Nobel Ödüllerinin Tarihi Üzerine Bir Kaç Söz


Avrupa merkezli bakış açısına, çarpık siyasal yönelimlerine ve çoğu kez tartışmalara yol açan yanlış değerlendirmelerine rağmen İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, Karolinska Enstitüsü ve Norveç Parlamentosu tarafından seçilen Nobel Komisyonunun verdiği Nobel Ödülleri bir kıstas olarak bilim insanlarının zihinlerimizdeki yerini etkilemektedir. Her ne kadar bir bilimsel çalışmanın değeri Nobel alıp almadığına göre değerlendirilemeyeceği gibi herhangi bir insan Nobel ile ödüllendirilip ödüllendirilmemesine göre de ölçülemez. Akademi yıllar içinde birçok yanlışa imza atmış, kimi zaman siyasi mülahazalarla kimi zaman da bilimsel olmayan ölçütlerle bilim insanlarını değerlendirmiştir. Özellikle ekonomi, edebiyat ve barış ödüllerinin dağıtımında sosyal bilimlerden kaynaklanan değerlendirme hataları sıklıkla yapılmıştır.


İnsanlık ailesine belki de seri üretim patlayıcıları keşfederek büyük bir kötülük yapan Alfred Nobel’in adı kendi adıyla kurulan vakıf, İsveç ve Norveç devletinin katkılarıyla barış, edebiyat, fizik, kimya ve ekonomi alanlarında verilen ödüllerle aklanmaya çalışılmıştır. Bu bir nebze başarılı da olmuştur. Nobel deyince bugün kimse savaşları, ölümleri, katliamları ve bütün bunlara sebep olan o lanet patlayıcıları keşfeden bir kimyacıyı hatırlamamaktadır. Nobel birçok insan için bilim insanlarına ödül dağıtımından başka bir anlam çağrıştırmamaktadır. Tarihin büyük bir ironisi olarak Nobel kendi adını yazdığı iki satır vasiyetle temizlerken büyük bir geleneği de böylece yaratmış oluyordu. Paranın satın alamayacağı hiçbir şey yoktu.

Yine de Nobel’i alanlar ve almayanlar bir kıstas oluşturmuş, Madalya’nın yanında verilen yüklü miktarda verilen nakdi ödülü kimin aldığı insanların ilgisine mazhar olmuştur. 1901 yılında verilen ilk ödülün üzerinde geçen yüz on yılı aşkın sürede beş yüz doksanın üzerinde ödül dağıtılmıştır. Ödüllerin tamamına yakını ödül verilenler tarafından kabul edilmiş sadece dört kazanan hükümet baskısıyla iki kişi ise tamamen bilinçli ve bağımsızca ödülü ret etmiştir. Ödül alanların en küçüğünün yaşı henüz yirmi beş iken en yaşlısı ise doksan yaşında idi. Avrupalıların büyük bir hırsla bütün dünyayı kana buladıkları iki büyük savaş sırasında ödül törenleri sekteye uğramış, Nazilerin yayılmacı politikaları Nobel’in saygınlığına gölge düşürmeye çalışmıştır.

Bugüne kadar dağıtılan beş yüz kırk dokuz Nobel ödülünden sadece kırk tanesinin kadınlara verilmiş, geri kalanlarını ise erkekler paylaşmıştır. Eğitim olanaklarından kadınların nasıl uzak tutulduğunun, bilimsel çevrelerin kadınların ilerleyişine nasıl kapatıldığının en açık göstergesi bu rakamdır diye düşünüyorum. Kim fırsat düşkünü erkek megalomanlarının iddia ettiği gibi bu veri kadınların zekasıyla değil erkek egemenliği ve cinsiyetler arası eğitim eşitsizliği ile ilgilidir. Eğer böyle olmasaydı Nobel tarihinde iki ayrı bilimsel alandan da ödül alabilen tek insan bir kadın olmazdı. Büyük düşünür Marie Curie 1903 yılında fizikten 1911 yılında ise kimya alanından Nobel kazanarak bir tarihi başarıya imza atmıştır.


Bir öğretmenin çocuğu olarak Varşova’da doğan ve Paris’te Sorbonne Üniversitesinde eğitim almak için geldiğinde hocası Pierre ile tanışıp evlenen ve ilk bilimsel çalışmalarını kocasının adıyla yayınlamak zorunda kalan bu büyük deha Alman fizikçi Röntgen ve Fransız fizikçi Bevquerrel ile yürüttüğü çalışmalarda radyoaktivite üzerinde büyük buluşlara imza atmış, iki yeni elementin keşfini yapmıştır. Eşinin talihsiz bir biçimde erken ölümünün ardından Sorbonne’da ders veren ilk kadın olma onuruna da erişmiştir. X ışınları ve görüntüleme teknolojileri üzerine çalışmaları çığır açan bir büyük bilim insanı olmasına rağmen asla bilim adamları tarafından kabullenilmeyen Curie, çalışmaları nedeniyle maruz kaldığı X ışınlarının yol açtığı feci bir rahatsızlıkla ölmüştür. Curie ailesinden Nobel ile ödüllendiren sadece Marie olmaz, önce eşi daha sonra da kızı Nobel alarak bilim tarihindeki belki de üç ayrı ödülle anılan tek aile olmak gibi bir özelliğe sahiptirler.

1915 Nobel Fizik ödülü ise William Lawrence Bragg isimli Avustralyalı genç fizikçiye verilir. Bragg ödülü aldığında henüz 25 yaşındadır ve önündeki koskoca kariyerinde bu ödülün sahibi olmanın haklı gurunu taşıyacaktır. 2007 Nobel Ekonomik ödülünü alan Leonid Hurwicz ise Nobel kazanan en yaşlı insan payesini taşımaktadır. Rusya doğumlu Leh bir ailenin Amerika’da yaşayan ferdi olan Hurwicz, matematik ve ekonomi alanında çalışmaları ile tanınmaktadır. Eric S. Maskin ve Roger B. Myerson ile paylaştığı ödülünü Hurwicz “ters oyun teorisi” olarak da bilinen Mekanizm Tasarımı Teorisi üzerine olan çalışmaları nedeniyle almıştır. Ödülü aldıktan sadece bir yıl sonra hayata gözlerini kapayan Hurwicz’in ödülünü tadını çıkaramadığını söylemek sanırım yanlış olmayacaktır.

Kayıtlara göre ise yaşayan en yaşlı Nobel ödül sahibi ise 1909 doğumlu Nerolog Rita Levi-Montalcini’dir. 1986 yılında Nobel Tıp ödülünü alan bilim insanına bu paye Stanley Cohen ile birlikte büyümü faktörleri üzerine yaptığı çalışmaları nedeniyle verilmişti. İtalya doğumlu Yahudi bir göçmen olan Levi-Montalcini St.Luis Üniversitesinden aldığı teklifle 1946 yılında ABD’ye gider ve çalışmalarına burada devam eder. Bir yandan da İtalya’daki bağlarını koparmayan Levi-Montalcini hem ABD’de hem de İtalya’da çalışmalara devam ederek İtalya’daki aile üyelerinden kopmamayı başarır. Geliştirdiği bir ilacın yan etkileri nedeniyle bazı ülkelerde yasaklanması Levi-Montalcini’yi ciddi bir sıkıntıya soksa da 2001 yılında “Ömür Boyu Senatör” olarak İtalyan Senatosuna atanır.

Bütün önyargılara ve tartışmalar rağmen Nobel ödülü saygınlığını korumayı başarmıştı. Savaşlar ve işgaller altında verilen ödüllerde dahi hayatta kalmayı başaran Nobel ödülleri en büyük sıkıntıyı 1964’te yaşamıştır. O zamana kadar ödülün verildiği herkes büyük bir sevinç ve kıvanç içinde ödülü kabul ederken, Fransa’nın asi ve çirkin çocuğu Sartre 1964 Nobel Edebiyat ödülünü ret eder. Nazi ve Sovyet iktidarlarının baskısıyla kabul edilemeyen diğer ödül sahipleri bir yana ilk kez bir ödül sahibi bilinçli olarak ve özgürce ödülü geri çeviriyordu. Siyaset, felsefe ve edebiyat alanlarda binlerce makale ve onlarca kitaba imza atan düşünür, aktivist ve yazar Jean Paul Sartre uslanmaz bir muhalif olarak bugüne kadar sayısı eylem yapmış Fransa’yı ve dünya halklarını şaşırtmıştı. 


Kariyerine bir öğretmen olarak başlayan bu çirkin adam, bağlanma ve kurumsallaşma arasında geçen mücadele dolu bir yaşam sürmüştü. Gazetecilik, yazarlık, yönetmenlik, akademisyenlik, siyaset adamlığı gibi sayısızı payeyi taşıyan Sartre sosyalizme olan bağlılığına rağmen en çılgın zamanlarda daki Komünist Parti üyesi olmamış, bağlanmamıştır. Nobel kendisine sadece edebi çalışmaları nedeniyle ödül vereceği belli olduktan sonra bugüne kadar hiçbir kurumsal ödülü almayan Sartre’ın bu ölü alıp almayacağı merak konusu olmuştu. Sartre yine herkesi şaşırtmayı başarmış ve dünyanın en saygın ödüllerinden bir tanesi olan Nobel, bağlanmasına aykırı olduğu gerekçesiyle reddetmişti.

Sartre’dan sonra uzun bir süre Nobel Fransız edebiyatına karşı soğuk kalacaktı ama Nobel’in tarihindeki ikini ret bir Fransız’dan değil bir Vietnamlıdan gelecekti. Vietnamlı Devrimci Le Duc Tho 1973 yılında Henry Kissinger ile birlikte Vietnam barışına olan katkıları nedeniyle ödüllendirilmek istendi. Tho ise Vietnam’da gerçek bir barışın inşa edilmediği gerekçesiyle ödülü reddetmiştir. Önce Fransız işgal kuvvetlerine ardından da ABD’li işgal kuvvetlerine karşı milis kuvvetlerle mücadele veren Tho, barış görüşmelerini yürüttüğü Paris’te ilk kez batılılarca gözleniyordu. Daha önce birçok kereler yapıldığı gibi Nobel ödülünü veren komite yine dünya politikasında karşılıklılığı gözeterek Tho ile birlikte işgal kuvvetlerinin ateşkesin yardım ettiği gerekçesiyle Kissinger’a da ödül verilmesi yönünde irade ortaya koyar. Bu çok tartışma yaratır. Barış ödülünü veren Norveç parlamentosunun seçtiği komiteden iki üye Kissinger’a ödül vermesine dayanamayarak istifalarını sunarlar. Kissinger  bütün dünya halkları gözünde haksız bir işgalin müsebbibi olan ABD güçlerinin diplomatıydı ve yürüttüğü sözde barış görüşmelerinin nedeni olan savaşın sorumlusu olmakla itham ediliyordu. Tho en çok da bu karşılıklılık gerekçesiyle ödülü reddetmişti. Nobel seçici komitesinin dünya haklarının vicdanındaki değerleri hiçe sayarak diplomasinin soğuk diliyle hareket etmesi ve Tho ile birlikte Kissinger’a ödül vermesi Nobel’in bir kez daha eleştiri konusu olmasına yol açmıştır.

İkinci dünya savaşı yıllarında ise Nazi yönetiminin despotizmi nedeniyle Alman bilim insanları ve aydınları çok az yurtdışına çıkabiliyordu. Çıkabilen aydınların ise Nazi hayranlığı yüz kızartıyor, dünya halkları bu tür insanları utanç içinde karşılıyordu. Nazilerin Norveç’i işgal etmesinden sonra ve Nazi etkisinin bütün Avrupa’yı silkelediği yıllarda Nobel ödülleri kimi zaman verilememiş kimi zaman ise Nazi sempatizanı bilim insanlarına verilmiştir. Bu dönemde Richard Kuhn, Adolf Butenandt ve Gerhard Domagk’a verilen ödüller tartışma konusu olmuştur. Nobel bu isimlerle itibar yitirmiştir.

Yine siyasi yıldırmalar sonucu Rus dilinin büyük ozan Boris Pasternak Novel ödülünü alamamıştır. Pasternak’ın Rus dilindeki eserleri ve çalışmaları sırf Sovyet yönetimine karşı batılılarca manipüle edilmiştir. Çevirmen, şair ve büyük bir yazar olan Pasternak’ın Doktor Zivago isimli başyapıtı komünizm karşıtlığı ile itham edilmiş ve kendi dilinde kendi ülkesinde basılamamıştır. Pasternak’ın eseri yurtdışına basılıp büyük sansasyon yaratınca Nobel adaylığı gelmiş ama KGB ve Sovyet edebiyat çevrelerinin dışlayıcı baskıları nedeniyle Pasternak zor günler yaşamıştır. Ödülü aldığı duyurulduğunda ise dünya kamuoyunu şoke eden bir gelişme yaşanmış ve Pasternak Nobel’i Sovyet hükümetinin baskıları nedeniyle alamayacağını bildirmiştir. Sovyet hükümeti ise bu gelişmeye Pasternak’ı yurttaşlıktan çıkarıp batıya sürgün etmek tehdidiyle yanıt vermiştir. Pasternak doğrudan Kruşçev’e yazdığı bir mektupla anavatana bağlılığı ilan ediyor ve af diliyordu. Belki kendisi ödülden vazgeçerek çok eleştirdiği gulaglardan kurtulmuştu ama ölümünün ardından eşi ve kızı acımasızca gulaga gönderilmişti. Pasternak kendi ülkesinde asla hak ettiği özgüyü alamadan gözlerini hayata böyle yummuştu.


Nobel ödüllerinin bir tutukluya verilişi ise Nobellerin tarihi boyunca sadece üç kez yaşanmıştı. İlki 1935 Nobel barış ödülü sırasında yaşanır. Almanya’da yükselen milliyetçilik ve yaşanan ağır ekonomik darboğaz köktenciliği ateşler. Batılarca ağır şartlar altında Alman toplumuna dayatılan Versay Antlaşması Alman devletinin hava kuvvetlerine ve ağır silahlılara sahip olmasını yasaklıyordu. Birinci Dünya Savaşı yıllarında yükselen Alman militarizmine karşı duruşuyla parlayan pasifist bir gazeteci olan Carl von Ossietzky ağır bir yenilgiyle savaştan bedbaht çıkan ülkesi karşısında kendisinin haklı çıktığını görür. Savaş sonrası yaşananlar ise dramatiktir. Almanya batılılarca bir daha emperyalist yarışa katılmayacak şekilde yeniden düzenlenir.

Geleneksel prenslikler rejimine dayandırılan eyaletlere bölünüp federe bir devlet şekilde organize edilir. Zayıf bir halinde güçlenmesi ve tekrar Avrupa’nın başına iş açması engellenmeye çalışılır ancak bu alman toplumunun düzen ve intikam duygularını daha kamçılar ve Ossietzky’nin ifşa edeceği ikinci silahlanmayı doğurur. Ossietzky’nin yayınladığı haberlerde ortaya çıkmıştır ki Naziler Sovyetlerle ortak silahlanmaya başlamış, gizli fabrikalarda silah ve ağır silahlar üretilmeye başlamıştır. Nazi pilotları Sovyetlerde uçuş eğitimi almaktadır. Haberler ortalığı aya kaldırır. Ossietzky Alman Yüksek Mahkemesinde yargılanır ve hemen koruyucu tutuklulukla cezalandırılır. Cezaevinde tüberküloza yakalanan Ossietzky aynı yıl Nobel ile ödüllendirilir. Ancak bu ödül Alman basınında hiç yazılmaz, Alman toplumu ödülden hiç haberdar olamaz. 1938 yılında tüberküloz hastası olmasına rağmen tutulduğu cezaevinde ödülünü alamadan yaşamını yitirir.

Nobel’in bir tutukluya ödül olarak verildiği ikinci olay ise 1991’de yaşanır. Uzun yıllar batılılarca sömürülen Hindiçin ülkelerinden olan Myanmar’ın talihi ülkedeki sömürge güçlerinin terk etmesiyle değişir. 1948’de başlayan bağımsızlık 1962’de yapılan askeri darbeyle gölgelenir. Ülkeyi askeri rejimle yöneten generaller yaptıkları seçimlerde elde edilen sonuçları manipüle ederler ve rejimlerini onlarca yıl sürdürürler. 1990 yılında yapılan ilk özgür seçimde ise bir sürpriz yaşanır ve Demokrasi İçin Ulusal Birlik seçimleri kazanır. Partinin lideri Aung San Suu Kyi ise verdiği demokratik mücadelenin sonucu olarak ev hapsinde tutulmaktadır. Askeri rejim seçilmiş bu yürekli kadına iktidarı vermemiştir ama kendisinin şiddet içermeyen insan hakları ve demokrasi mücadelesi batılılarca takdir edilmektedir.

Suu Kyi Ghandi’den etkilenen büyük bir pasifist demokrasi savaşçısıdır. Eylemleriyle milyonları meydanlara toplamakta ve uluslar arası bir üne kavuşmaktadır. 1988’de partinin kuruluşu ile biten büyük yürütüşünde tutuklanır ve ev hapsi ile cezalandırılır. Bu yargılama büyük infial yaratı. Dünya halkları Suu Kyi’ye destek olmak için onun yoklunda kendisini onurlandırma yarışına girişirler. Birçok barış ve düşünce örgütünde onur payeleri ve demokrasi ödülleri alır. Kanada bugüne kadar sadece beş kişiye verdiği “Onursal Vatandaşlık” payesini 2007’de verir. Jawaharlal Nehru Uluslararası Anlayış Ödülü, Uluslararası Simon Bolivar Ödülü ve Wallanderberg Madalyası gibi saygın ödüller alır. 1991 yılında henüz ev hapsindeyken Nobel ödülünü alır. 13 Kasım 2010’da salıverilir ve hakkı yürüyüşüne geri döner.

Tutukluluğunda Nobel ödülü alan en son isim ise Çinli yazar, akademisyen ve insan hakları savunucusu Liu Xiaobo’dur. Liu Xiaobo’nun Nobel ödülü 2010 yılında büyük olay yaratmış, birçok kimse yine Nobel’in batılılarca siyasete alet edildiğini iddia etmiştir. Nobel seremonisi sırasında her yıl çağrılan ülke temsilcilerinden on sekiz tanesi katılmayarak bu durumu boykot etmişti. Çin hükümeti ise Xiaobo’ya Nobel ödülü verileceği ilan edilen seremoniye katılanları sonuçlarına katlanmak ile tehdit etmiş ve Nobel’e rakip olarak aynı yıl ilki verilen bir Konfüçyüs Barış Ödülü tertip etmiştir. Nobel’e karşılık büyük doğulu düşünür Konfüçyüs adına verilen ödülü ilk yıl Tayvan’lı siyasetçi Lien Chan, ikincisini ise 2011’de ise Rus Başbakanı Vladimir Putin almıştır. Birçok kereler tutuklan Xiaobo batılı görüş açısından tam bir demokrasi mücadelesi verirken Çin hükümetine göre ise yurt dışına bilgi sızdıran, rejim aleyhtarı bir vatan hainidir.


Tutuklu iken Nobel’e layık görülenler dışında ölümünden sonra bu ödüle kavuşanlar da olmuştur. Nobeller 1974’te konulan bir kural ile kişilerin ölümlerinin ardından verilmezken bu kural iki kez çiğnenmiştir. İlki Edebiyat alanında 1931 yılında gerçekleşmiştir. İsveçli Erik Axel Karlfeldt’in daha sağ iken 1919’da ödüllendirilmek istendiği ancak ödül geri çevirdiği söylenmektedir. Ancak ölümünün ardından 1931 yılında şair onurlandırılmak istenmiş ve Nobel ile ödüllendirilmiştir.Ödülün verilmesiyle ilgili dikkatten kaçmaması gereken bir nokta da Karlfedlt’in kendisinin ödülü veren İsveç Akademisinin üyesi olduğudur. Ölümüyle verilen ödülün akademinin bir vefası olarak yorumlanabileceği de açıktır.

Ölümünün ardından Nobel ile ödüllendirilen ikinci ve en son isim ise İsveçli ekonomist, yazar ve diplomat Dag Hammrskjöld olmuştur. Hammrskjöld, Birleşmiş Milletler’in ikinci genel sekreteri görevini üstlenmişti. Birleşmiş Milletler genel sekreterleri arasında görev başında vefat eden ilk ve tek kişidir. 1953 ile 1961 yılları arasında Birleşmiş Milletlerin genel sekreterliğini üstlenen Hammrskjöld soğuk savaşın en canlı günlerinde dünya siyasetinde gösterdiği tutumuyla hatırlanmaktadır. Belirlenemeyen bir nedenle gizli bir görüşme için bulunduğu Zambia’dan dönüşü sırasında uçağının yere çakılmasıyla hayata veda eden Hammrskjöld dünya barışına katkı sağlamak için çabalamış ve bu çabaları nedeniyle Nobel ödülüyle ölümünden sonra onurlandırılmak istenmiştir.

Nobel’in açıkgöz bir girişimci, gözü pek bir kimyager ve usta bir tüccar olarak başladığı kariyeri arından bıraktığı olanca devasa mirasıyla yaratılan koca bir mit ve insanlık ailesinin çok değerli fertlerini belirlemedeki şaşkınlık verici gayretiyle ortak tarihimizin ilginç parçalarından birisini oluşturmaktadır. Hiç Nobel alamamış onlarca deha ve Nobel almasına rağmen hiçbir bilimsel değeri olmayan onlarca insana rağmen Nobel ödülü dağıttığı büyük nakdi ödülle adından konuşturmaya devam etmektedir.

Nobel kazanan en şaşkınlık veren isimlere gelince karşımıza şöyle bir liste çıkmaktadır. Kimlere bu ödül verilmemiştir ki? Beyazların AIDS’i sırf siyahları öldürmek için icat ettiğini iler süren Waangari Maathai yada daha iktidarın ikinci yılında insanlığa hiçbir katkısı olmadığı halde Barack Obama, Çevre bilimlerinde onlarca ismin yaptığı değerli çalışmalar dururken sadece bir belgesel yardımıyla küresel ısınmaya dikkat çeken Al Gore, daha önce de anlattığım gibi ABD emperyalizmin ideal bir temsilcisi olan Henry Kissinger, Filistin meselesi hala çözülmemesine rağmen sorunun çıkmasından bu yana sorunun tarafları olan liderler; İshak Rabin, Şimon Peres, Menachem Begin ve Yaser Arafat Başta söylediğimi tekrarlayarak bitirelim bir bilimsel çalışma aldığı ödüllerle yada bir bilim insanı Nobel alıp almamasına göre değerlendirilemez. 


1 yorum:

  1. Sitenizde Lüfer Koruma Timi2ni görünce pek sevindim zira ben de Lüfer Koruma Timi'yim :)

    YanıtlaSil