Lise ( Ortaöğretim 11. Sınıf ) İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük Ders Kitabı İncelemesi


Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bütün ortaöğretim on birinci sınıf öğrencilerine ücretsiz dağıtılan, Önde Yayıncılık tarafından 2010 yılında İstanbul’da basılan T.C. İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük ders kitabı Kemal KARA tarafından yayına hazırlanmıştır. Kitabın tamamı renkli 359 sayfadan oluşmaktadır. Kitap sekiz ana bölüm ve doksan iki alt bölüm başlığından oluşmaktadır. Bu çalışmada, kitabın yedinci bölümü olan “Atatürkçü Düşünce Sistemi ve Atatürkçülük İlkeleri” bölümünden yararlanılmıştır. Bu bölüm; Atatürkçü Düşünce Sistemi, Atatürk İlkeleri, Atatürk İlkelerine Sahip Çıkmak ve Devamlılığını Sağlamak ve Türkiye’ye Yönelik İç ve Dış Tehdit isimli dört alt bölüme ayrılmıştır.


Kitabın 275. sayfasında “Atatürkçü düşünce sistemi, Türk milletinin ihtiyaçlarından ve gerçeklerinden kaynaklanmıştır.” ve 282. sayfasında “Atatürkçülük, Türk milletinin tüm gerçeklerini yansıtarak oluşmuştur.” denilmektedir, oysaki Atatürk’ün altı ilkede simgeleşen görüşleri bir ulusal kahraman olarak Kurtuluş Savaşını kazanana kadar kimse ile paylaşılmıyordu. Ulusal mücadelenin bütün kararlarını seçilmiş bir meclise dayandırma fikri dahi ona aittir ve birçok kez meclisteki tartışmalar savaşın idaresinde gecikmelere sebep olmuştur. Savaşın ardından dahi büyük beklenti Atatürk’ün padişah olacağı veya en azından Saltanatı devam ettireceği yönünde olmasına rağmen O, beklentileri boşa çıkarmış ve demokrasi yolunda ilerleyecek bir rejim kurmuştur. Bu verilerinde gösterdiği gibi gerçek bir devrimci olan Mustafa Kemal’in görüşleri milletinin ihtiyaçlarından kaynaklandığı doğru olsa dahi geçekleriyle ilgisi bulunmamaktadır. Milletin gerçekleri, saltanat, peçe, istibdat ve geri kalmışlık iken Atatürk’ün devrimleri demokratik olmak isteyen bir cumhuriyet, çağdaki giyim kuşam, sosyal ve ekonomik gelişmişlik getirmiştir. Milletin ihtiyacını tespit eden Mustafa Kemal kendi gerçeklerini de yaratmıştır.

Kemal Kara, kitabının 275. sayfasında Atatürk’ü etkileyen kişileri saymıştır; Yüzbaşı Mustafa, Yüzbaşı Naki, Teğmen Hasip, Kolağası Mehmet bey. Ancak ne yazık bu satırlarda Atatürk’ü etkileyen ve sanki düşünce dünyasını sadece okulda aldığı eğitime borçlu olduğu gibi bir hava yaratılmıştır. Mustafa Kemal’in savaş meydanlarında dahi bırakmadığı kitap okuma alışkanlığından ve okuduğu yazarlardan, Fransızcasından ve eşsiz sentez yeteneğinden bahsedilmemiştir. Öyle ki bu satırları okuyan lise öğrencilerine Atatürk gibi olmanın yolu derslerinize odaklanmaktan geçiyor gibi bir mesaj verildiği düşünülebilir. Atatürk’ün daha askeri okulda öğrenci iken yaptığı siyasi girişimlerinden, söylev merakından ve batı edebiyatına olan düşkünlüğünden bahsedilmeyerek kasıtlı davranılmıştır. Mustafa Kemal sıradan denilebilecek düzeyde sadece dersleriyle ilgilenen çalışkan bir öğrenci değil, zekâsı, yakışıklılığı ve siyaset ve söylev gibi popüler alanlarda ilgisi olan, okul yönetiminden gizli gazete çıkaracak kadar aktivist, meraklı ve çalışkan bir öğrenciydi. Konunun böyle aktarılmaması hem Atatürk’e hem de bilimsel verinin mahremine yapılan bir saldırıdır.

Kitaptaki tarihi saptamaların benmerkezciliği bilimselliğini gölgelemektedir. Sayfa 277’de Osmanlı Devletinin balkanlardaki toprak kayıpları milliyetçi fikirlerin etkisine ve Avrupa devletlerinin kışkırtmasına bağlanmıştır. Kemal Kara’nın balkan toplumlarının uluslaşma çabalarına bakışı kendisini bir Osmanlı zabiti olarak görmesi ile ancak açıklanabilir. Eğer bir bilim insanı toplumların uluslaşma çabalarını bu kadar çabuk harcayabiliyorsa kendi mensubu olduğu toplumun da uluslaşma çabalarını bu kadar çabuk harcaması düşüncesini doğuracaktır.

Ancak Kemal Kara ve birçok yazarın birçok kereler dediği gibi Mustafa Kemal ve Türklerin Osmanlı’ya karşı verdiği uluslaşma mücadelesi meşrudur ama diğer toplumların örneğin Rumların, Ermenilerin, Kürtlerin, Bulgarların, Arnavutların, Arapların mücadelesi gayri meşrudur. Bu görüşü bilimsel değerlendirmek olanaksızdır. Osmanlı parçalanırken her toplum kendi mücadelesini vermiş, kimi başarılı olmuş kimi olamamıştır. Türklerin şansı yaver gitmiş ve liderleri olan Mustafa Kemal mandacılığı kabul etmemiştir diğer mücadele vermiş toplumların bir kısmı ise kabul etmiştir. Sonucun hangi görüşü haklı bulduğu ortadadır. Ancak bilimsellikten uzak “kışkırtma” maalesef literatürümüzde sağlam bir yer edinmiştir.

Yine sayfa 283’te “Atatürkçülüğün kişi ve millet olarak benimsenmesi ve korunması; Türk devletinin gelişmesinin, güçlenmesinin ve parlak geleceğinin güvencesidir” denilerek katı ve merkeziyetçi doktrinsel önerme ile Atatürk’ün mirası ayaklar altına alınmıştır. Atatürk bilinçli bir şekilde arkasında bir doktrin bırakmamıştır. Çerçevesi belli, katı ve değişmez ideolojik hükümler ortaya koymamıştır. Bunun aksinin olmasını isteyen birçok yardakçıya rağmen bu şekilde yapmıştır. Çünkü Atatürk’ün mirası akıl ve bilimdir. Düşünceleri, değişmemesi gereken kutsal metinler hiç değildir. İlerlemek için devrimcilik altı ilkeden bir tanesi olmaydı ve olmuştur da. O halde Atatürk’ün bile kendi görüşleri için yapmadığını yani Atatürkçülüğü sorunların tek çaresi gibi gösterme cesaretini bulmak için bilim insanı olmanın dışında başka meziyetler gerektirmektedir. Atatürkçülük gelmiş geçmiş bütün toplumsal meselelere yegâne çözüm kaynağı değildir. Akıl ve bilim gerektirirse, devrimcilik ilkesi gereği, devletin gelişmesi, güçlenmesi ve parlak geleceğin güvencesi olarak başka fikirler yeni düşüncüler yaratılabilir. Bu ilkeler hiç duyulmamış ve insanların kalıplaşmış davranışlarına aykırı da olabilir ama akıl ve bilim yoluyla oluşmuş ve test edilmiş ise her görüş tartışmaya değerdir.

Gencecik beyinlere Atatürkçülük yanlış tanıtılmakla kalınmamış ayrıca bu yanlış tanıtımdaki Atatürkçülüğün parlak geleceğin tek güvencesi olduğu aşılanmaya çalışılmaktadır. Demokrasiyi hayata geçirmek için durmaksızın mücadele eden, savaş gibi tek yumruk olunması gereken zamanlarda dahi seçilmiş bir meclisin kararlarına uyan gerçek bir devrimcinin adını kullanılarak sabit, yüzyıllar boyunca her derde deva olması gerektiği düşünülen mucizevî bir düşünce sistematiği yaratılmak istenmektedir. Bu istenç Atatürk’ün mirasında büyük bir darbedir.

Kitabın bir diğer baskın özelliği ise devrim kelimesinden oldukça zorlanılarak kaçınıldığıdır. Yazar birçok yerde devrimci, devrim veya devrimcilik kelimelerinin etrafında dolaşmakta, asıl anlatmak istediğinin Atatürk’ün devrimciliği olmasına karşın bir türlü devrim kelimesini söyleyeme cesaret edememektedir. Özellikle İnkılâpçılık ilkesin açıklanılması sırasında yazarın oldukça zorlandığı anlaşılmaktadır. Milli Eğitim sistemimizin adeta yasakladığı bu kelime olmadan gerçek bir devrimciyi anlatmak neredeyse imkânsız olduğundan bu kitapta da yazarın imkânsızı başaramadığını ve Atatürkçülüğü özü itibari ile anlatamamaktadır.

Kitabın 292. sayfasında “Türkiye’de ben Türküm diyen herkes Türk’tür” denilerek, Yazar’ın, Atatürk’ün kapsayıcı ve bütünleştirici Anayasal Vatandaşlık anlayışı yerine ırk temelli bir vatandaşlık anlayışını benimsediği anlaşılmaktadır. Atatürk’ün gerek Afetinan’a ait Medeni Bilgiler kitabında verdiği Türk Milleti kavramı olsun, gerek bugün artık slogan haline gelen “Ne mutlu Türküm diyene” sözü olsun, gerekse dönemin mevzuatında yer alan vatandaşlık algısı olsun ortada başka bir siyasetin varlığına işaret etmektedir. Ne yazık ki bu farklılığın Atatürk’ün vefatından bugüne değiştirilemediği Kemal Kara’nın çarpık vatandaşlık tanımlaması ile anlaşılmaktadır.

Kitabın genelinde gözlenen bilim dışılık Atatürkçülük bölümünde de karşımıza çıkılmıştır. Kitabın bu bölümü Atatürkçülüğü ve Atatürk’ün yarattığı modern yaşam tarzını tanıtmaktan çok bir siyasi görüşün propagandasını yapmaya çalışan bir tarzda yazılmıştır. Bu siyasi görüş Atatürkçülük değildir ama tam olarak ne olduğu da anlaşılamamıştır. Bu görüşe göre Atatürkçülük devrimci değil benimsenmesi ve korunması gereken kutsal bir metindir.  Yine bu görüşe göre Türkiye’de sadece Türkler vatandaşlığa layıktır, diyet etnik kökenler vatandaş olamaz. Aynı görüş milletin birlik ve beraberliğini hiçbir bölücü ve ayırıcı unsura yer vermemesi olarak algılamaktadır. Yani bu görüşe göre Atatürkçülük-ki bu Atatürkçülük, Atatürkçülük değildir- dışında hiçbir görüşe yer verilmemesi gerekmektedir.

Milletin birlik ve beraberliği nedir? Gereklimidir? Gereksiz midir? Gerekliyse neden? Gereksizse neden? Bölücü ve ayırıcı unsur kimdir, nedir, ne değildir? Bu unsurların varlığı neden milletin birlik ve beraberliğine aykırıdır? Gibi onlarca soru yöneltilebilir. Ancak ne yazık kitabın genel görüşü böylesi sorular sormak veya akıllara gelebilecek sorulara yanıt aramak değil. Kitabın ve kitabın yazarı Kemal Kara’nın tek amacının kitabın hedef kitlesi olan öğrencilein zihninde sorgulamaya yer bırakmayacak bir Atatürk ve kutsal devlet imajı yaratmaktır. Eleştirel hiçbir zihin pırıltısına yer vermeyen kitabın bu ketum tavrı, Atatürkçülüğün kitabın yazarı tarafından anlaşılmadığına en iyi örnektir. Akıl ve bilimi tek mirası olarak bırakan bir Liderin düşüncelerini anlatmak üzere yazılan bir kitabın bu kadar akıl ve bilimden uzak olması şaşırtıcıdır. Cumhuriyetin 29 Ekim 1923 günü saat 20:30’da 158 milletvekilinin kabul oyu ile ilan edildiğini söyleyecek kadar ayrıntıcı olabilen kitabın neden Kemalizm’in devrimciliğinden ve toplumda yarattığı dinamizminden hiç bahsetmez.

Ayrıca kitabın düşmanca tavırları ancak göz görülür bir hamasetin emareleri olarak yorumlanabilir. Sayfa 297’de, kitabı okuyan zihinlerde “Türkiye’nin bulunduğu bölgede güçlü bir konuma gelmesinin, kendileri için tehlikeli olacağını düşünen komşu ülkeler, güçlü bir Türkiye istememektedir.” denilerek komşu ülkelere karşı bir nefret tohumu ekilirken  “Bilerek ya da bilmeyerek bazı vatandaşlarımız, Türkiye’yi bölme konusunda bir iç tehdit unsuru olmaktadır.” denilerek de ülke içinde yaşayan vatandaşların birbirlerine karşı nefret beslemelerinin önü açılmıştır. Barışı değil savaşı, sevgiyi değil nefreti, neşeyi ve umudu değil acıyı zihinlere Atatürkçülük ile aşılamaya çalışan Kemal Kara bununla yetinmemiş kitabında bahsettiği bu iç ve dış tehdit unsurlarına nasihat da yollamıştır. “Bu güçler; cumhuriyetçiliği ve onu korumaya kararlı olan Türk milletinin hiçbir zaman çeşitli oyunlara gelmeyeceğini, bölünmeyeceğini ve kendi etki alanlarına girmeyeceğini bilmeliler.” Bu noktada kitap hedef şaşırmış ve bir anda darbe zamanlarında televizyondan yayınlanan eski propaganda belgesellerine öykülenerek, düşman bellediklerine mesajını vermiştir.

Bu kitabı okuyan bir kişinin Atatürk’ün görüşlerin hakkında doğru düzgün bir fikir edinmesi neredeyse imkânsızdır. Öyle ki aynı sayfada alt alta iki paragrafta birbiriyle çelişen iki ifade Atatürk’e ait olarak verilmiştir. Okuyucuların bu noktada ne yapması gerektiği ise kuşkuludur. Sayfa 298’te önce Atatürk’ün bir milletin oluşumunda etkili olduğunu gösteren olgular arasında ırk birliğini saydığı söylenmiş ardından da bir alt paragrafta Atatürk’ün Türk milletini ırk veya din esası üzerine oturtmamaya çalıştığı söylenmiştir. Bu noktada Atatürk kendisiyle çelişmiş gibi görünmektedir. Yazar böyle bir çelişkinin var olduğunu, Atatürkçülüğü anlattığı bir kitapta ispatlamayı başarabilmiştir. Aslında düştüğü hata şudur; Atatürk, Afetinan’ın yazdığı Medeni Bilgiler isimli kitapta bir millette olması gereken özellikler ile Türk milletinde tespit ettiği özellikleri ayrı ayrı ele almıştır. Önce beynelmilel bir ulus tanımlaması yapmış. Ardında sadece Türk milletine özgü bir tanım ortaya koymuştur. Bu iki kavramı bilerek ayrı alınışındaki nedeni maalesef Kemal Kara algılayamamış ve bu konuda haksız bir şekilde Atatürk’ü kendisiyle çeliştirmiştir.

Yine yazar Kemal Kara, sayfa 299’da, “Atatürk milliyetçiliğinin temel nitelikleri;…dini, mezhebi, soyu,dili ne olursa olsun kendini Türk bilen ve kendini Türk gören herkesi Türk kabul eder” diyerek Atatürk’e ait “Türkiye Cumhuriyet’ini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” ifadesini alaşağı eden bir ulus tanımlamasını Atatürk’e mal etmiştir. Atatürk’ün daha kapsayıcı ve bütünleyici milliyetçilik anlayışı bir cümle içinde üç kez tekrarlanan ırk adı ve bu ırka dair aidiyet algısını bastırması bir siyasi görüşün yansımasıdır. Bu anlayış 300.sayfasında ise “milli birlik ve beraberliğin en önemli özelliği, bütün vatandaşların içtenlikle Türk’üm diyebilmesidir” denilerek kendisini en saf haliyle ifade etmiştir. Bu anlayışa göre her hangi bir vatandaşın kendisini Türk dışında ifade edecek olması milli birlik ve beraberliğe karşı gelmektir. Bireylerin kişisel seçimleri olması gereken ulus aidiyetlerine karşı böyle tahakkümcü bir tavır sergilemek her alanda egemen olmak isteyen kutsal devlet anlayışının bir tezahürüdür.

Yazar, kitabının 301.sayfasında “Milli birlik ve beraberlik, Türklük bilinci ve ortak manevi değerlerle de güçlenir” diyerek milli birlik ve beraberlikten uzaklaşıldığı(!) dönemlerde milli birlik ve beraberliğin tekrar sağlanması için uyulması gereken reçeteyi de sunmuştur; Türklük bilinci ve manevi değerler. (Türklük bilinci ve manevi değerler kalıplarının kalın harflerle yazılması ise yazarın bu reçetenin ilaçlarına vurgusu artırma güdüsü taşıdığını göstermektedir. Yazarın bu iki kavrama verdiği değerin anlaşılması için bu yazım biçiminin dikkate alınması gerekmektedir.) Yazarın tamamen sübjektif olan bu görüşlerini bilimsel bulabilmek oldukça güçtür. Yazarın milli birlik ve beraberlik, Türklük bilinci ve ortak manevi değerlerden ne anladığını kestirmek mümkün olsa da bu görüşlerin açıkça yazılamayacak karanlık olduğu da ortadadır. Yazarın Atatürkçülüğü ele aldığı bu bölümde Atatürkçülükten çok Atatürkçü kavramlara getirdiği kendisine ait yorumlar kaleme alınmıştır.

Kitabın tamamında görülen ve daha önce de örnekleri verilmeye çalışılan kutsal devlet anlayışı kendisin sayfa 303’te de göstermiştir. “Devletin temel yapısı ve işleyişi içinde kurulan hükümetler değişebilir. Burada değişmeyen ve kalıcı olan, devlettir.” Yazarın bu cümlede vermek istediği değişmeyen ve değişmeyecek olan devlet miti 21. yüzyılın çağdaş sosyal bilimler algısına oldukça uzaktır. Lisede okutulması için yazılan bir kitapta yaratıcılığı, devrimciliği ve ufuk açıcığı aklın tarih içinde her zaman üstün gelişini vurgulamak yerine itaati ve değişmesi mümkün olmayan kutsal mitlerine bağlılığı aşılamak, eğitim sistemimizin en büyük sorunlarındandır. Girişimciliği ve aklın özgürlüğünü, kişilerin eğer isterlerse başaramayacakları, değiştiremeyecekleri hiçbir olgunun, hiçbir kavramın olmayacağı düşüncesi ders kitaplarımızda yer almamaktadır. Devleti sorgulamak ayıp, günah, suç değildir. Olmamalıdır. Ancak elimizdeki kitabı okuyan genç zihinlerin akıllarında yerleşecek olan sorgulanamaz devlet algısı; yaratıcılığı, devrimciliği ve girişimciliği doğurmayacaktır. İnsanları düşünmeye sevk edecek olan sorgulamaktır, sorgulamayan bir akıl sadece itaat edecek ve kendisine verilen mitlere değiştirilemez gözüyle bakacaktır. Düşünen bireyleri yetiştirmek için öncelikle elimizdeki kitapta açık örnekleri görülebilecek olan mitleri bilimsel verilerden ayıklamak gerekmektedir.

Ayrıca kitabın 313. Sayfasında verilen 123 numaralı resme özellikle dikkat çekmek gerekmektedir. İlgili resmin ressamı olarak Zeki Faik İzer olarak belirtilmiştir. Ancak resim 1830 tarihli ünlü Fransız ressam Ferdinand Victor Eugène Delacroix’a ait “Halka Önderlik Eden Özgürlük” isimli resmin kaba bir kopyasıdır. Halka Önderlik Eden Özgürlük resmi koymayı içinde yer alan üstsüz kadın figürü nedeniyle ülkemizdeki maalesef ki ahlaka aykırı görüldüğü bilinen bir gerçektir. Ancak esas olan koyamama gerekçesini bu dar ahlak algısına bağlamanızı bir tercih meselesi olarak yorumlanabilir ancak bir orijinal fikrinin aslını vermeden reprodüksiyonun verilmesi ise bilimsel kabul edilemez. Bir sanat eserini dar bir ahlakçılıkla yargılamayı bir kenara bırakarak Atatürk’ü ve onun görüşlerini hiç de yansıtmayan kaba reprodüksiyonun verilmesini etik bulmamak gerekmektedir.        

Kitabın Atatürkçülüğe ayırdığı yedinci bölümünün son alt bölümü olan Türkiye’ye yönelik iç ve dış tehdit isimli konunun neden buraya konulduğu anlaşılamamıştır. Özellikle lise müfredatında Milli Güvenlik dersi gibi ayrı bir ders var iken Atatürkçülüğe ayrılmış bir bölümde böylesine bir bölümün Atatürkçülük algısında yanılgılar yaratması kaçınılmazdı ki yazar burada da kendi görüşlerinde yola çıkarak bir tehdit olgusu yaratmıştır. Önce işe Türkiye’nin…“…Ortadoğu, Basra Körfezi ve Doğu Akdaniz’i kontrol edebilecek konuma sahiptir ” önermesi ile zihinlerde Osmanlı’nın egemen olduğu alanlarda nüfuz sahibi bir Türkiye imgelemesi yaratmıştır. Atatürk’ün “Yurtta barış, Dünyada Barış” sözüyle sloganlaşan bağımsız bağlantısız dış politika görüşüyle bir ilgisi kurulamayacak bu “kontrol” fiili yine maalesef ki bir bilimsel tespit yerine yazarın kişisel görüşü olarak ele alınmalıdır.

Yazar bu son alt-bölümde “büyük devletler… …güçlü bir Türkiye’nin var olmasını istememektedirler” gibi bir komploya da yer vererek bir başka nefret tohumunu daha kitabın okuyucuları olan lise örgencilerinin zihnine ekmiştir. Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen büyük devletlerin kim olduğu maalesef kitapta açıklanmamış ancak bu söylemin Türkiye’nin dış ticaretinin büyük çoğunluğu yaptığı Avrupa ülkelerine ve ABD’ye karşı yapıldığı hemen anlaşılabilir. Yazarın hiçbir bilimsel veriye dayanmayan bu tespiti ise neden yaptığı anlaşılmamıştır. Yazarın buna benzer “…hedeflerine ulaşmak için çıkarları doğrultusunda dost görünmek” ve”…yurdumuz üzerinde artık hiçbir gücün hesabı ve olmadığı anlamına gelmez” sözleri bilimsel bir ders kitabından çok komplo teorileri üreten siyasi mecmualardan çıkan sözleri anımsatmaktadır.

SONUÇ:

Kitabın tamamında gözlenen nefret dolu söylem, militarist ve devletçi dünya görüşü ve bilimsellikten uzak komplocu dil kitap okur kitlesi üzerinde geri dönüşü olmayan zararlara neden olacaktır. Kemalizm yerine Atatürkçülük, Devrim yerine İnkılâp olarak tanımlamalara yapılan başlıca eleştiriler başta olmak üzere Türk Devrimine getirilen eleştiriler ve devrimcilerin ve bilim insanlarının bunlara cevaplarına hiç yer verilmemesi Atatürk’ün en büyük korkusu olan Devrimin doktrinsel bir sabit gibi algılanmasına neden olacaktır.

Bilimselliğe ve Atatürk’ün kendisine ait beyanlardan çok yazarın şahsi kanaatlerine yer veren kitabın okuyucularının bilimsel ve evrensel bir Kemalizm algısına sahip olamayacaklardır. Genel olarak kitapta ve özel olarak incelene Atatürkçülük konulu bölümde resim, şekil ve grafiklerin azlığı, olanların ise konudan bağımsız ve ilgi çekicilikten uzak oluşu, hedef kitle göz önüne alındığıda, kitabın okunabilirliğini azaltmaktadır. Ayrıca daha önce incelenen 8.SINIF T.C. İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük ders kitabıyla Kemal KARA’nın yazdğı Lise T.C. İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük ders kitabının yazarları ve basım evleri farklı olmasına karşı neredeyse aynı hataları tekrarlamaları, kitapların özgünlüğü ve yazarların yazdıklarına hâkimiyetleri hakkında şüphe uyandırmaktadır. Kemal KARA’ya ait T.C. İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük kitabı bu veriler göz önüne alındığında genel olarak başarısız bulunmuştur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder