Mahkeme Salonunda Temizlenmeye Çalışılan Bir Vicdan yada Stalinizm Karşısında Bir Eski Tüfeğin Hikayesi


Dünya’nın ve de merkezi sayılan Avrupa’nın tam ortasından ikiye ayrıldığı hazin günlerde iyinin ve kötünün tanımsal karmaşıklığı zihinleri ele geçirmişti. Bir yanda Nasyonal Sosyalistliğin akıllara durgunluk veren zorbalığı diğer yanda sınıf ve toplum idealizmi için özgürlüğü uğruna binlerce yıl mücadele edilen bireyi ayaklar altına alan Sovyet Stalinizmi. Okuyan, yazan ve düşünen insanların taraf olmaları ve bu kararları nedeniyle bedel ödemeleri gerektiğine inanılan bu acı dönem, özellikle kapitalist rejimler içinde mücadele veren sosyalistleri zora düşürmüştür.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında bütün dünya Nazi rejiminin Yahudilere karşı yürüttüğü soykırımın ve insanlık dışı suçların korkunçluğu karşısında şoke olmuştu. Özellikle Nazilerin yükselişi sırasında, Almanya’nın hızla silahlandığı ve neredeyse Avrupa’nın tamamını işgal ettiği yıllarda sesini çıkartmayanlar, gönüllü ya da gönülsüz bu vahşi rejimleri iyi geçinenler, Yahudi düşmanlığına yardım edenler ve Faşist rejimleri destekleyenler tek tek ifşa edilmeye başlanmıştı. Savaş sonrası siyasal ortam neredeyse bir cadı avına dönüşmüş, Nazilerle en ufak bir bağ kuran herkes sorgulanır olmuştu.

Bütün dünyanın kendisini bu vahşi rejimden ötürü sorgulamaya ve savaş yıllarındaki hatalarını yargılamaya koyulduğunda Sovyetler ve sosyalistler “Nazileri bitiren adam” olma gururunu Stalin’e armağan etmişlerdi. Gerçekten de Sovyet arşivleri açılana ve bütün gerçekleri anlayana kadar Hitler’in sonunun ancak Stalin’e kafa tutmasıyla geldiği sanılıyor. Stalin’in Hitler’i yendiği düşünülüyor ve Hitler’in en büyük hatasının ordusunu Rus steplerine sürmesi olarak ortaya konuluyordu.

Ancak Stalin sonrası Sovyet rejiminin yumuşaması ve en sonunda doksanlarda Sovyet arşivlerinin batılı araştırmacılara açılmasıyla anlaşılmıştır ki Stalin’in Hitler’le yaptığı Saldırmazlık Antlaşması ne insanlığa ne de proleter ahlakına sığacak nitelikteydi. Stalin bütün Avrupa’yı yiyeceği belli olan bir urun bilerek ve isteyerek büyümesine razı olmuş, gözlerini yummuştu. Stalin’in Churchill ve Roosevelt ile yürüttüğü pazarlıklar ve taktiksel hamleler sırasında ölmeye devam eden canların hesabını ise ne bilen var ne de soran. Nazi vahşetinden onu durdurmak için pazarlığa girişen dünya liderleri dahi sorumludurlar. 


Savaş 1945 yılında tam altı yol sonra sona erdiğinde Avrupa neredeyse bir harabeye dönmüş, halklar parçalanmış ve müttefikler kanlı bir zafere imza atmıştı. Son Japon askeri teslim olana, son Alman subayı silahını teslim edene kadar devam eden savaş hesaplaşması ise bütün kirli çamaşırların ortaya dökülmesine; basındaki, sanat ve iş çevrelerindeki ve toplumsal hayattaki diğer Faşist uzantıların deşifre edilmesine neden olmuştur. İşte tam bu noktada Berlin’e kadar gelmiş olan Sovyet rejimi kendi rejiminin kapalılığından faydalanarak diğer sosyalistler aracılığı ile kendisinin pür pak olduğunu iddia etmiştir.

Sovyetlerin bu iddiası kapalı bir kutuyu andıran rejimin içeriden birilerinin çıkıp aksini söylemesine kadar inandırıcılığını sürdürmüştür. Sovyetler ise kendilerine karşı yürütülen her propagandayı “komünizm karşıtlığı”na bağlamakta ve ideolojik söylemlerle geçiştirmekteydi. Sosyalistlerin siyasal bağlılığı ise akılcı bir sorgulamayı mümkün kılmıyordu. Stalin’in savaş yıllarında ve sonrasında yarattığı tek adam diktası, yükselen Sovyet hayranlığından besleniyor ve halklar üzerinde aşırı baskıcı rejimlerin kurulmasını doğuruyordu.

Savaşın bitmesiyle Nazi işgalinden ve iğrenç Vichy yardakçılığından kurtulan Fransız halkı ise sosyalist aydınları ve komünist işçileri ile yeniden özgür bir Fransa kurmanın telaşı içine girer. Birçok aydının savaş yıllarındaki suskunluğu ve/veya yardakçılığı ortaya dökülmüş, işgal yıllarındaki özgürlük mücadelesi sınavını verebilenler Özgür Fransa’nın yeninden inşası için söz söyleyebilmiştir. Fransız sosyalistlerinin gözünde ise Sovyetlerin Naziler karşında yürüttüğü mücadele takdire şayandır. Ancak bu durum Amerika’da yayınlanacak bir kitapla baştan aşağıya değişecektir.

Topraksız bir köylünün oğlu olarak hayata gelen ve Sovyet rejiminin sağladığı imkanlarla bir önceki neslin aklından dahi geçemeyecek bir eğitimi tamamlayarak Mühendis olan Victor Kravchenko 1929 yılında Komünist Parti’ye üye olur. Sıradan bir Sovyet orta sınıfı olarak tanımlanabilecek hayatı İkinci Dünya Savaşı’nda Kızıl Ordu’ya dahil olmasıyla değişir. Kökten bağlı olduğu rejimin açıklarını bu yıllarda görmeye başlar. 1944 yılında Kızıl Ordu için satın alınacak bir mekanik parçası isin ABD’ye gönderilmesi ise onun için altın fırsattır. Sovyetler için gittiği ABD’den dönmez ve siyasi sığınma talebinde bulunur.


Sovyet rejiminin karşılaştığı ne ilk ne de son kaçaktır Kravchenko. Ancak bu kaçağın Kızıl Ordu’da çalışan orta rütbeli bir mühendis olması önemini artırır. Sovyet yetkilileri kaçağın bir hain olduğunu ve ABD’den hemen ihraç edilmesi gerektiğini söyler. Fakat ABD Kravchenko’ya sığınma hakkı yanı sıra kimlik değiştirme hakkı da verir. Zira Sovyetlerin Kravchenko’nun peşine şimdiden düştüğü aşikârdır. İleri ki yıllarda evlenip çocuk sahibi de olacak bu kaçağın tarihe geçmesini sağlayacak olaylar silsilesi ise Nazilerin çökmesiyle birlikte dünyanın savaş psikolojisinden sıyrıldığı 1946 yılında anılarını yayınlaması ile başlar.

“I Choose Freedom” isimli kitap dünya kamuoyunu şoke eder. Sovyetler ve diğer dünya sosyalistleri ayağa kalkar. Kitap özellikle Nazilerin iğrençliklerinin bütün dünyayı şoke ettiği ve Sovyetlerin dünyayı Nazilerden kurtardığına inanıldığı bir zamanda Sovyet rejiminin hiç bilinmeyen bir yönünü ifşa ediyordu. “Gulag” adı verilen çalışma kampları o güne kadar sadece küçük ve önemsiz birer komünist karşıtı iddiayı geçemezken bu kez içeriden çıkmış ve birinci elden bütün yaşananlara şahit olmuş bir mühendis/asker bu “çalışma” kamplarını anlatıyordu.

Dünya bir anda Nazileri bir yana bırakıp Sovyetleri konuşmaya ve “Gulag”ların ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sovyet resmi terminolojisine göre tarımsal kolektivizminden başka bir şey olmayan gulaglar, Stalin iktidarında ve savaş zamanlarında muhaliflerin ve suçluların açlık ve zorbalıkla adam edilmeye çalışıldığı birer ölüm kampına dönüştürülmüştü. Büyük birçoğu ölümle bitmiş olsa da toplamda on milyonlarca insanın gulaglarda zorla çalıştırıldığı tahmin edilmektedir. 1991 yılında Sovyet rejimi dağıldığında Moskova, Leningrad(St. Petersburg) ve daha bir çok yerde “Politik Baskı Kurbanlarını Anma Günü” anıt heykelleri dikilmiş ve gulag kurbanları onurlandırılmıştır.

Eserin yayınlanması hem Avrupa hem de Amerika’da büyük bir yankı uyandırmıştır. Amerikan basının komünist karşıtlığında kullanacağı büyük bir koz olarak not düşebileceğimiz Kravchenko’ya “Stalin-Blaster” lakabı takılmıştı. Bu anlamıyla Kravchenko’nun o dönemde Stalin’in günahlarını ifşa edebilmiş ender insanlardan birisi olduğu söylenebilir. Avrupa’da esen sol dalga ile yükselen sosyalist akımlar, Stalin’in tek adamcılığına proleter yükselişine mani olmamak adına sessiz kalıyordu. Avrupalı aydınlar özgürlük söylemleri karşısında Stalinizm’in savunuculuğu tarihi hatasına düşüyordu.

Fransa’da ise Kravchenko’ya en büyük yanıtı “Les Letters Françaises” vermişti. Kravchenko’yu bir “vatan haini” olmakla ve yazdığı kitabı başkasına yazdırmak ile suçlayan makale, o güne kadar “Les Letters Françaises”te yayınlanan birçok eleştiriyle kıyas kabul etmeyecek sertlikteydi. Bu sertliğe ise Kravchenko’nun yanıtı hiç beklenmedik bir şekilde oldu. Kravchenko “Les Letters Françaises”nin iddialarına karşı Fransız mahkemelerinde tazminat davası açtı. Her ne kadar daha Kravchenko dava için Fransa’ya ayak basmadan Fransa’daki Sovyet ve Stalin dostlarından ağır tehdit mesajları almaya başlamış olsa da Kravchenko dava başvurusunu yapmıştı.

Kravchenko aynı yıl içersinde duruşma için Fransız topraklarına ayak basar, bir yandan Fransız özgürlükçülerinin övgülerine mazhar olurken bir yandan da Sosyalistlerin hakaretlerine maruz kalmaktadır. Dava birden “Les Letters Françaises” ile Kravchenko arasındaki bir hakaret davası olmaktan çıkar. Sovyet yetkilileri davaya müdahil olarak, Kravchenko’nun Rusya’daki eski eşi ve iş arkadaşlarını öne sürer. İş arkadaşları aracılığı ile Krachenko’nun bir hain, asker kaçağı ve zimmet suçlusu olduğu kanıtlanmaya çalışılırken eski eşi ile de psikolojik ve cinsel sorunları olduğu iddia ediliyordu.


Dava çok hararetli geçer ki Dreyfus davasından bu yana böylesi büyük gürültülü bir yargılama süreci Fransa’da görülmemiştir. Fransız medyası olayı tefrika halinde günlerce yayınlar. Fransız ve dünya aydınları davanın etrafında yine ikiye ayrılmıştır. Bir takım sosyalist aydın Kravchenko’nun açıklamalarını çürütmenin proleter çıkarlarına hizmet edeceğini düşünmektedir. Sartre, De Beauvoir ve çevresindeki özgürlükçü çevreler sosyalizme yakın ama Komünist Partisi üyeliğini reddeden bir çizgide hareket etmekteydi. Bu aydınlar ise Kravchenko’nun iddiaları karşında Stalin karşıtlığını artırmışlardır. Komünist Parti üyeleri Sartre’ı ise burjuvalıkla suçlar.

Sartre zaten bir süredir Fransız Sosyalistlerinin tepkisini çekiyordu. Bireysel özgürlüğe olan aşırı tutkusu, utanmazca sürdürdüğü burjuva yaşantısı ve eserlerinde eleştirmekten çekinmediği Stalinizm algısı ile tam bir sosyalist olmamakla suçlanıyordu. Öyle ki “Kirli Eller” isimli tiyatro eserinde ortaya koyduğu Stalizm eleştirisi Fransız komünistlerin büyük tepkisini çekmiştir. Tiyatronun sahnelendiği ilk gecenin sabahında Fransız Komünist Partisi’nin resmi gazetesi “L’Humanité” tarafından Sartre; Hermetik filozoflukla, bulantılı yazarlıkla, skandal yaratan dramaturglukla ve üçüncü sınıf demagoglukla suçlanıyor ve Mösyö denilerek aşağılanıyordu.

Kravchenko davası Fransız özgürlükçüleri ile Fransız sosyalistleri arasındaki uçurumu derinleştirir. İkinci Dünya Savaşının sarstığı Fransız düşün dünyası bu kez Stalin’in tek adamcılığı nedeniyle lekelenen sosyalizmle mücadele ediyordu. Dava sırasında KGB ajanları mahkeme salonunda Kravchenko’yu tehdit eder. Fransız yargısı yargılama hürriyeti açısında ağır darbeler alır. Kravchenko ise iddialarını destekleyecek iki önemli şahitle davayı kazanır. Gulag’ta bulunmuş ve kaçmayı başarmış iki eski siyasi mahkum Stalin’in neden ve nasıl bir Gulag rejimi yarattığını ortaya koyarlar.

“Les Letters Françaises” gazetesi Kravchenko’ya 50.000 Frank ödemeye mahkûm edilir. Gazetenin temyiz talebiyle bir üst mahkeme tazminat miktarını 3 Frank’a indirir. Dava böylece komik bir tazminat bedeli ile sona erer. Ancak ne Fransız sosyalistlerinin ne de Sovyet Stalinistlerinin iddia ettiği gibi Kravchenko bir vatan hainidir. ABD’de yaşadığı yıllarda Amerikan politik sistemine bir türlü adapte olamaz, ne Cumhuriyetçi ne Demokrat olmayan Kravchenko özgürlüğü seçmesinden tam 22 yol sonra ABD kapitalizmin mabedi Manhattan’da bir apartman dairesinde ölü bulunur.

Stalin’in otokratik sosyalizm yorumuna, gözlerini kan bürümüş kamusal zorbalığına ve insanlığından çıkmış kolektivizmine karşı girişilen bu ilk bireysel baş kaldırış, tarihin gördüğü öncü hareketlerden birisi olarak not edilmelidir. Kravchenko’nun hazin hikayesi, onurlu savunması ve kuşkulu ölümü Stalinizm’in karşısında yürüttüğü mücadelenin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Victor Kravchenko, I Choose Freedom, Robert Hale Ltd., 1947
  2. http://www.nytimes.com/1992/01/04/us/first-meeting-for-two-sons-of-a-defector.html
  3. http://www.freerepublic.com/focus/chat/2674078/posts

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder