Ay Adları ve Tarihsel Kökenleri Üzerine Kısa Bir Deneme


Toplum hayatının düzenlenmesi, tarihin nesnel bir bilimsel veri olarak derlenmesi istenildiğinde ele alınması gereken temel mihenk taşlarından bir tanesi takvimlerdir. Takvimlerin kullanımını, düzenlenmesi ve anlaşılması toplumun ve toplumu ilgilendiren beşeri bilimlerin daha iyi kavranmasına aracılık eder. Takvimlerin önemli ölçüde etkilediği tarih biliminin ise takvimden ve onun ölçtüğü zamandan ayrı düşünülmesi imkansızdır. Toplumumuz da bütün kadim topluluklar gibi kendisini ve geçmişini anlamak ve gelecek kuşaklara anlatabilmek amacıyla takvim kullanmıştır.


Takvim kullanımı her ne kadar devletin ortaya çıkışından ve toplumsal meselelerin kurumsal olarak büyük organizmaların ortaya çıkmasından sonra sistematikleştirildiği iddia edilmiş olsa da toplumlar kendi takvimlerini birbirleriyle etkileşim içinde ele almışlardır. Bu anlamıyla takvimin ilk ortaya çıkışı üzerine ilk insanın ortaya çıkışına kadar götürülebilir. İnsan, varlığının farkına vardığından itibaren doğa ile etkileşime geçmiş, öncelikle günü ve geceyi birbirinden ayırt etmiş ve birbirini takip eden doğa olaylarının düşünsel sistemlere eklemlemiştir. Karın doyurmak gibi bir temel çıkış noktası olan tarımsal faaliyetin doğa odaklı olgusal dinamiğini doğanın tekrarlanabilir sistemli yapısıyla anlamlandıran insan, tekrarlanan doğa olaylarını bilmenin kudretine erişmiştir. 

Takvimlerin kadim toplulukların belleklerinde inşa edilmesiyle birlikte birbirleriyle ilişkili toplumların takvimleri de kaynaşmaya ve birbirleriyle ad değiş tokuşu yapmaya başlamıştır. Tek tanrılı dinlerin baskıcı yönetimleri her ne kadar bütün eski geleneklerin kökünü kazımak istemiş olsalar da bir kere insan belleğine giren tarihi değerlerin oradan sökülmesi aya insan çıkarmak kadar büyük bir hadisedir. Ve bu hadise tarihte çok nadir karşılaşılabilecek bir şeydir. Gerçekten böyle de olmuştur. Ne Hristiyan takvimleri Pagan kadim takvimlerinin izlerini silememiş ne de İslam takvimleri cahiliye dönemi takvimlerini silememiştir. Bu izler bugüne kadar süregelmiştir.

Birbirleriyle etkileşim içinde ilerleyen takvim bilimi bugün Roma-Gregoryen takvim temelinde evrensel ama çok kültürlü olarak noktalanmıştır. Bir kaç küçük istisna dışında bu evrensel miras bütün toplumlar tarafından paylaşılmaktadır. Yine bütün toplumlar kendi öz-benliklerinde bu takvime ekleme çıkarmalar yapmıştır. Toplumumuz da hem kendi etkileşimi hem de devletin düzenleyici ve baskıcı uygulamaları yordamıyla takvimlerini değiştirmiş, dönüştürmüş ve geliştirmiştir. Takvimlerin şekillenmesinde, isimlendirilmesinde ve evrimleştirilmesinde toplum hafızasında yer etmiş olayların ve kişilerin onurlandırılması, anılması veya geleceğe taşınmak istemesi hep öncelikli güdülerden bir tanesidir. Bu anlamıyla bugün hepimizin kullandığı takvimi ele almak ve ay adlarının kökenleri ve tarihi değerlerini ortaya koymaya çalışacağım. 

Sistematik olarak ele alınacak olursa takvimin başlangıcının ne zaman olması gerektiği hep dikkat çeken bir konu olagelmiştir. Ama dikkat çeken bir ortak nokta olarak bir birinden bağımsız olarak neredeyse bütün toplumlar doğanın derin bir uykudan çıkıp yeniden canlandığı bahar aylarında yeni yılın karşılanmasını düşünmüştür. Tabi bu geleneğin en eski temsilcisi arandığından bir çok dinsel ve kültürel söylenceye işaret edilebilir. İşte Nevruz, Hıdırellez bunlara örnek gösterilebilir. Bunların da temelinde sümer ve babil halk şiirleri ve eski pagan inanışlarına ulaşılır. Eski söylencelerde baharın gelişi doğal olarak gece ve gündüzün eşitlendiği ve retorik olarak  kavuşamayan sevgililerin birleşmesine işaret etmektedir. İnanna ile Dumuziden tutup, Hıdır ile İlyasın bir araya gelmesine kadar kavuşma teması hep dikkat çekmektedir. Bahar ile birlikte canlanan duyguların aşkın, umudun ve sevginin yeniden hatırlanmasına kış nedeniyle üzerine ölü toprağı serpilmiş ve bir köşede terk edilmiş eski heyecan ve hazların canlanmasına bireyler kadar kadim toplum bellekleri de dikkat çekmiştir. Bu yüzden de genel olarak toplum belleğinin düzenlendiği bir zaman cetveli olarak takvimlerin de başlangıcı bahar aylarına işaretlenmiştir. 

Modern zamanlarımızın takvimlerinde başlangıç olarak genel olarak yılın ilk ayı olarak "Ocak" bilinmesine rağmen bu durum eski takvimlerde böyle değildir. Batı dillerinde Romalıların başlangıç ve bitiş tanrısına atfen  iki yüzlü resmedilen Janus'un adıyla anılan ilk ay doğu toplumlarında genel olarak kış ayı olarak hep kardeşi "Aralık" ile birlikte anılmıştır. Aralık ve Ocak'ın ikisinin birlikte anılmasının Romalı tanrı Janus'un iki yüzü ile retorik oluşturduğu da düşünülebilir. Ayrıca Tanrı Janus'un hem başlangıç hem de bitişin tanrısı olarak eski ile yeni yılın kesiştiği ayda anılması tam isabet olarak düşünülmelidir. Bu anlamıyla Arapların Kânun-u Evvel ve Kânun-u Sani olarak bir çift olarak Aralık ve Ocak'ı isimlendirmesi de ilginçtir. 

İnce olarak okunan Kânun kelimesi kışı temsil etmekte birinci kışı ve ikinci kış ayı olarak Aralık-Ocak ikilisini isimlendirmektedir. Türklerin Müslümanlaşmasından sonra devlet geleneğinin egemenliği ile takvim sürekli devletin müdahalesi ile şekillendirilmeye çalışılmış, bir çok devlet adamı yeni yeni takvimler üreterek bunların kullanılmasını baskılamıştır. En son olarak Osmanlı'daki sayısız denemenin ardından Cumhuriyet rejiminin Öztürkçeci girişimleri ile Arapça terminolojiden kurtulması gayesi ile 10 Ocak 1946 tarihli bir yasa ile Aralık-Ocak ayları isim çiftine geçilmiştir. Ocak ayının adı zaten halk arasında var olan sıfat tamlamasının " kış ayı ocak ayı " resmileştirilmesiyse de Ocaktan ziyade yılın son ayına "Aralık"  isminin verilmesi dikkat çekicidir. Roma Tanrısı Janus'un modern bir etkisiyle eski yılın sonu ile yeni yılın başlangıcı arasındaki aya aralık adının verilmesiyle bu ikileme vurgu yapıldığı söylenebilir. Aralık aslında batı dillerinde Ocak ayına yakıştırılan eski ile yeni arasındaki aralığa ithafen bu adı almıştır.

Modern takvimlerde ikinci ayın kimliği genel olarak eski bir roma pagan festivaline dayandırılmaktaysa da bu eski festivalin tanrısallaşmış hali olan Februus'a ada ithaf edildiği düşünülmektedir. Her nasıl dilimizde ise bu kez evrensel takvim geleneğinden sapılarak yerel bir ad olarak Şubat seçilmiş, ne eski ne de yeni iktidarlar bu adı Türkçe olmadığını iddia edememiştir. Şubat ayının genel olarak Süryanice'den dilimize geçtiği düşünülmektedir. Ancak Şubat ayını adı olarak Süryani geleneklerinden çok Yahudi tarihine bakılmalıdır. Süryanilerin Yahudi inancıyla yakın teması üzerindeki teorileri konunun daha da dağılmasını engellemek amacıyla denklem dışı bırakarak düşünürsek eğer, Şubat ayı Yahudi takviminin onbirinci ayı olan Şavat'tan kaynaklanmaktadır. Bir Yahudi olarak doğan İsa Mesih'in kutsal kitabı incilde ise Zekeriya 1:7'de bahsi geçen ayın yani şubatın yirmi dördüncü günü Zekeriya Peygambere tanrı sözü indiği söylenmektedir. Yahudilerin bu ay içerisinde "Ağaçların Yeni Yılı" isimli bayramı kutladıkları ve üç yaşından küçük ağaçların meyvelerini yemedikleri bilinmektedir. Süryani kaynaklarında ise bu ayın özellikleri ilgili bilgiye ulaşamadım.

Öte yandan Şubat ismi fonetik olarak Şabat'a çok yakındır ve bu kaynaklı olduğu düşünülebilir ancak şanat Yahudi takvimindeki yedinci gündür ve Yahudilerin haftalık dini günü olarak bilinmektedir. Şabatta Yahudiler tanrının bütün dünyayı altı günde yarattığını düşünerek yedinci günde dinlendiğine inandıklarından hiç bir iş ile uğraşmazlar, silah kullanmaz, alet edevattan uzak dururlar. Haftalık bir gün adı olan Şabat'ın yılın ikinci ayına neden ad olduğu ise bu noktada bağlantısız kalmaktadır. Doğrusu ise yukarıda da anlattığım üzere Şubat'ın Yahudi takvimindeki on birinci ay olana Şavat'tan gelmiş olmasıdır. Yine ikinci kanıt olarak Şavat'ta kutlanan "Bişevat" bayramının gregoryan takviminde şubata denk geliyor olmasıdır. Türkçedeki bu isimlendirme Yahudi kaynaklı olup toplumların etkileşimine örnek olarak gösterilebilir.

Dilimize Mart olarak geçen yılın üçüncü ayı ise Romalı pagan inançlarından takvime uyarlanmıştır. Buna göre savaş tanrısı Mars'ın baharın canlanması ile ortaya çıktığına inanılmaktadır. Ayrıca Mars'ın doğum efsanesi de bahar ile ilintilidir. Buna göre Mars'ın annesi Romalı kadınların koruyucusu Juno; kendi beline baharın çiçek açan sihirli bir çiçeğin dokundurulmasıyla babasız olarak Mars'ı dünyaya getirmiştir. Bir diğer söylence ise savaş tanrısı Mars'ın koruyucusu olduğu Roma askerlerinin her bahar yeniden bir araya gelmesi ve savaşlara başlaması ile koruyucularına bu ayda çokça ibadet etmeleridir. 

Bir sonraki ay olan Nisan ayının adında yine Roma takviminden sapılmış ve yerel geleneklerin etkisiyle April ismi terci edilmemiştir. Batı dillerindeki dördüncü aya April denilmesinin iki ana nedeni sayılmaktadır. Birincisi yine bahar ayı olması nedeniyle aşkın ayı olarak kabul edilmiş, Venus'e ve Afrodit'e ithaf edilmiş ve Afrodit'ten ilham ile april olarak anılmıştır. İkinci neden olarak ise Latince açılmak fiili olan aperire'nin isimleştirilmesidir çünkü bu ayda bütün doğa ve insanlık gibi bitkiler ve çiçekler de uyanmakta ve açmaktadır. Türkçedeki sapmaya gelince Nisan ayı yine bir çok kaynakta Süryani kaynakları gösterilmiş olsa da  en eski kaynak olarak Tevrat'a bakıldığında arpaların harman ayı olarak Nisan'ın gösterilmiş olduğu gözlenebilir ayrıca yine Tevrat'ta Exodus (Çıkış) kitabında Rab, İsrailoğullarına mısır sonrası hayatlarının ilk ayı olarak Nisan'ı işaret eder. Bu da Yahudi Takviminde Nisan'ın birinci ay olarak yer almasının açıklanmasında kullanılmıştır. Tevrat'ta kimi zaman harman ayı olarak anılmış olan Nisan ayının kelime olarak ise Babil dilinden geçtiği düşünülmektedir. Nisan kelimesi daha sonra Yahudi dilinden dilimize geçmiş, bu geçiş sırasında ise Süryani cemaatinin aracılık yaptığı olduğu düşünülmektedir. Nisan ayının Yahudiler için en büyük özelliği ise Hamursuz Bayramının bu ay içinde kutlanmasıdır. 

Takip eden beşinci ayın adlandırılmasında ise yine Roma geleneklerine dönülmüş ve Mayıs adı yerleşmiştir. Mayıs, Roma tanrısı Maya'ya ithafen bu adı almıştır. Atlas'ın kızı olan Maya Hermes'in de annesidir. Yunan kaynaklarından Roma'ye geçen tanrı onurun, saygınlığın, ululuğun ve azametin simgesi olagelmiştir. Bir çok dil bilimci ise mayısı [mayor] "başlıca, büyükçe" kelimesi ile de bağdaştırmışlardır. Romalı kadim isimlendirmelere burada ara verilmiş ve Haziran ayında yine yerel geleneklere geri dönülmüştür. Haziran ayının isminin nereden geldiğini araştırmaya başladığımızda yine karşımıza önce Süryanice ardından Tevrat ve oradan da Babil tanrılarına ulaşıyoruz. Babil'in de genel olarak Sümer gelenekleri üzerine geliştiğini göz önüne alırsak Sümerlere de ulaşılabilir. Ancak Tevrat'ta Haziran Sivan denildiğini ve buradaki sesteşliğin neredeyse yitirildiğini de söylemek gerekmektedir. Sivan Tevrat'ta ekinlerin sürüldüğü mevsime karşılık gelmektedir ve Yahudi takviminin üçünü ayıdır. İlginç olan ise Süryanice de Haziran'ın kelime olarak anlamının "ahlaksız" olarak geçmesidir. Sümer ve Babil halklarının Sin olarak adlandırdıkları ay tanrısı mevcuttur, bu da Akad dilinde de yer almaktadır. Sin'in ahlaksızlığı ise Tanrıların Kralı olması ile kızları ve oğullarıyla yaşadığı cinsel maceralardır. Aynı kelimenin Babil ve Akad dillerinden Tevrat ve Yeni Ahit'e günahın Latince temeli olarak geçtiği oradan da dünya dillerine yayıldığı da düşünülmektedir.

Temmuz ayının adı ise doğrudan Sümer kralı Dumuzi'den gelmektedir. Dumuzi aşk, doğurganlık, üreme ve savaş tanrısı İnanna'nın talihsiz eşidir. Göklerin leydisi, ihtirasın ve güzelliğin tanrıçası İnanna'dan illiyet bağlılığı ile gelenek olduğu üzere monarklığını meşrulaştıran Dumuzi, İnanna'nın tanrılar tarafından yer altına (cehenneme) hapsedilmesiyle ve oradan çıkışına yardımcı olan ve daha sonra karılığını da yapacak olan kız kardeşiyle, düşleri, eşleri, cinselliği ve evlilik törenleriyle tanrılaştırılır ve yüceltilir. Dumuzinin kardeşleri, eşleri ve evliliklerinin mitolojik metinleri Sümer efsanelerinde sıklıkla yer alır. Bu efsanelerin açıkça kurduğu cinsellik ile bereket arasındaki ilişki daha sonra bereket ile tarım ve hayvancılık faaliyetine Dumuzi'nin tanrısal bir güç olarak hamilik yapmasına ve "Çoban" olarak anılmasına kadar ilerleyecektir.

Sümer tanrısı Dumuzi'nin neden yılın yedinci ayına isim verdiğine gelince, aslında bu ay Yahudi takviminde dördüncü aya gelmektedir ve esas olarak yer altındaki Dumuzi ile yer üstündeki eşi İnanna'nın birleştiği ay olduğu için ikilinin birlikteliğinin kutlandığı ay seçilmiştir. Bu efsane daha sonraki ilahi metinlerde farklı biçimlerde tezahür etmiştir. Baharın gelişi, tarımsal verimliliğin arttığı ve hayvanların tekrar üremeye başladığı sıcak havaların gelmesiyle Çuban Dumuzi'ye adaklar adanır, kurbanlar kesilirdi. Eski Ahit'te de yer alan babil kaynaklı metinlerde de Dumuzi'nin eşi, çocukları ve yer altından yer üstüne çıkışının mucizevi detayları Dumuzi'nin bir kral iken tanrısallığa yükselişine işaret eder. Dumuzi'nin adı; Türkçe'deki ev ya da argodaki eş anlamıyla "dam" kelimesine de kökenlik eder.  

Gregoryen takvimin sekizin ayı olan Ağustos'un isimlendirilmesinde ise Roma geleneklerine sadık kalınmış ve ilk Roma Kralı Augustus'un adını korunmuştur. Julyus Sezar'ın tiranlığı suçlamasıyla senato içinde öldürülmesinin ardından bu kez Rumalı senatörlerinin beklentisinin aksine daha güçlü bir tek adam iktidara gelmiş ve bütün Roma'yı kendi arzusuna göre idare etmeye başlamıştır. Roma'nın ilk imparatoru olarak bilinen dünyanın neredeyse tamamına egemen olmuş, tiranlığını olabildiğince genişletmiş ve cumhuriyet idaresine son vermiştir.

Kendi zamanına kadar "sextilis" olarak anılan bir Roma yılın altıncı ayı olan bu ayı, kendisinin Mısır zaferi gibi bir çok önemli siyasi ve askeri başarısının hep bu ayda olması nedeniyle kendi adıyla onurlandırmıştır. Batı dillerinde Julyen takvimi nedeniyle July ismiyle anılan (temmuz) ayının, Julyus Sezar'a atfen bu adı anıldığı ve otuz bir günü kapsamakta olduğu bilinmektedir. Augustus da Sezar ile rekabetinden dolayı kendi adıyla anılacak ayın da otuz bir gün olmasını istediği, senatonun da bu istek doğrultusunda yeni bir çalışma yaparak artık yıl uygulamasını sonlandırıp ay sürelerini yeniden ayarlamıştır. Böylece daha önce 29-30 gün olan ay süreleri bu istek sonrasında 30-31 güne çıkartılmış, artık yıl uygulaması sona erdirilerek modern takvimin doğruluğuna yakın bir hesaplamaya ulaşılmıştır.


Augustus'un iktidarı ve Roma'nın sınırları o kadar genişti ki bir çok topluluk takvimlerini, takvim isimlerini, dillerini, dinlerini, takvim içerisindeki gün ve ay adlarını değiştirmiş olsa da Augustus'un ismiyle özdeşleşmiş bu ayın adı neredeyse bütün toplumlarda korunmuştur. Böylesine güçlü bir egonun yaratmış olduğu etkinin bunca zamanın ardından dahi devam edebiliyor ise Roma'nın, Augustus'un ve kurmuş oldukları yüksek iktidarın nitelikleri ve nicelikleri gözler önüne gelecektir. Augustus'un Roma tarihindeki önemi bir yana toplumların hafızasındaki yeri ve önemi de takvimlerdeki bir aydan daha önemli olduğu açıktır. Roma hakimiyeti altındaki toplumların görmüş oldukları; savaş, acı ve gözyaşı ise donanmış toplumsal belleklerin simgesel hatırası Augustus'un adıyla her yıl tekrar tekrar hatırlanmakta ve gelecek kuşaklara aktarılmaktadır.

Sıcakların sona erip doğa ile eşgüdüm halinde yaşamında derin bir sessizliğe çekildiği adeta uykuya daldığı Eylül ayının ismi yine Yahudi takvimine ve oradan da Babil, Akad ve Sümer kaynaklarına dayanmaktadır. Akadca ve Babilce biçmek fiilinden gelen eylül kelimesi Yahudi takviminin altıncı ayı olan ve  genel olarak tarımsal hasat mevsimine verilmiştir. Ayrıca bazı kaynaklarda da Süryanice'de Eylül'ün üzüm kelimesine karşılık geldiğini ve eylülde hasat edilen asmanın meyvesinin de bu ayını simgelediği işaret edilmiştir. Yine Babil ve Asuri kaynaklı aşk, doğurganlık, cinsellik ve savaş tanrısı İshtar'ın adının Babil takviminde eylüle karşılık gelmesi bu ayın Babil kaynaklarında da hasat verim retoriği üzerinde cinselliğe gönderme yaptığı düşünülmektedir. Eylül ayını bir diğer önemi de kutsal bayramları olan Rosh Hashanah (sivil yıl başı) gelmeden bu ay içinde boynuzdan yapılan kutsal işaret çalgısı şofarın her sabah çalınmasıdır.

Eylül kelimesinin etimolojik kökenlerine inilecek olursa eğer, Aramca'da bu kelimenin aramak fiilinin kökünden türediğini düşünülebilir, ayrıca yine Tevrat'da Süleyman'ın İlahileri babında 6:3'de geçen Ben sevdiğiminin, sevdiğim de benim kelime grubunun baş harflerinin akrostişi olduğu da düşünülmektedir. Yine Babil kaynaklı İşhtar adaklarının eylül ayındaki törenlere aktarımı sırasında Yahudilerin İştar'a izah edilen bereket ve cinsellik temalı özellikleri eylül ayındaki tarımsal adaklara aktardıkları da düşünülebilir. Yine unutulmaması gereken bir ayrıntı da Babil tanrıçası İştar'ın aslında Sümer tanrıçası İnanna'dan kaynaklandığıdır. İnanna'da olduğu gibi yeraltının tanrısı olan ve bu neden hem kötülüğün hem de tarımsal bereketin (beşeri cinsellikten yola çıkılması da insanlığın cinselliği tarımsal faaliyetler ile birlikte düşünme eğilimleri dikkat çekicidir) tanrısı olması nedeniyle tarımsal hasat dönemlerinde adaklar adanması, törenler düzenlenmesi nedeniyle o mevsimle anılması doğal karşılanabilir.

Ekim ve Kasım aylarının adı ise 10 Ocak 1945 tarihinde 4696 sayılı kanun ile değiştirilmeden önce Teşrin-i Evvel ve Teşrin-i Sani olarak geçmekteydi. Yani birinci ve ikinci teşrin. Teşrin kelimesi ise dilimize Arap ve Süryani kaynaklarından geçmiştir. Yine bakılacak olursa teşrin kelimesinin kökeni Tevrat'a uzanmaktadır. Tevrat'taki bir çok konu gibi teşrin kelimesi de Babil, Akad ve Sümer kaynaklıdır. Yahudi takviminde sivil yılbaşı teşrin ayının ilk günü olarak kabul edilmesine karşın dini yılbaşı nisan ayının ilk gün olarak hesaplanmaktadır.

Teşrinin Babil takvimindeki karşılığı olan Şam(a)s ise Sümer tanrısı Utu'nun karşılığı olan güneş tanrısını simgelere ve bugün dahi arapçada güneş kelimesi şems kelimesi karşılar. Hamurabi'nin ünlü kanunların güneş tanrısı Şams'ın elinden aldığı miti daha sonra Musa'nın on emri Rab'ın elinde aldığı mitiyle Tevrat'a da girmiştir.
Daha önce de bahsi geçen tanrılar Sin ve İştar ile birlikte Şams, temsil ettikleri ay, güneş ve yeryüzü imgeleriyle dünyadaki yaşaman ana üçlüsü olarak kabul edilmektedir. Türkçe'deki Ekim ve Kasım ayı yapılma amaçları ise bu aylardaki yine tarımsal faaliyetlerin resmileştirilmesi olarak düşünülmelidir. Ekimde tarımsal bitkilerin ekildiği bir mevsim olması ve kasım ayında da bitkilerin kısımlara ayrılması ve bakımlarının yapılması nedeniyle bu adlar verilmiştir.

Kısaca özetlemeye çalıştığım yılın aylarının isimleri ve kökenlerine bakılacak olursa on iki aydan dört tanesi 1945 yılında çıkarılan bir kanun ile getirilmiştir, beş tanesi ise Babil-Akad-Sümer temelli Süryani ve Yahudi kaynaklarından dilimize geçmiştir, üç tanesi ise Roma takviminden alınmıştır. Ülkemiz resmi olarak Gregoryen takvimi kabul ettiğini beyan etmiş olsa da ay adları bakımından bu takvimden bir çok sapmalar yapmıştır. Gregoryen takvimdeki esas isimlerin dokuz tanesini değiştirmişiz ki bu da büyük bir orana tekabül etmektedir. Julyen takvimden ise yine sadece iki isim bugüne kadar yaşayabilmiştir. (bu sayıya ağustos ayı daha sonra İmparator Augustus'un adından esinle milattan sonra 45 yılında üçünü sayı olarak eklenmiş ve bugüne kadar devam etmiştir)

Bu sayılar ve takvim üzerindeki bütün tarihi kökenler düşünüldüğünde modern anlamda ortaya çıkan devletlerin ve onların başındaki büyük tiranların ısrarlı ve baskıcı çabalarına rağmen takvimlerin oluşumu toplumların ortak belleğinden kolektif olarak kotarılmıştır demek daha doğrudur. Zira bir çok büyük devlet adamı, düşünür ve bilim insan tarihin kayıtlı zamanlarından bu yana zamanını cetvelini doğru hesaplamayı ve bu cetvel üzerinde kendi isimlerini bırakmayı hep istemişlerdir. Toplumların bellekleri ise bu çalışmaları kimi zaman kabul etmiş, kimi zaman etmemiştir. Bütün despotik çalışmalara rağmen bütün bir insanlık ortak bir gayretle zamanı dizginlemiş ve olabildiğince düzgün hesaplanmış bir takvimi oluşturup bellekleri ölçüsünde isimlendirebilmişlerdir.

Dr. Selahattin ÖZKAN


Yararlanılan Kaynaklar:
  1. Kudret Emiroğlu, Ay Adları Tarihçesi, Tarih ve Toplum, Sayı:7, 1984
  2. Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer'de Başlar, 1999
  3. http://en.wikipedia.org/wiki/Calendar
  4. Jacqueline De Bourgoing, Takvim Zamanın Efendisi midir?, 2006


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder