi gerçeklikler bunun aksini söylemektedir. Atatürk’ün düşünce dünyasını özetleyen Altı İlke, tamamıyla orijinal fikirler olmamakla beraber iki ayrı ucu temsil eden Liberal ve Sosyalist kökenli düşüncelerin ustaca bir araya getirilmesidir. Bu anlamıyla Atatürk; kendine özgü, daha önce hiç duyulmamış, milli bir sistem ortaya koymamış fakat eşsiz bilgi birikimi ile o güne kadar sunulmuş siyasi çözüm önerilerinin ilerleme ve çağdaşlaşma ihtiyacı içinde olan bir topluma gerekli olduğunu düşündüğü düşünceleri bir araya getirmiştir.

Altı ilkeden Milliyetçilik, Cumhuriyetçilik ve Laiklik liberal yazarların savunduğu temel ilkelerden iken; Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik ise sosyalist yazarların savunduğu temel ilkelerdendir.[1] Atatürk’e özgü olan ise ilk defa bu ilkelerin çağdaşlaşma amacıyla bir araya getirilmesidir. Atatürk bir sentez yapmıştır, başlı başına bir tez yaratmamıştır. Cümledeki bu düşüncenin milletin ihtiyaçlarından doğduğu ne kadar doğru ise, milletin tarihi gerçeklerinden doğduğu bir o kadar yanlıştır. Yüzyıllardır dini ve askeri tedbir altıda; bir hükümdar tarafından yönetilen bir ulusun gerçeğinden Cumhuriyet çıkmaz. Aynı şekilde din ile bu kadar içli dışı olmuş bir toplumdan Laikliğin de çıkmayacağı gibi. Milliyet, Devlet ve Halk kavramları toplumumuzun bir yanıyla gerçeği olabilir ama Cumhuriyet, Laiklik ve Devrim tamamıyla yabancı kavramlardır. Ve ilk kez Atatürk tarafından toplumuza yerleştirilmeye çalışılmıştır. Cumhuriyet, Laiklik ve Devrim kavramlarını bu toplumun tarihi gerçekleri demek hem tarihe ihanettir hem de Atatürk’e.

Yine sayfa 141’deki “Atatürkçülüğün temeli Türk tarihi ve kültürüdür” önermesi maalesef ne bilimsel ne de ahlaki açıdan doğru kabul edilebilir. Türkler, tarihlerinin hiçbir aşamasında Laik, Devrimci ve Cumhuriyetçi olmamıştır. Aynı zamanda Milliyet, Devlet ve Halk kavramları da Atatürk’ün kastettiğinden farklı anlamlarda algılanmıştır. Atatürk’ün ortaya koyduğu Türk Devrimi, binlerce yıllık Türk alışkanlığı değiştirmeyi hedefleyen ve bunu bir nebze olsun başaran bir harekettir.

Kuramsal anlamda Atatürk’ün düşünceleri ile çelişkiler dışında kitaptaki düşmanca taraflıklar da tarih anlatımını bilimsellikten uzaklaştırmaktadır. Sf. 142’de yazarlar”…Yunanlılar, Osmanlı Devleti’nden Avrupa’daki son topraklarını da koparmaya çalışıyorlardı” demektedirler. Bu ve bu ünite dışındaki diğer ünitelerdeki anlatımlarda çok kez bu cümleye benzer cümle bulmak mümkün. Yazarların her nedense Osmanlı Devleti’ne karşı yapılmış her hareketi kendilerine karşına yapılmış gibi yorumlamaktaki ustalıkları hayret verici. Türkiye’yi kuran insanların neredeyse tamamı Osmanlı Devleti vatandaşı olmalarına rağmen hiç birisi bu kadar Osmanlı’yı içselleştirememişlerdi. Türk Devriminin öncü kadroları ve Mustafa Kemal için Osmanlı; tarih sahnesinden ayrılması gereken sıradan bir devletti. Hatta son Osmanlı Meclisinde kabul edilen ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucu belgelerinden bir tanesi olan Misaki Milli’de dahi o gün için resmen Osmanlı Toprağı olan ancak fiilen elden çıkan Kafkasya, Arap ve Trakya toprakları için halk oylaması öngörülmüştür ki bu bize son Osmanlı mebuslarının dahi Anadolu dışındaki toprakları bir vatan olarak içselleştirmekte güçlük çektiklerini göstermektedir.

Aynı cümledeki “koparmak” fiili de çok hastalıklı bir tarih anlayışını yansıtmaktadır. Öncelikle bilim insanlarının yaptıkları bilimde taraf olmamaları bilimselliğin bir gereğidir. Eğer Mendel bezelyeleri çiftleştirirken elde edeceği sonuçları genetik değil teolojik olarak ele alsaydı onu bir bilim insanı değil bir din insanı olarak anacaktır.

Ancak Mendel bugün genetik biliminin öncüsü olmayı bilimde tarafsız kalabilmesine borçludur. Tarihçiler de en az Mendel kadar bilimsel olmalı ve “laboratuara girerken cübbelerini dışarıda bırakmalıdır”. Aynı zamanda bu fiil bilimsel olmadığı kadar etik de değildir çünkü Yunan harekâtının amacı Osmanlı’dan toprak koparmak değil, kendi vatanlarını kurmaktır. Bu hareket her ne kadar Osmanlı’ya karşı yapılmış olsa da burada bilimsel olan taraf olmadan vakıayı ortaya koymaktır.

Yine aynı sayfanın altlarına doğru yazarlar şöyle demiştir; “Yeni kurulan Balkan Devletleri Osmanlı Devleti’nden daha fazla toprak koparmak amacındaydılar. Bunun yanı sıra, Rusların kışkırtmasıyla Ermeniler isyan etti, İngilizler ise hiçbir sebep göstermeden 1881 yılında Mısır’ı işgal ettiler. ” Neresinden tutsak elimizde kalacak, hamaset dolu çarpık bir tarih algılaması. Sıra ile gitmeye çalışalım; Yazarlar yine toprak koparma demişler, bu da gösterir ki kendilerinin dili sürçmemiş gerçekten bir imparatorluk olan Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını kazanan her ulus (ki buna Türkler de dâhildir) için aynı şeyi düşünmektedirler. Yazarlara göre; Mustafa Kemal’in önderliğindeki Türk Ulusçuları da Osmanlı Devleti’nden toprak koparan bir takım asilerdir. Bu düşünceden aşırı bir yorumla bu sonuç çıkarılabilir. Yetinmemişler, Ermeni hareketlerini Rus Kışkırtması bir isyan olarak tanımlamışlardır. Yani yine onlara göre; Ermeniler aynı Türkler gibi bir uluslaşma rüyası kuramazlar, kendi ulus devletlerini kuramazlar, Türklerin ki Ulusal Savaştır onların ki isyan. Yazarlar aynı coğrafyada yaşayan etnik grupların aynı anda bir uluslaşma gayreti içinde olabilecekleri ve bu iki hareketin amaçlarının birbirleri ile çatışması nedeni ile karşıt olarak algılanabileceğini anlayamayacak niteliktedirler. Ayrıca Ermenileri Ruslar kışkırttıysa, Türk Kurtuluş Hareketi içinde Sovyet güdümlü mü diyeceğiz? Tarihi bu kadar hoyratça hem de bu bilimi yeni öğreneceklerin önünde harcayabilir miyiz?

Bilimsellikten oldukça uzak bu “kışkırtma” iddiasını ciddiye almak bile gerçek bilim insanlarının değerini düşürecektir. Ulusların, bin bir zorlukla ve kuşkularla kurdukları onurları ve mücadeleleri bu kadar değersizleştirilemez. Kesin yargılar içeren böyle kısa cümleler kurmak ancak kuranın kalitesi hakkında bir değerlendirmeye imkân verir. Son yargı ise Sekizinci sınıfta bu kitabı okuyacak genç öğrencilere yapılmış belki de en büyük kötülüklerden bir tanesidir. İngilizler 1881’de hiçbir neden göstermeksizin Mısır’ı işgal etmişler, e o zaman şöyle bir soru akıllara gelmez mi; Osmanlı kime sorarak Mısır’ı “feth” etti. Osmanlı’nınki neden fetih de İngiliz’inki neden İşgal? Osmanlı istediği her yerde fetihler düzenleyebilecek iken iyi idiydi de şimdi aynı şeyi İngiliz yapınca neden kötü? Bu soruların hepsi ne yazık ki böyle bir yargıyı yok saymaktadır. Verilebilecek yegâne yanıt Osmanlı, Mısır’ı ne için fetih ettiyse şimdi İngiliz de Mısır’ı aynı nedenle işgal etmektedir. Yazarların Osmanlı Devleti’ni nasıl olup da bu kadar içselleştirebildikleri dikkate değerdir. Kişilerin tarih içinde duygusal bağ kurdukları kişi, ülke ya da kurumlar olabilir ancak bu bağlar çocuklara hitaben yazılmış bir bilim kitabında yer almamalıdır.

Yazarların militarist dili neredeyse kitabın her sayfasında göze çarpmaktadır. Kitabın 144. sayfasında ise “Askeri güç ülke içindeki huzur ortamının korunmasında da önemlidir” denilerek yanlış bir bilgi aktarılmıştır. Askerlerin görevi vatan savunmasıdır ve vatan savunması dışarıya dönüktür, içeriğe değil. En azından teoride böyledir. Anayasamıza göre Türk Silahlı Kuvvetleri sıkıyönetim ve olağanüstü hal dışında ülke içinde değerlendirilmezler. Yine Anayasamızda sıkıyönetim ve olağan üstü halin hangi durumlarda ve kimlerce ilan edileceği ise en ince ayrıntısına kadar anlatılmıştır. Buna rağmen ülke içi huzurun askeri güce bağlanması ancak dolaylı bir anlatım ile çıkartılabilir. Eğer ülke dışarıdan bir taarruza muhatap kalmış ise ülke içinde bir huzursuzluk olacağı açıktır. O halde ülke dış tehditlere karşı ne kadar savunmalı ise o kadar içeride huzurlu olabilir. Konu böyle açıklanabilecek iken sadece tek bir cümle ile geçiştirilmesi yanlış olmuştur. Ayrıca ülkedeki güvenlikten askerin sorumlu olduğuna dair yanlış bir ima çıkmaktadır. Ülkedeki güvenlikten idare ve idarenin emrindeki polis ve jandarma sorumludur. Bu tek cümlelik “Askeri Güç” açıklaması gencecik zihinlerde dallanıp budaklanacak ve geri dönüşü imkânsız bilgi birikimlerine neden olabilecektir.

Kitabın 147. sayfasında “gelişmemize engel olan unsurlar, cumhuriyet ile ortadan kaldırıldı” cümlesi geçmektedir. Yazarların bu cümleden cumhuriyeti bir kavram olarak zihinlerinde tam olarak oturtamadıkları ortaya çıkmaktadır. Cumhuriyet sadece şekli bir yönetim biçimidir ve 20.yy’da hemen hemen kurulan devletlerin tamamına yakını cumhuriyettir. Ancak cumhuriyetleri birbirinden ayıran nitelikleridir. Ortadoğu ve Asya’daki onlarca cumhuriyetten Türkiye Cumhuriyeti’ni ayıran nitelikler; insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olmasıdır. Ayrıca yine çağdaş değerlere ulaşmakta bize her zaman rehberlik edecek olan altı ilkedir. Atatürk sadece cumhuriyetçilik ile yetinmemiş yanına beş ilke daha eklemiştir. Örneklendirmek gerekirse İngiltere Kraliyet olduğu için geri kalmış olarak değerlendiremeyeceği gibi Afganistan, Yemen, Libya ve Irak gibi ülkeler de sadece cumhuriyet olduğu için gelişmiş olarak değerlendirilemez.

Cumhuriyetin bizlere kazandırdığı vatandaşlık hak ve sorumlulukları nelerdir? başlığının yer aldığı sayfa 148’te ise Yazarların böyle önemli bir konuyu ele alırken dahi artık günlük gazetelerle dahi promosyon olarak dağıtılan yürürlükteki anayasamıza danışmak akıllarından geçmemiş olsa gerek. Çünkü bu başlık altında sayılan sorumluluklardan; askerlik yapmak, kazancımız oranında vergi vermek anayasal ödevler iken oy kullanmak ise anayasal bir haktır.

Yazarların ise yer yer yorum genişletmek yolu ile tarihi şahsiyetlere hakaret etme cüretini nereden aldıkları ise dikkat çekicidir. 151. Sayfada yer alan “…Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı kendini Türk bilen, Türk olmakla övünen ve tarihimize, yurdumuza, milletimizin yarınlarına inanan her yurttaşı, “Türk” kabul eder…” sözünü hangi kaynaktan yararlanarak çıkardıklarını bilemiyorum. Ancak Atatürk’ü ve Kemalizm’i az çok araştıran herkesin böyle bir cümle kurmaktan tereddüt edeceği açıktır. Atatürk’ün kapsayıcı ve bütünleyici Milliyetçilik ilkesine yakışmayacak bu yorumun biraz abartılı olduğu açıktır.

Bir sonraki sayfa da ise yorum daha da ileri götürülmüş ve “Ona göre ırkı, düşüncesi ve inancı ne olursa olsun kendini Türk bilen ve Türk hisseden her insan Türk’tür” denilmiştir. Ancak Atatürk’ün artık sloganlaşan “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü ile bu yorum arasında bir fark vardır ve ne yazık ki bu farkın kitabın tamamı incelendiğinde kasıtlı olarak yaratıldığı anlaşılmaktadır.

Milliyetçiliğin irdelendiği 153. sayfada ise “…Atatürk de, bütün başarılarını milliyetçilik ruhuna sahip Türk milletine inanarak kazanmıştır. ” denilmiştir. Ancak 19. yüzyıla ait bir kavram olan milliyetçilik ilen tanışan en son Osmanlı tebaası toplumunun Türkler olduğu artık tartışma götürmez bir gerçek olarak kabul edilmektedir. Ayrıca Türk Devriminin hedeflerinden bir tanesi de Türk toplumuna bir Ulus kimliği edindirtmektir. Eğer Türkler arasında bir milliyetçilik fikri olsaydı Kurtuluş Savaşı öncesinde her hangi bir tartışma yaşanmaz, ulus bir bütün halinde işgalcilere karşı direnirdi ancak ortada bir ulus yoktu, toplum işgale karşı bütün olarak değil yer yer lokal olarak direnmekteydi ve bazı kesimler bağımsız muhtariyet denemekteydi.[2] Bazı kesimler ise işgalcilere padişahın emri gereği sessizce teslim olmakta bir beis görmemekteydi. O halde devrimin dayandığı inanç Türk Milleti değildir, zaten devrim bir millet inşa etmek için yapılmıştır.

Laikliğin incelendiği 160. ve müteakip sayfalar ise yazarların laiklik konusunda kafalarının karışık olduğu hissini uyandırmaktadır. Önce Osmanlı Devleti’nin yönetim dini esaslara dayandığı gibi garip kesinlikte bir cümle kurabilmişler ardından Osmanlı’nın 19. yy yenileşme çalışmalarının başarısızlığı devletin laik olmamasına bağlayabilmişlerdir. Öncelikle Osmanlı Devletinin tamamıyla dini esaslara dayanan bir devlet olduğu gerçek değildir. Osmanlı Devlet sisteminde zaman içersinde mevzuatın dine mi geleneklere mi dayandığı konusu çağlara göre farklılıklar göstermektedir. Fermanların kimi zaman din ile çelişen hükümleri göz ardı edilirken bazen sadece dini esaslara uygunluk kanun yazımında tek kaygı olmuştur. O yüzden Osmanlı için teokratik bir devlettir kesin hükmü verilemez. Osmanlı Yasama Sisteminde dine uygunluk yasamanın tek kaygısı değildir ama din elbette önemli bir kriterdir.

Atatürk İlkelerinin özelliklerinin sayıldığı 165. sayfada ise özellik olarak verilen bazı noktalar ise tarihi gerçeklik ile çelişmektedir. “Atatürk ilkelerin kaynağı Türk milli kültürüdür.”denilmektedir ancak laikliğin, cumhuriyetçiliğin, milliyetçiliğin, devletçiliğin, halkçılığın ve devrimliğin Türk milli kültürünün bir parçasını olduğunu kim öne sürebilir. Bektaşi, Mevlevi ve Alevi kültürünün bir halkçı söylemi olduğu doğrudur ancak bu kültürlerin idarede genel kabulü ise sınırlı düzeyde kalmıştır. Bu kavramların tamamı bizzat Atatürk tarafından ilk defa ve bir arada Türk Devrimi sayesinde kültürümüze eklenmeye çalışılmıştır. “Türk milletinin ihtiyaçlarından doğmuştur.” denilmiştir ancak Türk Devriminin Türk milletinin ihtiyaçlarından kaynaklandığı Devrimcilerin iddiasıdır. Yoksa halkın çoğunluğunun devrimin gerçekleşmesi isin bir istenç bildiri bulunduğunu bilmiyoruz.
Mustafa Kemal bir tespitte bulunmuş, tespit ettiği sorunun çözüm yolunu ortaya koymuş ve uygulamaları başarıya ulaşmıştır. Bu harekât bir devrim harekâtıdır ve devrimler toplumlar tarafından talep edilmez, devrimciler halkı bu yönde yönlendirirler. Türk Devrimi de bu yolla yapılmış, halk devrim için yönlendirilmiş ve sonuçta başarı böyle elde edilmiştir.

Sonuç:

Yukarıda da örneklendirilmeye çalışıldığı gibi Samettin BAŞOL, Tuğrul YILDIRIM, Miyase KOYUNCU, Abdullah YILDIZ ve Ömer Faruk EVİRGEN tarafından kaleme alınmış T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük ders kitabında bir çok teknik hata (yazım yanlışı, resim ve fotoğraf altlarının yetersizliği, atıfların muğlaklığı, alıntı kaynaklarının gösterilmemesi, temel pedagojik yaklaşımlardan yoksunluk vb.)nın yanı sıra tarih bilimine karşı da bir çok hatalar yapılmıştır. Tarih algılamasında militarist ve devleti merkeze koyan yanlıştan bir türlü kurtulamama hastalığından Yazarların da muzdarip olduğu anlaşılmaktadır. Kitabın hedef aldığı okuyucu kitlesini düşünür olursak eğer, okuyucuların gözünde Atatürkçülük bir devrim hareketi değil bir hükümet programı olarak canlanacaktır. Kemalizm yerine Atatürkçülük, Devrim yerine İnkılâp olarak tanımlamalara yapılan başlıca eleştiriler başta olmak üzere Türk Devrimine getirilen eleştiriler ve devrimcilerin ve bilim insanlarının bunlara cevaplarına hiç yer verilmemesi Atatürk’ün en büyük korkusu olan Devrimin doktrinsel bir sabit gibi algılanmasına neden olacaktır.

Kitabın ve özellikle Atatürkçülük ile ilgili 5. ünite’nin okunmasının ardından akıllarda Atatürk’ten miras bir devrimci düşünce ve bu düşünceye sahip çıkılması gereği insanda uyanmamaktadır. Kitap; kuru bir dille, tarihin bir zamanında, mekânın bir yerinde gerçekleşmiş sıradan bir savaş gibi kaleme alınmıştır. Dil, piyasada satılan vasat aşk romanlarının dahi gerisinde düz ve ilgi çekicilikten uzaktır. Döneme ait renkli resim olmaması nedeniyle tamamı sonradan renklendirilmiş resimler sayfadaki konulardan bağımsız, sırf görsel bulunsun maksadıyla yerleştirilmiş izlenimi vermektedir. Kitabın bilimselliğine dair verilmiş yukarıdaki örneklerde göz önüne alınacak olursa, bu kitap irdelenen ünite özelinde ve geneli itibari ile başarısız bir çalışma olarak değerlendirilmelidir.


[1] Ahmet Taner Kışlalı, Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği, İmge Kitabevi, Sf. 64
[2] Cenubi Garbi Kafkas Cumhuriyeti, Batı Trakya Bağımsız Hükümeti vb.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder