Amerikan Rüyasını Fırça Darbeleriyle Şekillendiren Norman Rockwell yada Realiteden Rüyaya Amerikan Ailesi ve Toplumu


Geçtiğimiz yüzyılın başında devasa transatlantiklerle kadim kıtadan yeni kıtaya taşınan yorgunları, zayıfları, evsizleri ve düşkünleri bu fırsatlar ülkesinde ilk karşılayan eski kıtanın özgürlükler yaratan baldırı çıplaklarının abideleşmiş bir figürüdür. Bu aydınlanmayı, mücadeleyi ve özgürlüğü simgeleyen anıtın temellerindeki blokların bir tanesinin üzerinde ise Emma Lazarus’un efsanevi sözleri yazmaktadır. Lazarus’un açık kalpli sözleri göçmenleri yeni evlerine kucaklamaktadır. İşte bugün o yorgunların, zayıfların, evsizlerin ve düşkünlerin kurduğu ülke bir büyük rüyayı paylaşmaktadır. Aynı umut dolu kucaklamayla ama bu sefer sinemasını, edebiyatı, basını ve özgürlüğe olan sadık bakış açısıyla dünyaya bu öyküleri açmaktadır. 

ABD’nin kurulduğu günden bu güne temsil ettiği değerler ve insanlığın tiranlara karşı verdiği bu umut dolu haykırışı yüzyılımızda sekteye uğramış, başarısız seçim sistemi nedeniyle kahrolası tiranları dünyanın başına dolamış ve uğursuz ekonomik açgözlülüğün bir türlü törpülenememiş olsa da hala sıcaklığını korumaktadır. Adına koca bir edebiyat, bir büyük sinema ve olanca genişliği ile derin bir birikim yaratılan Amerikan Rüyası bugün çatırdamış olsa da dünya halklarındaki tabanını sürdürmeye devam etmektedir. Dünyanın her yerinden yüz binlerce insan bu rüyanın bir parçası olmak amacıyla yasal yada yasadışı yollarlarla ABD’ye göç etmeye çalışıyor.

Adına Amerikan Rüyası denen sihirli kelimenin içini neler doldurduğu ise en açık ifadelerle ABD’nin kurulmasıyla sonuçlanan Amerikan Devriminin ardından kurucu babalar tarafından ortaya konan Bağımsızlık Bildirgesinde tanımlanmıştır. Bağımsızlık Bildirgesine göre “herkes eşit yaratılmıştır”, “ve bu eşit yaratılmışlıktan kaynaklanan devredilemez haklara herkes sahiptir”. Dünya tarihinde ilk kez bir toplum sadece eşitliği getirmiş olmakla yetinmiyor üstelik bu hakların devredilemez olduğunu iddia ediyordu.

On yıl gibi kısa bir süre sonra kıta Avrupa’sına sıçrayarak büyük Fransız Devriminin yaratılmasına neden olacak bu özgürlük inancı ve hak itikadı dünya tarihinin baştan aşağıya değiştirmiştir. Amerikan sahillerindeki bir takım küçük tüccarın İngiliz hükümranlarına karşı yürüttüğü bir başkaldırıdan bir büyük insanlık rüyası yaratan Amerikalı büyük yazarların kurucu babalar arasında ve Amerikan toplumu üstünde nasıl bir etkiye sahip olduğu unutulmamalıdır. Amerikan devrimi herkesin olduğu kadar birazda özgürlüğü, eşitliği ve mutluluğa ulaşma azmini yücelten yazarların mirasıdır.


İşte bir büyük bildiri ile Amerikan toplumuna ve dünya halklarına eşitliği, özgürlüğü, doğal ve devredilemez hak anlayışını, mutlu bir yaşam azmini müjdeleyen Amerikan Devrimi ile kadim topraklardan ülkesine gelen yorgunları, zayıfları, evsizleri ve düşkünleri Amerikan Rüyasında ortaklaşmayı başarmıştır. Bugün bütün dünya haklarından farklı olarak Amerikan Toplumu bir rüyaya sahip olmanın yanında bu rüyayı arama hakkını kendisinin öncülüğü olarak kabul edebiliyor ve bu hak toplum, devlet ve bireyler tarafından destekleniyor. Kendisini etnik yada dini kimliklerden ve siyasi imajlardan soyutlayarak Amerikalı olarak tanımlayan bu göçmenler toplumu ortak bir rüyayı paylaşıyor ve bu rüya anayasal koruma altında tutuluyor.

Amerika’nın yirminci yüzyılda gösterdiği teknolojik, ideolojik ve sosyolojik üstünlük bir yüzyıl önce kendisini besleyen büyük düşünürleri, iktisatçıları, bilim insanları ve maceracıları sayesinde olabilmiştir. ABD, önde götürdüğü insanlık yarışında yol açtığı savaşlar, imza attığı günahlar ve sorumlusu olduğu büyük suçlar nedeniyle eleştirilmiş, yerle bir edilmek istenmiş ve düşmanlaştırılmıştır. Ancak tarihin acı bir gerçeğidir ki bugüne kadar hiçbir başka düşünce Amerikan Rüyası kadar insanlığın tarihine iz bırakamamış, onun yerini alamamıştır. En iddialı rakibi Sovyetler ise ne yazık ki hazin bir yenilgi ile tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmıştır. Sosyalist bürokrasi Amerikan kapitalizmine yenilmiştir, bu açıktır.

Amerikan Rüyası elbette ki sadece bir özgürlük idealinden ibaret değildir. Geçici olduğu değiştirilemez bir malum olan insan yaşamanı en müreffeh ve başarılar ile yükseltmek Amerikan Rüyasının herhalde görünen yüzü olmalıdır. 1960’ların yükselen karşıt-değerleri, bireysel özgürlüğü ve bohemliği ile çeşnilenmesinin yanında hala aile bu rüyanın temelindedir. Aile temelli banliyö yerleşimli, yüksek eğitimli ve sağlıklı bir yaşam bu temelin vazgeçilmezleridir. Parasal başarının, kişisel gelişimin, sağlıklı bir bedenin ve özgürce bilimle beslenen bir zihnin yer aldığı bu resim Amerikan sanatçılarınca insanlığa gösterilmiştir.

Amerikan sineması, Amerikan edebiyatı ve Amerikan basını iki yüzyılı aşan yaşına rağmen insanlık tarihi ile karşılaştırılınca oldukça küçük bir süreyi kapsayan bu zaman boyunca Amerikan Rüyasını ve Amerikan ideallerini dünya halklarına anlatmaya çalışmıştır. Yazılarıyla, görselleriyle ve yeni gelişen teknolojiyle multi-medyayla anlatılan bu rüyanın bir çok insan tarafından paylaşıldığını daha önce söylemiştim. Chicago, Los Angeles, Philadelphia, Washington, San Francisco veya New York gibi daha nice Amerikan şehirlerinde pişirilen bu ürün her gün televizyon ekranlarından, gazete sayfalarından, kitap sayfalarından ve sinema salonlarından dünyanın dört bir köşesine dağılmaktadır.

Amerikan idealizmi bu “image”den ibaret değildir elbette. Altında yatan büyük derinlik ne yazık ki büyük kitlelerin ve ülkemiz gibi üçüncü dünya ülkelerindeki yeteneksiz, eğitimsiz ve derinliksiz bir takım düşünürlerin dikkatinden kaçmaktadır. Amerikan Rüyası sadece ışıltılı bir Hollywood müzikalinden ya da bir Vegas kumarhanesinden kazanılacak şaşalı bir zenginlik hayalinden çok ama çok fazlasıdır. Ancak dünyanın 1970’lerden bu yana yaşadığı düşünsel çöküntü ülkemiz gibi üçüncü dünya ülkelerinde çok daha dramatik sonuçlar doğurmuş ve entelektüel nicelik ve nitelik kaybolmuştur. Bu nedenle ne dünya tarihi doğru düzgün tahlil edilebilmiş ne de sağlıklı bir ideolojik okuma sağlanabilmiştir.


Dünya halklarından yükselen Amerikan karşıtlığı dahi Amerikan Rüyasının çekiciliği karşısında tereddütler yaşamıştır. Amerikan idealizmin kahrolası bir parçası olan materyalist yaklaşım ve sistemin paraya olan içler acısı bağımlılığı Soğuk Savaş sonrası dünyada yetişen yeni nesillerin niceliksel olarak değer yitirmesine neden olmuştur. Artan refahın öngörülemez bir sonucu olarak burjuvazi kendi aristokrasisini yaratmak istemiş ancak ne yazık ki ahlaki yozlaşmışlığın ve doyurulamayan bedensel nefsin esaretine saplanmıştır. Bugün idealist Amerikan Rüyasının Amerikan Realitesiyle yaşadığı çatışma çok açıktır.

Amerikan Rüyasının yukarıda anlatmaya çalıştığım çekiciliğine rağmen Amerikan Realitesini yozlaşmış gençliliğin durdurulamaz şımarıklığı ile karşı karşıya kalmaktadır. Sovyetlerin dağılmasıyla ideolojik yarışmadaki tek rakibini yitiren Kapitalizm’in kalesi ABD; milenyumun yarattığı teknolojik ve ekonomik gelişmenin meyvelerini toplamış hayal dahi edilemeyen bir refaha ulaşmıştır. Ancak ne yazık ki şerifsiz bir kasabanın gözü kara kovboyu olan sığ politikacılar yaklaşan sonu öngörememiş ve ABD bir andan şekilciliğinin içi boş yaratımsızlığına hapsolmuştur. ABD’de Sovyetlerle rekabet gerekçesiyle ayakta tutulan sosyal güvenlik sisteminden vazgeçilmesi, ekonomik ve finansal regülasyonların çok uluslu şirketlere heba edilmesi ve Sovyetlerle rekabet için yapılan silahlanma masraflarını sürdürmek için girişilen yeni sıcak savaşların yarattığı ekonomik çöküntü yirmi birinci yüzyılda patlak vermiştir.

Yaşanan krizlerin ardından ABD’nin kendi yarattığı özgürlüklerin kölesi olması olarak yorumlanabilir. ABD bireysel girişimciliğin ve ekonomik atılımcılığın yeşerdiği topraklardır. Sınıf, sosyal statü, dini yada etnik kimlik ayırt etmeksizin herkese ama herkes mülkiyet hakkının verildiği ilk toplumsal düzeni kuran bu insanların bir gün kendi kurdukları mülkiyet özgürlüğünün aşırı sonuçları karşısında basiretsiz kalması acıklı bir öyküdür. Eğer ABD’li yöneticiler bu acıklı öykünün sonunu bir Hollywood yönetmeni kadar güzel bağlayamazsa dünyanın çok şaşıracağı günlerin uzak olmadığını söyleyebilirim. Amerikan Rüyasının ABD’nin aç gözlü tröstlerinden ve tekellerinde kurtarılması gerektiği açıktır. Çok uluslu şirketlerin neden olduğu doyurulamaz iştahın Amerikan Rüyasını yiyip bitireceğinden endişe etmekteyim.

Neyse, Amerikan Rüyası gerçek anlamda bir kasaba hayalidir. Herkesin neredeyse birbirinin aynı olduğu bir kasabadır bu rüyada hayal edilen. Bu hayali hastalıklı bulmak da mümkündür tabii ki. Ancak daha öncede dediğim gibi rakiplerinin asla baş edemediği bu rüya iki yüzyılı geride bırakmasına rağmen hala insanlığın ilgisine mazhar olmayı sürdürmektedir. Bu rüyayı yaşatan bir çok edebi metin, nice dâhiyane şairlerin efsunlu dizeleri ve gözlemlerimizi yuvasından çıkartan mucizevi film kareleri mevcuttur. Ancak bunlardan hiçbirisi Norman Rockwell’in fırça darbelerinin kanvas üzerinde bıraktıkları kadar büyüleyici değildir, kanımca. Öyle ki bu usta ressamın çizimlerindeki propagandacı tavır çok açıkça Sovyetlerce taklit edilmiş ve komünizm idealin daha kalıcı eserler ortaya çıkarmasına yardımcı olmuştur.

İngiliz göçmeni bir ailenin ferdi olarak Amerikan Rüyasını iliklerine kadar paylaşan Rockwell 1894 kışında New York’da dünyaya gelmiştir. Chase Art School’da başladığı illüstrasyonları hiçbir zaman bırakmayan Rockwell kısa sürede ilgi çekmeyi başarır. Büyük bir bağlılık duyduğu Amerikan Rüyasının ayrılmaz parçası olan izcilik ile zaten ilgili olan Rockwell American Erkek İzci Birliğinin yayın organı olan Boys’ Life’dan teklif alınca hiç tereddütsüz kabul eder. En erken çalışmalarını Boys’ Life’da icra eder. Her Amerikan yurtseveri gibi kaçınılmaz olarak Avrupa’yı kurtarmak için Birinci Dünya Savaşına katılmak için gönüllü olur ancak kısa boyluluğu gerekçesiyle askerliğe kabul edilmez.


Amerikan toplumsal yaşamını erkek egemen oluşu ve askerlik ile erkeklik arasında kurulan illiyet nedeniyle Rockwell’in de askerliliğini yapamaması kendisinde derin yaralar oluşturmuştur. Çalışmalarında gözlenen aile, erkeklik ve baba fetişinin temelinde kendi erkekliğini ispat yada ailenin temelini erkek olarak gösterme eğilimi olarak yorumlayabiliriz. Çizimlerindeki sterilize çizgi, mutlu ve coşkulu yüzler ve erkekliğin yüksek açılarla gösterilmesi; durumu bu bilgi ışığında Rorckwell’in simgeciliğinin perdelerini biraz daha aralamıştır diyebiliriz.

1916’da geçen yüzyılın en eski dergilerinden birisi olan ve Benjamin Franklin tarafından kurulmuş olan The Saturday Evening Post’ta çizmeye başladığında henüz yirmi iki yaşındadır ve tam kırk yedi yıl boyunca üç yüz yirmi bir kapak ile bu dergiye resmen imzasını atacaktır. Derginin kapaklarında boy göstermeye başlayan Rockwell’in çizimlerinde dikkati en çok Amerikan değerlerine olan bağlılığı yatmaktadır. Neredeyse sadece beyaz renkli insanlardan oluşan illüstrasyonlarında çizer Amerikan Ailesini, Amerikan Rüyasını, Amerikan İdealizmini ve Amerikan toplum yapısını anlatmaya ve idealize etmeye çalışmıştır. Çalışmaları hem Amerika’da hem de Amerika dışında da ilgi uyandırmış, insani duyguları tuvale yansıtışı hayranlık uyandırmıştır.

Çizimlerinde –gerçekten var olup olmadığı tartışmalı olan – Amerikan toplumunu paylaştığı ortak geçmişe oldukça atıfta bulunmaktadır. Polis, asker yada beysbol oyuncularının simgelediği genç, yakışıklı, mutlu, beyaz, atletik ve kendisiyle barışık oğlanlar; sevimli, birbirine karşı alışılmadık bir içtenlik besleyen sağlıklı, mutlu, beyaz ve her an eski güzel günlerden bir hatırasını anlatacak gibi duran yaşlılar; birbirlerine toplumun anlayabileceği şekilde sevgi besleyen, seven fakat sevişmeyen, sağlıklı, mutlu, beyaz ve heteroseksüel çiftler. Bir de bütün bu insanların bir araya geldiği pazar barbeküleri, Christmas yada paskalya yemekleri, yada herkesin neşe içinde şarkılar söylediği mutlu öğleden sonrası çayları.

Rockwell’in çizimleriyle neredeyse büyük yazarların sıkıcı nutuklarındaki “pursuit of happiness” ete kemiğe bürünmüş gibidir. Rockwell’in çizimlerinde Amerikan Rüyasına ulaşılmış, herkes bir rüyayı yaşıyor gibidir. Norman Rockwell’in çizimlerinde sanki kanvas üzerindeki iki boyuttan fırlayıp aramıza karışacak gibi canlı ve ayrıntılı duran insanların yüzlerindeki mutluluk çok dikkat çekicidir. Rockwell’in çizimlerindeki insanlar mutludur, ağlasalar da, üzülseler de, sıkılsalar da, kötü de olsalar iyi de olsalar durumlarından, konumlarından ve kim olduklarından çok ama çok mutludurlar. Mutluluk Rockwell’in çizmekten kendisini alı koyamadığı bir insan jesti olarak karşımıza çıkmaktadır.

Rockwell’in çizimlerinde kadınlar kadındır. Bunu çok iyi anlarsınız. Kadın, kadınlığından, nezaketinden, hanımefendiliğinden, cinselliğinden ve güzelliğinden asla taviz vermez onun eserlerinde. Hatta Rockwell’in ikinci dünya savaşı sırasında yükselen kadın işçileri resmettiği durumlarda dahi kadın işçiler o kirin, pasın altında hala güzel hala kadınsılıklarını önemseyen karakterler olarak karşımıza çıkar. Rockwell cinsel kimliklerin henüz sorgulanmadığı bir zamanda, yankılarını çok travmatik olacağı bir takım değişikliklere şahitlik etmişti. Savaşları, barışları, hak mücadelelerini, toplumsal hareketleri, Sovyetlerin yükselişini, kadınların kimlik sorgulamalarını hem birinci elden gözlemlemiş ama yine de bu gözlemlerinden çok idealleştirdiği Amerikan ailesini tuvaline yansıtmış ve Amerikan toplumuna değişen dünyaya rağmen güvenecekleri bir dal vermiştir.


Rockwell’in Amerikan Rüyasını yaşayan/yaşatan tablolarında kadının ailedeki görevi sorgulanamaz. Kadın ailenin annesidir. Sorumlusu ve erkeğine doyumsuz bir bağlılığı söz konusudur. Bu anne tipi bir yandan kocasına cinsel bir obje olarak hizmet etmek ile yükümlü bir kadın olacak kadar güzel, seksapel ve alımlı hem de çocuğunun duygusal ve fiziksel isteklerini yerine getirecek kadar anaç ve donanımlı olarak tasvir edilir. Rockwell’in çizimlerinde kadınının cinsel kimliğinin asla altı çizilmez. Kadının erkekten fiziksel farklılıkları doğal bir biçimde kabul edilip, sosyal tanımlamalara uygun bir şekilde tasvir edilir. Rockwell kadınlarının cinselliğini en fazla doğurganlık göstergesi olarak niteleyebiliriz. Zira erkek egemen cinsel dürtülerde de kadının cinsel olarak tek görevi doğurmaktır. Amerikan değerler sistematiğinde de Amerikan ailesinde kadına da bu tek görev dışında bir görev verilmez.

Rockwell’in illüstrasyonlarında çocukları olabildiğince idealize “sağlık”lı olarak gözleriz. Bu sağlık çocuklar sanki hiç hastalanmamış yada ileride hiç hastalanmayacak gibi görünmektedirler. Yüzlerinde iyi beslenmelerinin bir işareti olarak kırmızı yanakları her zaman bulunabilir. Burunları küçük ve sivri gözleri ise sonuna kadar açık ve sarsıcıdır. Oğlanlar yakışıklı, kızlar güzeldir. Elleri, yüzleri, elbiseleri olabildiğince temiz ve bakımlıdır. Tam da ideal birer “Future of the US”dirler. Amerika’nın geleceği yetişen bu yeni neslin omuzları üzerinde yükselir ve Amerikan ailesinin önceliği bu geleceğin dengeli ve sağlıklı beslenmesini sağlamak olmalıdır.

Aynı şekilde Rockwell’in çizimlerinde çocuklar gibi gençler de her zaman dinç, sağlıklı, güzel ve atletik olarak resmedilirler. Bu idealize gençlik toplumun yaşlılarına karşı bilinçli ve saygılıdır. Baba sözü dinlerler ve asla büyüklerine karşılık vermezler. Yaşlılar da her zaman sağlıklı, beyaz, güzel ve atletik olarak betimlenirler. Yaşlıların “senior citizen” olarak idealleştirildiği bir çevresel ortamda büyümüştür Rockwell ve tuvaline de bunu yansıtır. Onun yaşlıları her zaman sıcak kalpli, hiç kötülüğe bulaşmamış ve sanki hiç genç olmamış izlenimi verirler. Rockwell’in yaşlıları sanki yaşlı olmak için yaratılmışlardır. Yüzlerinde yaşanmışlıkların, pişmanlıkların ve yılların biriktirdiği acıların değil güzelliklerin, tatlı anekdotlarla dolu bir yaşamın ve başarılı bir hayatın çizgileri belirmiştir. Yaşlılar her zaman sözü dinlenilecek birer “baba” figürü, evlatlar ise büyüklerin sözlerinden çıkmayan “uslu” çocuk olmaktan kurtulamaz Rockwell’in illüstrasyonlarında.

Norman Rockwell illüstrasyonlarıyla Amerikan Rüyasının kitaplardan çıkıp cismanileşmesine öncülük etmiştir. Amerikan ailesine ve toplumsal yaşamına dair çizdikleri Amerikan toplumunu derinden etkilemiş ve bütün dünyada sanatseverlerin ilgisini çekmiştir. Seksen dört yaşında hayatını son bulana kadar yaşayan bir efsane olarak anılmıştır. Her hafta yaptığı kapak resimleriyle bir derginin kendisiyle birlikte anılmasını sağlamıştır. Yapıtları daha kurumadan sergilerde büyük bedellere alıcı bulmuş, Amerika’nın aile ve toplum yaşamı biraz da onun fırçasıyla şekillenmiştir. İnsanlar onun resimlerindeki karakterler gibi olmaya çalışmıştır. Bu anlamıyla Rockwell’in idealleri canlanmış ve Amerikan Rüyasını yaşamış, yaratmış ve şekillendirmiştir. Rockwell’in mirası beyazperdede, tiyatro sahnesinde ve birçok televizyon yapımının klasikleşmiş sahnesinde göndermelerle canlı tutulmuş, Amerikalının bu rüyaya sadakati ayakta tutulmaya çalışılmıştır. Rockwell’in resimlediği ve sonrasında onunla resimleriyle de şekillendirilen Amerikan Rüyası, bugün yaşanan yozlaşmış ve vaat ettiği hedeflerden uzaklaşmış; zafiyet, hıyanet ve kıyamet içindeki Amerikan Realitesiyle uzlaştıkça yeniden eski canlılığına kavuşacaktır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder