ABD: İki Partili Siyasal Sistemin Tarihi Üzerine


Hem nüfus hem ekonomik hem de siyasal olarak bakıldığında dünya üzerinde yaşayan en büyük demokrasi Amerika Birleşik Devletleri’dir. ABD’nin ultra-modern demokrasi hamaseti bir yana bu demokrasinin de nitelikleri her zaman tartışılır olmuştur. Soğuk savaşın ardından dünya siyasetinde giderek artan oranda bir etkiye sahip olan ABD’nin kendi demokrasisini nasıl kurduğunu anlamak, hem örnek bir demokrasinin işlerliğini tartışmamızı kolaylaştıracak hem de ABD örneği üzerinden demokrasinin kendisi anlaşılabilecektir. Amerikan Demokrasi’sinin üzerine kurulduğu iki partili siyasal yarışmanın tarihi kökenlerini tartışarak yaşayan en büyük demokrasinin niteliklerini daha net görebiliriz. Demokrasinin niteliksel değerlerini anlamak için yaşayan bir demokrasinin tarihinden daha iyi bir kaynak düşünemiyorum.

Dünya halkları arasında gökten indiğine inanılan vasilere ilk başkaldıran halk Amerika’da kurulan ilk on üç koloni olmuştur. Çoğunluğu İngiliz ana vatanından ve Avrupa’nın diğer ülkelerinden kopup gelen bu insanlar yeni bir dünya kuruyorlardı. Kurdukları yeni dünyada krallara, kraliçelere ve kan bağıyla ilerleyen asillere ihtiyaçları yoktu. Her ne kadar ABD’nin kurucuları arasında krala kaybedecek çok şeyi olan asiller olmasına karşın, Amerikan Devrimi bir halk hareketiydi. Boston’da sıradan bir vergi tartışmasından dünya tarihini baştan sona değiştirecek bir devrime imza attılar. İngilizlerin kolonilerini kaybetmesinden de öte Amerikan devriminin etkileri çok sarsıcı olmuştu. Tetiklediği Fransız devrimiyle de aslında ilk günden bugünlere kadar savunduğu ilkeleri başka halklara da ihraç etmesini bilmiştir.

Ancak ABD’nin kurulmasının hemen ardından büyük bir sorun ortaya çıkacaktır. Ülke nasıl yönetilecektir. Zira bu güne kadar Amerika’daki kolonileri tekil ve bir birinden ayrık olarak İngiliz kraliyet ailesi adına İngilizler yönetmiştir.  Devrimden sonra, yani İngiliz askerleri Kanada’nın soğuk topraklarına kadar sürüklendikten sonra Atlantik’in sıcak sularına bakan Amerikan kolonileri nasıl yönetileceği sorunu ortaya çıkmıştır. Bu noktada Kurucu Babalar öncülük etmiştir. Her bir koloni kendi içinde yeni bir sistem öngörmüş ve artık idaresinin İngiliz sömürüsünden kurtarmıştır ama koloniler arasındaki ilişkiler devrim sonrasında yeniden kurulmalıdır. Bir de artık ABD’nin siyasal temsili sorunu vardır. Koloniler birer birer devletleşirken bu devletlerin birbirleriyle siyasal, ekonomik ve ticari ilişkilerini kuracak ve koruyacak bir siyasal otoriteye ihtiyaç vardır. İşte bu ihtiyacı karşılamak için iki fikir ortaya atılmıştır; konfederasyon ve federasyon.

Birbiriyle daha mesafeli, başkanın sadece temsil kabiliyeti olduğu Konfederasyon ile sıkı ilişkiler ve daha güçlü bir başkanın olduğu federasyon fikri giderek siyasal fraksiyonlara dönüşmüştür. Aslında Kurucu Babalar, ABD’nin güçlü, karizmatik ve halkı tarafından desteklenen bir başkan tarafından yönetilmesini istemiştir. ABD’deki seçim sisteminin tarihi gelişimi de iki-partili sistemin hem nedeni hem de sonucu ola gelmiştir. Seçmenler önce yaşadıkları kolonilerin temsilcilerini ve yöneticilerini seçecektir. Sonra bu temsilciler de ABD Başkanını. Bu yönden Amerikan seçim sistemi iki dereceli bir seçim sistemidir. Bugün dahi seçmenler aslında ABD Başkanını değil ABD Başkanını seçecek olan ikincil seçmenleri seçer. Seçilen temsilciler seçimlerden öne hangi başkanı destekleyeceklerini açıkladıkları için seçmenler eğilimlerini bu ikincil seçmenler üzerinden gösterirler.


Yine de iki partili sistemin ortaya çıkışı uzun zaman alan bir süreçtir. Sistemsel yada kurgusal doğrudan bir yönlendirme olmaksızın siyasal yönelim bu iki partili rejime evrilmiştir. Zira aslında ABD siyasal rejiminde iki parti dışında parti yoktur denilemez. Cumhuriyetçiler ve Demokratlar dışında, Liberteryenler, Yeşiller, Komünistler,  Sosyalist İşçiler ve Sosyal Demokratlar gibi sayısız parti vardır. Kapitalizmin yaşayan en büyük temsilcisi olan ABD’de sayısız muhalif sosyalist örgüt vardır ve Komünist Parti 1919 gibi çok erken bir dönemde kurulmuş ve günümüze kadar çalışmalarına devam edebilmiştir. Ancak ABD’nin gerek seçim sistemi ve partilerin işleyiş geleneklerinden kaynaklanan gerek ise fiziksel büyüklüğünün yarattığı kimi imkansızlıkar nedeniyle iki büyük parti dışında parti yokmuş gibi hissedilir. Tarihsel gelişim de zaten bu iki partinin üzerinden okuna bilmektedir.

Türkçeye eyalet olarak aktarılmış olsa da ABD’yi meydana getiren elli bir devletin her birisinden siyasal partilerin dağılımını tek tek incelemek gerekmektedir. Güney devletleriyle kuzey devletlerindeki seçmen eğilimler ve siyasal gelenekler çok ayrıksı olduğu için yerelde siyasal partilerin dağılımı da değişmiştir. Güneye gittikçe daha sağa kayan kimi küçük partilerin Şehir Meclislerinde ve Valiliklerde kendilerini hissettirdikleri söylenebilir. Kuzeye doğru gidildikçe ise daha özgürlükçü eğilimler artar ve genelde sözü geçmeyen kimi küçük sol grupların eyalet (aslında devlet) seçimlerini etkileyebildikleri bilinmektedir. Okyanuslardan uzaklaştıkça karasal iklimin ağırlık kazanması gibi iç bölgelerde de daha muhafazakar eğilimler baş gösterir ve dini grupların siyasal uzantıları denklemde yerlerini alır.

Yereldeki bu çeşitlilik ve karmaşıklığa rağmen, Kurucu Babalar’ın temennisi yerini bulmuş ve federalist bir rejimde Cumhuriyet’in temsilini sağlayacak başkanlık seçimlerinde seçmenler iki aday arasında seçim yapmaya doğru güdülenmişlerdir. ABD’nin Bağımsızlık Bildirgesi’yle kurulmasının ardından konfederasyona yönelimin olduğu açıktır ancak yaşanan tartışmalardan federalistlerin galip çıkmasıyla işin rengi değişir. Yaygın yanlış kanının aksine Amerikan İç Savaş’ının nedeni kuzey ve güney devletleri arasında çıkan köle kullanımı anlaşmazlığı değildir. Ortada çözümlenmesi gereken en büyük sorun birleşecek olan bu devletlerin nasıl bir başkanlık altında bir araya geleceğidir. Güneydeki devletler daha çok sembolik temsiliyet görevi üstlenecek bir gölge başkan isterken, kuzeydeki devletler güç ve erk sahibi bir başkanlık rejimi talep etmektedir. Kölelik ve diğer ekonomik sorunlar siyasal anlaşmazlığın gerisinde kalmaktadır.

Demokratların Sembolu: Eşek
İlk başkan George Washington’ın aksine kendisinden sonra gelen bütün başkanlar partilidir. İlk kurulan parti Federalistler olmasına karşına uzun on yıllar boyunca ülkeyi yönetecek ve iki partili sistemin “bir anlamda” içinden doğmasını sağlayacak olan “Demokratik Cumhuriyetçiler” partisidir. Bu arada belirtmek gerekir ki, Amerikan kolonileri İngiltere’den kazandıktan hemen sonra birleşmemişler, bu birleşim zamanla ve evrimleşerek gerçekleşmiştir. ABD’de federal hükümetin bir Anayasası olmasına rağmen her bileşenin de kendine özgü, kimi zaman yazılı kimi zaman yazılı olmayan bir anayasal ve yargısal metinler bütünü vardır. Bu durumun varlığı dahi ABD’deki devletlerin her birinin ABD’nin ve başkanlık rejimi üzerindeki en etkin araç olan iki partili sistem ve seçim sistemi üzerine ayrı bakış açıları olması doğaldır. Her parti ayrı ayrı bu devletlerde örgütlenirken bu devletlerin yasalarına uygun hareket etmek zorundadır. Bu zorunluluk ulusal çapta örgütlenebilmiş parti sayısını da azaltmıştır.

1790’larla birlikte ilk siyasal parti olarak Federalistler kurulur. Federalistler ülke çapında Federasyon fikrine karşı çıkan ticari tekeller ve toprak zenginlerine karşı halkçı bir söylem geliştirmişler ve ilk siyasal zeminin oluşmasına katkı sağlamışlardır. Amerikan İç Savaşına kadar siyasal varlığını sürdüren parti daha sonra Whig’lerin siyasal muhalefeti ve Demokratik Cumhuriyetçilerin siyasal ağırlığı karşılığında dayanamazlar ve siyaset sahnesinden çekilirler. Gerçekten de özellikle Whig’ler federasyon fikrine karşı çıkmadan parlamentonun önemine işaret ederek gerçek bir demokrasinin nasıl olması gerektiği konusunda rejimin evrilmesini sağlamıştır. Amerikan Anayasasının yazarı olarak bilinen James Madison ile Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinin yazarı olarak bilinen Thomas Jefferson’ın kurduğu “Demokratik Cumhuriyetçiler” ise bugünkü ikili siyasal parti düzenin içinden çıktığı öncül siyasal örgüttür.

“Demokratik Cumhuriyetçiler”in temelleri ilk on üç koloninin birleşip, ABD’yi kurduğu ve bir nevi başkentlik yapan Philedelphia’da atılmıştır. Parti daha sonra kuzeye doğru yayılım göstermiş ve özellikle New York’ta örgütlenmesini gerçekleştirmiştir. O güne kadar Whig’leri saymazsak tek parti olarak ülkeyi yöneten Federalistlerin karşısına ilk kez örgütlü bir siyasal yapı vardır. Zira Whigler siyasal bir yapıdan çok her türlü tek adamlığa karşı çıkan fikir kulübü gibidir. “Demokratik Cumhuriyetçiler” ise Federalistlerin aksine güçlü bir devlet yapılanmasından yanaydılar. Başkanlığın sadece bir temsil makamı olmaması gerektiğini, bunun yanında devletler arasında çıkacak siyasal, ekonomik ve ticari sorunları çözmeye, yasama ve yargı gibi erklere sahip olmasına inanıyorlardı.

Cumhuriyeçilerin Sembolu: Fil
ABD’nin yedinci başkanı Andrew Jackson, demokrasiye bağlılığı ile Demokratların “Demokratik Cumhuriyetçiler”den ayrılıp kendi partilerini kurmasında simgesel bir değere sahiptir. Whig’lerin “Demokratik Cumhuriyetçiler” karşısında ayağı yere basan naif mücadelesi, Amerikan kamuoyu tarafından artık tek parti devrinin bittiği şeklinde yorumlanmıştır. Zamanın ruhu da gelişmelere uygundur yada bu gelişmeler artık siyasal iklim müsaade ettiği için gerçekleşmektedir. Avrupa’da Napolyon’un yarattığı kaos ortamı bitmiştir ama Avrupa artık başka kıtaları fethedecek kadar güçlü değildir, buda ABD üzerindeki dış baskıları azaltmıştır. Öte yandan beşinci başkan James Monre ülke içindeki sorunları çözmek ve güçlü bir devlet yaratmak için ABD’yi Avrupa siyasetinden soyutlayan bir doktrin kaleme almıştır. Monre’nin şekillendireceği Amerikan Dış Politikası etkilerini Avrupa’nın “Dünya Savaşları”na kadar etkisini sürdürecek ve ABD uluslararası politikada mutedil davranışlar sergileyecektir.

Monroe’nun değim yerindeyse bitirdiği Federalistlerin yerine ikinci bir partinin varlığı kaçınılmazdır. Bu nedenle Whiglerle “Demokratik Cumhuriyetçiler”in yürüttüğü güçlü başkanlık rejimi Federalistlerin çöküşüyle neredeyse muhalefetsiz kalmıştır. Demokratların ortaya çıkmasında bir sınıfsal açıklama daha vardır. Aydınlanmacı eğilimleriyle dikkat çeken Whiglerin Monroe’nün çekiciliği ile “Demokratik Cumhuriyetçiler”le birlikte kurdukları sistemde halk yığınlarına baskıcı bir bakış açısı hakimdir. Küçük tacirler, küçük toprak sahipleri ve kentli işçiler Amerika’da söz sahibi olamamaktan şikayetçidir. Yani bir anlamda orta sınıf sesini aramaktadır. ABD’nin yedinci başkanı Adnrew Jackson’ın başkan yardımcısı olan Martin Van Buren ise bu tabandan gelen hareketin gelecekteki başkan adayı olacaktır.

Demokratların dayandığı iki toplumsal köken daha dikkat çekmektedir. Ülkenin kuzey kesimlerindeki sanayi tekelleri ile güneyindeki büyük toprak sahipleri genellikle Püriten, Protestan ve beyazlardır. İrlandalı, Fransalı ve İspanyol beyaz göçmenlerin yada Hristiyanlığa geçirilmiş yerli kabile üyeleri ve kara derili azad edilmiş Afrikalıların siyasette etkileri yok gibidir. Nüfusun büyük bir oranını oluşturan ve asil beyazlar tarafından aşağılan bu tabakalar Demokratlar tarafından hatırlanır. Demokratlar kurucu babaların kurmak istedikleri rejimin tabana yayılmış bir demokrasi, ayrımcılık yapmayan bir fırsatlar eşitliği ve yasal zemine oturtulmuş insan haklarıyla mümkün olabileceğini düşünmektedir. Meksika Savaşı, yasal köleliğin sonlandırılması, göçmen yasaları ve ticari serbestlik gibi konularda halka yakın duran Demokratlar büyük bir ilgi görür.

Kuzeydeki kapitalistler arasındaki birliktelik sonuçta kölelik karşıtlığında hemfikir olmuştur. Whiglerle “Demokratik Cumhuriyetçiler”in soylu birlikteliği de böylece noktalanır. Whigler İngiliz adalarından kalma bir alışkanlıkla insanlar arasındaki eşitliğe inanmamaktadırlar. Bu bölünme ve demokratların Andrew Jackson’la başlayan halkçı hareketleri 1836’da kendisine demokrat diye tanımlayan ilk başkan Martin Van Buren’in iktidar olmasıyla sonuçlanır. Martin Van Buren, ABD’nin İngiliz asıllı olmayan ilk başkanıdır. Hatta ABD’nin sekizinci başkanı Martin Van Buren, ABD’nin anadili İngilizce olmayan ve Amerika’da doğan ilk ABD başkanıdır. Ne yazık ki ABD’deki demokratik teamüllerin birçoğunun altında imzası bulunan Van Buren tek dönemle yetinmek zorunda kalmıştır. 1837 yılında ABD’nin yaşadığı ekonomik krizden sorumlu tutulunca yerine Whig adayı eski bir asker olan William Henry Harrison başkan seçilmiştir.

ABD’deki partilerin Avrupa’daki partilerden hem köken hem de işleyiş olarak farkına değinmek gerekir diye düşünüyorum. Bizim de alışık olduğumuz Avrupa siyasal düzleminde kişiler siyasal partilere üye olurlar ve o partiler için çalışırlar. Avrupa’daki siyasal partiler bireylerden bağımsız var olan, kendilerine ait tüzel kişilikleri olan ve her zaman bireyler üstü bir yapı sergileyen birlikteliklerdir. ABD’de ise bu durum tam da böyle değildir. ABD’deki siyasal partiler sadece seçim dönemlerinde adayların belirlenmesi sırasında ortaya çıkarlar. Aday belirleme dışında partililerin bir araya gelmeleri, siyasal çalışmalar yapmaları yada bireylerden bağımsız bir siyasal örgüt meydana getirmeleri söz konusu değildir. ABD’de siyasal partilere üyelik için yasal gereklilikler mevcut değildir. Kişiler seçimlerden önce aday belirlenmesi amacıyla kurulan konseylere katılırlar ve hangi adayın o partiyi temsil etmesini istiyorlarsa ona oylarını verirler. Bu konseylere katılmak için parti üyesi olmak gerekmemektedir. Kısaca “Avrupa’daki partiler bireyler olmadan da varlığını sürdürebilirken, bireyler olmadan ABD’deki partiler var olamamaktadır” gibi bir cümle kurulabilir.

İlk Demokratik Ulusal Komitesi (Democratic National Committee) 1848 yılında toplanmıştır. Bu komite partinin tek ve yegane işlevi olan başkan adayını belirleyecektir. Ancak komitenin toplanıp aday ilan ettiği ilk politikacı girilen ilk siyasal yarışı kaybetmiştir. DNC’nin girdiği ilk seçimden başarısızlıkla çıkması karşındaki kölelik yanlısı demokrat parti olarak çıkan kısa ömürlü Free-Soil Party yüzünden olmuştur. Free-Soil Party, özellikle kuzeydeki birçok eyalette demokrat oyların bölünmesine ve Demokratların komitenin ilan ettiği ilk adayının seçimleri kaybetmesine sebep olmuştur. Sıklıkla Thomas Jefferson’la birlikte anılan Demokratların ilk kuruluş yılları böyleyken, Abraham Lincoln’le özdeşleşmiş Cumhuriyetçiler ise demokratların boşalttıkları “Demokratik Cumhuriyetçi” Partiyi “Cumhuriyetçi” yapmakla meşguldür. Kuzeydeki Free-Soil üyeleri ile artık tarihinin sonuna doğru gelen Whig’lerin de katılımıyla “Cumhuriyetçiler” kurulacaktır.

Kuruluşundan bu güne kadar Cumhuriyetçiler sınıfsal olarak ülkenin daha zengin kesimlerinden oluşmaktadır. Çoğunlukla Protestan ve beyazdırlar. İşadamları, büyük toprak sahipleri ve eğitimli profesyonellerden oluşan bir seçmen kitlesine sahiptirler. Ekonomik liberalizmin ve Amerikan değerlerinin savunuculuğunu üstlenirler. 1854 tarihli Kansan ve Nebraska eyaletlerinin kurulmasına izin veren bir yasa on dördüncü ABD başkanı Franklin Pierce tarafından imzalanır. Yasayla güneydeki köle kullanan bazı eyaletlerden toprak koparılmasıyla “kölesiz” iki yeni eyalet kuruluyordu. Daha sonra ülkeyi kanlı bir iç savaşa kadar götürecek olan bu köle anlaşmazlığı kendisine “Cumhuriyetçi” olarak tanımlayan ilk konvensiyon Wisconsin’de toplanmasına neden olmuştur. İki ay sonra ise bu kez Michigan’da Cumhuriyetçi Ulusal Konvensiyon’un (Republican National Convetion, RNC) toplanarak köleliğin siyasal savunuculuğuna girişilmiştir.


İç savaştan önce ilk başkan adayını çıkaran Cumhuriyetçiler, her ne kadar yarışı kaybetmiş olsa da ülkedeki siyasal gerilimin varlığına dikkat çekmişlerdir. 1860 yılında ilk kez kölelik taraftarı olduğu bilinen Cumhuriyetçi bir aday olan Abraham Lincoln, başkan seçilmiş ve böylece tarihin bir dönemecine daha gidilmiştir. Lincoln’un başkanlığı kölelik yanlısı demokratların da artık “özgürce” aykırı fikirlerini dillendirilebilmesini sağlamıştır. Ancak kuzey ile güney arasındaki siyasal çekişmenin İç Savaş’taki önemsizliğine bir başka kanıt olarak daha sunabileceğim gibi, Cumhuriyetçi yani siyasal olarak köleliğe karşı olmayan bir başkan tarafından yönetilen kuzeydeki federalist birlik kuvvetleri güneydeki konfederalist ayrılıkçıları yenmiştir. Böylece köleliğe karşı hiçbir karşı söz söylemeden başkan olan Abraham Lincoln, savaş sonunda köleliği kaldırmıştır.

Savaş zamanında birçok Cumhuriyetçi senatör Lincoln’un kölelik ile ilgili görüşlerinden emin olamadıklarından dolayı Demokratlarla birlikte hareket etmiştir. Savaş yıllarının siyasal bütünlüğü, kuzey topraklarındaki birlik askerlerine yapılan mali ve askeri katkılar eski Cumhuriyetçiler tarafından organize edilmiştir. Cumhuriyetçiler savaş sonrasında ise bu kez senatodaki farklı ırklardan olan senatörlere karşı nasıl davranacakları konusunda bölünmüştür. Zira bir yandan köleliğin siyasal savunusu içinde olup bir yandan da Afrika kökenli yada yerli senatörlerle arkadaşlık yapmak zorunda olmak istememişlerdir. Parti 1870’ler boyunca ikiye bölünmüş bir kısım senatör temastan kaçınmış iken bir kısmı azami paydaşlıkta uzlaşabilmiştir. 1929 Depresyonuna kadar Cumhuriyetçiler genel olarak kuzeyli iş adamları ve güneyli toprak sahipleri tarafından desteklenmiştir. İdeolojik olarak ise Cumhuriyetçiler Depresyon öncesi ve sonrası olarak değişim göstermiş, 1929’dan önce daha çok klasik Amerikan değerleri ve ekonomik liberalizmi savunmuşlarsa da 1929’dan sonra daha çok popülizme kaymışlar ve giderek muhafazakarlaşmışlardır.

Dünya üzerinde yaşayan en büyük demokrasi ABD’dir, beğensek de beğenmesek de. Ekonomik dalgalanmalarına, artan çevresel etkilerine, dünyanın geri kalanına karşı duyarsızlıklarına ve kendilerinden başkasını umursamayan büyük gururlarına rağmen işleyen bu demokrasiden bütün dünya halklarını alacağı çokça dersler bulunmaktadır. Amerikan devriminin hemen arkasında yaşayan siyasal gelişmeler bugün bütün siyaset bilimcilerin “iki partili sistem” olarak adlandırdıkları bir rejimi doğurmuştur. Bunun aslında böyle olmadığını ABD’de tarihte de bugün de iki büyük dışında birçok partinin var olabildiğini görmek gerekmektedir. Ama yine de ABD’de siyaset bu iki parti arasındaki politik mücadeleden ibaretmiş gibi görülmektedir.

İki partili sistemin tarihi gelişimini yukarıda özetlemeye çalıştığım gibi görmek mümkün iken bugün gelinen nokta da iki parti arasındaki farklılığının ne Amerikan halkları ne de dünya halkları tarafından tam olarak anlaşılabildiği söylenemez. İki parti arasında seçim yapması beklenen ABD vatandaşları çoğunlukla ya sınıfsal, ya dini yada ulusal bağlılıkları nedeniyle bu tercihlerini yönlendirmektedir. İki parti arasındaki siyasal yarış egemen medya kanalları üzerinden bir yarışma programı gerçekliğinde yavan bir şov edasıyla sürmektedir. Demokrasinin işlemesi gereken araçları kimi zaman ABD’de de eskiyen bir motorun dişlileri gibi gıcırdamaktadır. Yani iki partili sistem olarak adlandırılan bu siyasal rejimin de eleştirilecek yanları vardır. Ancak bu eleştirilerin iki partinin de tarihsel gelişimleri göz önüne alınarak yapılması hem eleştirileri daha anlaşılır kılacak hem de etkilerini daha da artıracaktır.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder