Bilinen tüm dünyayı kendi egemenliği altında toplayan kaç kişiyi sayabilirsiniz. Doğduğu ülkenin sınırlarını bildiği dünyanın sınırlarına kadar taşıyan, zamanın en büyük düşünürlerinden eğitim alan ve adının önüne büyük sıfatının konulmasını en çok hak eden egemenlerden olan İskender bir kralın oğluydu, bir kral olarak yaşadı ve bir kral olarak bilinen bütün dünyayı kendi egemenliği altında birleştirdi. Yakışıklılığıyla, güçlülüğüyle ve cesaretiyle tasvir edildi. Hırslıydı, hınçlıydı ve gözünü kırpmadan tehlikelere atlardı. Felsefeden, politikadan ve sanattan anladığı tanıkların ifadesiyle kaydedildi. Yunanların üstün sanat formlarını sevdi, destekledi ve katkıda bulundu. İnatçılığı, acımasızlığı ve öfkeli yapısıyla engel tanımayan bir yapısı vardı. Muzaffer bir komutan, incelikli bir idareci ve acımasız bir fatihti. Cinselliğe, içkiye ve eğlenmeye düşkündü. Kentleri yaktırdı, yoldaşlarını öldürdü ve askerlerini katliamlara sürükledi. Genç yaşında kral oldu, yaşlanmadan istediklerine ulaştı, eğlendi, yaktı yıktı ve geçti. Egemenliği boyunca imparatorluğu içinde bir tek Atina’ya dokunmadı, her Yunan gibi o da Atina’ya hayrandı, tüm dünyayı Atina gibi yapmak için çalışmıştı. Atina’nın en büyük düşmanı olan Persleri yenerek Atina’ya olan minnetini tamamlamıştı.
Bir kuzunun komuta ettiği bir aslanlar ordusu beni korkutmaz.
Ama aynı şeyi, bir aslan tarafından komuta edilen kuzu ordusu için söyleyemem.
Kehanetleri nihayete erdirdi, yenebileceği düşman kalmayana dek ülkeleri fethetti ve kimsenin cesaret edemediği engelleri aştı. Gittiği yerlere kendi inancını, kültürünü ve dilini götürdü. Çok kültürlü imparatorluğun ne olduğunu onun egemenliği altında yaşayarak öğrendi insanoğlu. Bugün Hind Okyanusu’ndan Afrika sahillerine kadar Yunan dili ve kültürü biliniyorsa bunun en büyük sorumlusu hiç kuşkusuz zekasından daha keskin olan kılıcıyla ülkeleri birleştiren İskender’dir. İskender sadece Yunan edebiyatında değil aynı zamanda Babil tabletlerinde, Hind söylencelerinde ve Arap şiirlerinde anılmıştır. Gözünü budaktan sakınmayan yiğit bir kahraman olan İskender’in cesareti sadece çarpışma anında ortaya değil aynı zamanda harp sanatının idari boyutunu da kotaran bilge bir devlet adamıdır. Düşmanlarını savaş meydanlarında olduğu kadar diplomatik temaslar ile de istediği noktaya sürükleyebilen kuvvetli bir zekaya sahiptir. Cesaret, organizasyon yeteneği ve diplomasi gibi yetenekleri babasından geçmemiş dünya tarihindeki en ünlü filozoflarından aldığı eğitimle beceriler edinmiştir. Öğretmeni Aristoteles Evren Üzerine isimli kitabını ona ithaf etmiştir. Aristoteles öğrencisini İskender’in gözlerden ırak, altın, fildişi ve kehribarla parıldayan devasa duvarların yükseldiği ve kilometrelerce mesafelerle ayrılan burçlar ve bronzla takviye edilmiş giriş kapılarıyla çevrelenmiş görkemli bir sarayda ikamet ettiğini söylemiştir. Sarayda İskender’in ileri gelenleri, özel hizmetlileri ve muhafızları yanı sıra özel olarak ona sarayın dışındaki topraklarından bilgi taşıyan birlikleri vardı. Yine ordu komutanları, av sorumluları, armağan kabulünden sorumlu hazine memurları ve mali işleri yürüten üst denetçiler de saraydaki mevkilerine göre ayrılmışlardı. Ancak Aristoteles’e göre İskender’in sarayı Persopolis’te değil Susa ya da Ekbatana’da olarak anılmıştır. İskender Susa ya da Ekbatana’da ikamet etse de Persopolis de imparatorluk ikametlerinden birisiydi. Kimilerine göre ise Persepolis, vergilerini ödemek ve armağanlarını sunmak üzere büyük kralın huzuruna çıkan satraplık elçilerinin kabul edildiği en görkemli saraydı.
![]() |
| Büyük İskender'in büstü bulunan bir sikke, M.Ö. 4. yy, Trakya Kaynak: The British Museum, Londra |
Aynı dilin farklı diyalektlerini kullanan Yunanlar ile Makedonlar tarihsel bir rekabet halindedir. İskender’in babası II. Philippos bir Makedon kralıdır, Yunan kent devletlerini mağlup etmiş, birçoğunu yağmalamış ama yine de Atina’ya müdahale etmemiştir. Makedonlar Yunan dilini kullanırlar ve Yunan kültürüne ilgi gösterirlerdi. Yunanlar ise Makedonları küçük görür ama askeri olarak da onları mağlup edemez, siyaseten gölgelerinde büyürlerdi. İşte İskender’i yetiştiren siyasal ve kültürel ortam Makedon Yunan rekabetinde ama Atina’ya duyulan bir arzu ile işlenmiştir. Yunanlar da Makedonlar da ortak bir paydadan hareket ederek geçmiş tarihlerini paylaşma fikrinden uzaktır. Yunanlar Pers ile rekabetlerini yitirince Makedonlara gün doğmuş, Yunan kentleri Makedon baskısına maruz kalmıştır. Ancak Makedonların Yunanlar kadar gelişmiş bürokrasileri ve kaideli bir soy sistemi bulunmuyordu. Neredeyse II. Philippos ülkesini tek başına yönetiyor, yeni fethettiği Yunan kentlerini de kendisine bağlıyordu. II. Philippos’un büyüyen egemenliği içinde oğlu İskender de eğitiliyor, Yunan kültürünü ve siyasetini öğreniyordu. Soyunu Yunan tanrılarına kadar götüren II. Philippos da oğlu İskender’i Yunan destanları ve Homeros’un metinleriyle büyütüyordu. En ünlü öğretmeni ise Aristoteles’ti. İskender’in de “yaşamayı babama borçluyum; iyi yaşamayı ise öğretmenime” dediği ileri sürülmektedir.
II. Philippos’un oğlu İskender’i Kral Naibi olarak atadığı, devlet büyüklerinin ve Yunan soylularının oğluna bağlılık yemini ettirdiği bilinmektedir. Perslerle olan sınır mücadeleleriyle savaş deneyimi de kazan İskender’in babasının sarayında aldığı eğitimlerin dışında bir dünyası da bulunmuyordu. Kimi küçük muhalefet odaklarının siyasi mülahazalarına rağmen babasından sonra tahta İskender çıkmıştı. Aldığı eğitimlerin ve edindiği tecrübelerin kullanma zamanı gelmişti. İskender de babasının komutanlık vasıflarını benimsemişti tıpkı babası gibi savaşabileceğini göstermişti. Hızlı hareket ederek düşmanlarını şaşırtarak gafil avlıyordu. Anadolu’yu, Pers ülkesini, Levant bölgesini, Babil’i böylelikle fethetmişti. Aniden bastırdığı Suriye, Mısır ve Arap ülkelerindeki düşmanlarını kendisine bağlamıştı. Herodotos’u okuyan İskender Nil deltasının etrafında yolunu oldukça rahat buluyordu.
Uzun yaşayıp şöhretsiz ölmektense,
kısa yaşayıp şöhretli ölmeyi tercih ederim.
Makedon orduları Güneş Tanrısı Ra'ya adanmış Nil’in en kutsal şehirlerinden biri olan Heliopolis'e ulaştıklarında elde ettikleri değerin farkındaydı. Mısır mitolojisinde bu kent, Bennu olarak bilinen bir kuş ile sembolize edilen mitolojik bir varlığa dönüşmüştür. Bu kuş daha sonra Yunan mitolojisinde phoenix adıyla belirecekti. İskender’in askeri seferleri kültürler arası mitolojik etkileşimlere de neden oluyordu. Kültürel öğeler toplumlardan toplumlara geçiyor, yeni oluşan kültürel unsurlar başka kültürlere aktarılıyordu. İskender de Mısır’ın antik başkenti olan Memfis’e ulaştığında onlar gibi tanrılarına saygılarını göstermiş, kült alanlarda istilacı bir güç gibi değil de onlardan birisi gibi hareket etmiştir. Mısırlıların Firavunlarına verdikleri unvanları alarak sadece onların devletine değil aynı zamanda dinine ve kültürüne de sahip çıkmıştı. Artık İskender “Horus’un koruyucusu”, "Amon'un Sevgilisi” ve “Ra'nın Gözdesi" olarak anılmaya başlanmıştı. Bu sıfatları almasıyla birlikte İskender, kendisi için de derin anlamlar ifade eden “Güneşin Oğlu” mertebesine yükselmişti. Böylece daha önce Zeus’a kadara dayandırılan soyu Ra’ya kadar da uzatılmaya başlanmıştı. Hem Mısır’ın hem de Yunan’ın inançlarında tanrı olarak kabul edilecek bir seviyeye ulaşmıştı. İskender Mısır’dan sonra Libya’ya kadar ulaştı. Libya tanrısı hakkında çok az şey bilinmektedir. Siva'daki ana tapınak bir hac merkeziydi; kehanetlerine de inanılıyordu. Libya’daki tanrının sureti koç şeklindeydi, kült simgesi de büyükçe konik bir taş ile gösteriliyordu. İskender bu tanrıyla da kendisini özdeşleştirmiştir.
Mısır’da derin izler bırakan İskender, adıyla anılacak bir kentin kurulması için Rodoslu mimar Dinokrates'i görevlendirdi. Mısır’dan ayrılmadan önce İskender idari yaptırımlar da gerçekleştirdi. Yunan idaresi Mısır’ı ele geçirmişti. Mısır ve Libya’dan sonra İskender Pers’e ilerledi, Pers kralını takip edip Hindistan’a kadar gitti. Savaşlar ve işgaller ile dolu bir yolculuğu tamamladığında Hindistan’a ulaşmıştı. Ancak bu yolculuktur İskender’e asıl büyük unvanını kazandıran olguydu. Zira İskender Hindistan’a ulaştığında dünya hala küçük buzul çağını yaşıyordu, iklim tutarsız, Asya ile alt kıtayı ayıran sıradağları ise aman vermeyen buz duvarlarıyla kaplıydı. Hind geçidini aşan Makedon ordularına Hindistan’ın kapıları da açılmıştı. Hindistan ulaşmanın İskender mitinin oluşmasında katkısı muazzam olmuştur. Yunan düşüncesi için burası dünyanın sonudur. Makedon düşüncesi Hind ülkesine ulaşmayı epik boyutlara taşınan bir zafer olarak görmüş ve asırlar boyunca yüceltmiştir. İskender Hindistan’a ulaştıktan sonra güneşe kurbanlar kesmiş, askerlerin moralini yükseltecek spor karşılaşmaları düzenlemiştir. Hindistan’da da kendi adını taşıyacak iki büyük kentin kurulmasını emrettikten sonra İndus nehrini takip ederek okyanusa varmak istemiştir.
![]() |
| Emîr Hüsrev-i Dihlevî'ye ait bir el yazmasında Büyük İskender tasviri, 1609, İran. Kaynak: Walters Art Museum, Baltimore, ABD. |
Akdeniz’in rahat ikliminden gelip Hint kıtasının sıkıntılı havasına alışamayan Makedon ordusu ise bir an önce yolculuklarına kaldıkları yerden devam etmek ve nihayetinde de seferlerini tamamlayıp ülkelerine geri dönmek istiyordu. İskender ise Hind ülkesinin de ötesine geçmek istiyordu. Onun hedefi en son Dionysos’un gördüğü kutsal topraklara ulaşmaktı. Yunan efsanelerinde burası harikalar diyarı olarak betimleniyordu, üzerinde bal pınarları akıyor, altın, gümüş, inci, kehribar ve diğer değerli taşlarla dolup taşıyordu. Hind’in ötesinde, dünyasın sonunda mor boya ve tütsü üretiliyordu, ayrıca burada sağlıklı insanların yüz yaşına kadar yaşadıkları biliniyordu. İnanılmaz güzellikteki bu aile yadigarı toprakların bilinen dünyanın sınırlarının ötesinde bulunduğu düşünülüyordu. Bu efsanevi ülkede üç sıra dişi olduğu söylenen kaplanlar, filler, yılan ve timsahlar bulunuyordu. İskender de, Hindistan'da cücelerle, devasa ayaklarını şemsiye olarak kullanan köpek başlı insanlarla karşılaşan Dionysos’un gördüklerini görmek istiyordu. Yani İskander’in yegâne amacı Makedon egemenliğini Hint okyanusuna kadar genişletmek değildi. Aynı zamanda Yunan efsanelerinde anlatılan bütün bu hikayelerin doğruluğunu da kanıtlamak istiyordu.
Ancak İskender’in başında olduğu Makedon ordusu sekiz yıldır seferdeydi. Ordunun sefere de yağmaya da doyduğu bir gerçekti. Artık askerlerin yeni bir sefere daha mecali kalmamıştı. Hind kıtası dinlenmek, eğlenmek ve yeniden güç toplamak için iyi bir yer de sayılmazdı. Soğuğun can aldığı, devasa engellerin aşılarak gelindiği Hindistan’da yağmur eksik olmazdı, hastaların ve yaralıların iyileşmesi ise neredeyse imkansızdı, alt kıtanın egzotik güzellikleri Yunan beğenilerinin çok ötesindeydi. Yeniden yürüyüşe geçildiğinde ise bu kez Hind alt kıtasının başıboş kralları İskender’in ordusunu yıpratmıştı. Büyük kayıplar ve yerine getirilemeyen moraller nedeniyle Makedon askerlerinin yürüyüş hızı da yavaşlamıştı. Ancak asıl mesele İskender’in görmek istediği dünyanın sınırına daha yolunun olduğunu anlamasıyla ortaya çıkacaktı. Ele geçirilen bir Hind kentinden öteye geçmek istemeyen komutanları İskender’e zorluk çıkarmıştı. Bu yağmalanan son kent olmalıydı, askerler zenginliklerini ülkelerine götürmek istiyordu artık. İskender ne komutanlarının taktik nedenlerine kulak asıyordu ne de askerlerinin moralsizliğini dinliyordu. Kehanetler de ilerlemenin iyi olmayacağını gösterdiğinde İskender üç gündür karar verememişti. Artık ne askerleri ikna edebilirdi ne de tek başına yola çıkabilirdi.
Nasıl gökyüzüne iki güneş sığmazsa,
yeryüzüne de iki önder sığmaz.
İskender doğum günlerini seferde kutlamaya alışıktı ancak otuzuncu yaş günü biraz farklıydı. Otuz yaşına dünyanın sınırına yaklaşmış ama kendi askerlerine söz geçirememiş bir komutan olarak girmişti. İklimin, coğrafyanın ve biraz da yılmak bilmeyen Hindistan’daki yeni düşmanlarının da zorlamasıyla nihayetinde boyun eğen İskender alt kıtaya on iki sunak diktirip ülkesine dönmek için güneye inmeye başladı. Dönüş yolunda sefer de yağma da hız kesmeden devam etti. Sogdiana’daki zorlu direniş ise İskender’in ölümcül bir yara almasına neden olmuştu. Yaralanmasına ve hakkında öldü iddialarının hızla yayılmasına rağmen İskender yolculuğuna devam etti, kendi adına yeni kentler inşa etti ve yağmalamalarıyla bölgede talan etmedik düşman bırakmadı. Kadim Yunan’da, ölümünün ardından erdemleri ve başarılan kabul edilmiş her şehrin kurucusuna sunulan kurbanlarla birlikte tanrı gibi tapınıldığını bilen İskender tüm başarılarının ardından kendisinin de sunak adanan bir tanrı olacağını düşünüyordu ama isteği daha yaşamda iken başına gelmiştir. Sambastalar İskender’i avatar olarak kabul edip tanrısallaştırmıştı bile. Makedonlardan önce Sambastalar İskender’i tanrı olarak yüceltmişti. Yapılan bir görüşme sırasında Sambasta kralı İskender’i kendi inançlarındaki avatar ile özdeşleştirince Yunanların İskender’i Dionysos ile özdeşleştirmesi gibi yeni bir paye daha kazanmıştı. Tüm bunlara rağmen yolculuk zorluydu, yerliler huzursuz askerler yorgundu. Arrhionos’un da değindiği gibi İskender’in bir an önce "artık savaşamayan Makedonları Makedonya’ya geri göndermek istemesi" oldukça anlamlıydı.
Artık hedef bir an önce İskender’in yeni başkenti olacak olan, Mezopotamya’nın kadim imparatorluk kenti Babil’e ulaşmaktı. İskender’in ordusunun bir kısmı okyanus üzerinden geçerken bir kısmı da Pers ülkesinin üzerinden Babil’e doğru hareket edildi. Ancak dünyanın gördüğü en büyük komutan olan İskender başkenti yaptığı Babil’de çok az bir zaman geçirebildi. İsyanlar, huzursuzluklar, yağmalar ve tutarsızlıklar yakasını bırakmadı. Yolda geçen ömrü yolda noktalandı, ana vatanını bir daha göremedi. Kadim başkent Babil’e büyük coşkuyla girmişti ama idaresi hiç beklendiği gibi olmadı. Batı ile doğuyu birleştiren hükümdar ne batının ne de doğunun istediği gibi bir hükümdar olamamıştı. Batı ile doğunun arasındaki kültürel farklılıklar siyasi yaklaşımları da değiştiriyordu. Yunan ile özdeşleşen batı topraklarında bilge bir hükümdar olması bekleniyordu, Perslerin bayraktarlığını yaptığı doğuda ise otoriter olması isteniyordu. İkisi de olamadı, ikisini de tek bedende birleştiremedi, batı ile doğuyu tek elde nasıl yönetebileceğini çözemedi. Ne yıllar boyunca savaş meydanlarında edindiği deneyim ne de dünyanın görüp görebileceği en büyük hocalardan aldığı eğitim bu ikilemi çözebilmesine yaramamıştı. Büyük İskender en nihayetinde Babil’de II. Nebukadnezzar’ın sarayında hastalıktan ya da zehirlenmekten kaynaklı bir ölüm ile yüzleşmişti. Yaratmaya çalıştığı büyük imparatorluğun başkentinde aklında hala yeni fetihler ve yağmalar var iken son yolculuğuna uğurlandı.
1. Bülent İplikçioğlu, Eskiçağ Tarihinin Anahatları, Cilt: I, İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayınları, 1990.
2. Egon Friedell, Antik Yunan’ın Kültür Tarihi, Ankara: Dosta Kitabevi, 1999.
3. Gerald Messadié, İskenderiye’nin Yazgısı, İstanbul: Arion Yayınevi, 2006.
4. Herodotos, Herodot Tarihi, Çev: M. Ökmen, Ed: Azra Erhat, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1973.
5. Jean Bottéro, Der., Eski Yanıdoğu: Sümer’den Kutsal Kitap’a, Ankara: Dost Kitabevi, 2005.
6. Jona Lendering, Büyük İskender, Çev: B. Sengir, İstanbul: Kitap Yayınevi, 2009.
7. Kemalettin Köroğlu, Eski Mezopotamya Tarihi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2006.
8. Nigel Rodgers, Antik Yunan, Çev: Ü. E. Uysal, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2015.
9. Oğuz Tekin, Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş, İstanbul: İletişim Yayınları, 2008.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder