Bir kentten bir imparatorluğa dönen coğrafyasının sınırlarını çizemesek de adını da izini de tarihten silemiyoruz. Yeryüzüne tanrının oğlu olduğunu iddia eden bir Yahudi’nin gelmesinden tam yirmi dört asır öncesinde Akadların imparatoru Sargon başkentinin tam karşısına bir çukur kazdırmış ve adına da ganimetlerini ele geçirip getirdiği kadim kent Babil’in adını vermiştir. Tarihte Babil’den bahsedilen en eski kayıt bu intikam öyküsüdür. Demek ki Babil Sargon’dan da onun fethetme gayretinden de önce oluşturulmuş eski bir yerleşim birimidir. Akad imparatoru Sargon’un hırsını artıracak kadar yükselen ve nihayetinde fethedilip ganimetleri bir çukura gömülen Babil tarih boyunca imrenilmeye, özenilmeye ve kıskanılmaya bu ilk hikâyeden sonra çok uzun süreler boyunca devam edecektir. Babil ilk günden son güne kadar birçokları tarafından yağmalandı, Babillilerin yağmaladıkları onca başka uygarlık da cabası. Babil kaydedilen en eski imparatorluk başkentlerinden birisiydi, ancak onun farkı diğer tüm imparatorluk başkentlerinin hep onu örnek alması ve taklit etmesidir. Babil herkesi imrendirecek bir kentti. Yaratılış Şiiri’ne göre Marduk eski güçlere yenilince dünyayı yaratmış ve üzerine de kendisi için Babil kentini kurmuştur. Babil tanrı tarafından kurulan mitolojik bir kenttir.
Babil’i yöneten ilk hanedanlığın en büyük hükümdarı Hammurabi’dir. Hammurabi’nin ünü yasalarından çok asırlarca adından söz edilecek kentin siyasal ve dinsel otoritesidir. Gücün ahlaki kurallara uyulduğu bir yapı içinde etkili olabileceğinin bilincinde olan Hammurabi, kendini ülkeyi düzenlemek için tanrı tarafından seçilmiş görmekte ve kendisini “dünya üzerinde adaleti sağlayan” hükümdar olarak tanımlamaktadır. Hammurabi’nin kanunları da Babil’daki adalet arayışının bir sonucudur. Hammurabi de bir ölümlüdür ve siyaseti hayatının sonu ermesiyle de noktalanmıştır. Ancak gölgesi uzun süreler Babil’in üzerinde bulunmuşsa da kentin tüm sorunlarına tek çare olamamıştır. Keza Hammurabi’nin ardından da Babil işgallerle, tahriplerle ve yağmalarla uğraşmak zorunda kalmıştır. Anadolu’dan gelen Hititler M.Ö. XVI. asırda Babil’i yağmaladı, Marduk’un büyük heykeli Babil’den alınıp götürüldü. Kassit hanedanı zamanında ise Babil’in Marduk heykeli vatanına geri getirildi ve beş yüzyılı aşan süre boyunca bu başarı Kassit soyluların iktidarda kalmasını sağladı. Kassitler de Babil kentinin kültürel kimliğini benimsedi ve hatta Babil’in dilini tüm Yakındoğu’nun ortak dili haline getirdiler.
Babil’in meşhur Marduk heykeli M.Ö. XIII. yüzyılda bu kez Asur tarafından çalınmıştı. Ama Asurlular yağmaladıkları bu kente âşık olmuşlardı ki Asurlu krallar kendilerini hep Babil kralı olarak görmüştür. Bir yüzyıl sonra Nabukadnezar Marduk’u Babil’e geri getirdi ve onu tanrıların kralı olarak ilan etti. Babil’in batı sınırındaki Sami, Kaldani ve Arami toplulukları imparatorluğu ve kenti sürekli yıpratan isyanlara yol açıyordu. Kimi zaman buradaki küçük hükümdarlar büyük Babil hükümdarlığını ele geçirebiliyordu. Asurlular bir kez daha Babil’i alsalar da kentin entelektüel saygınlığına gölge düşürmediler. Asur hükümdarları artık kentin iç işlerine karışmıyordu, Babil’in dinsel ve kültürel üstünlüğüni tanınıyordu. Öyle ki Asur kralları Babil’deki sunakların ve tapınakların onarımını sürdürdü ve bununla anılmak istendi. Babil din kitaplarında da anılır. Örneğin Kitab-ı Muakddes’te Yeremya’nın kehanetine yol açacak M.Ö. VIII. yüzyılda Babil’in en acı günleri yaşanacaktır. Sennaçerib oğlunu öldüren Babil’i yerle bir etmiştir. Babil’e yapılan sekizinci fetihte, kendi yazdıklarına göre, ne kadar iç duvar, dış duvar, tapınak ve tanrı, tuğladan ve topraktan ne kadar ziggurat varsa hepsini yerle bir edip önce Fırat’a oradan da Deniz’e kadar taşımıştır. Yarattığı yıkımın büyüklüğü o kadar göz alıcıdır ki tozu Bahreyn’e kadar ulaşmıştır.
Asur da yıkıldı ama Babil ayakta kaldı. Ne Asur imparatorluğu kaldı ne de Babil’e yaptıkları acımasız seferler kalmıştı hafızalarda. Babil’in egemenliği bir kez daha dirilmişti. Asur’un adını yeniden alan başka bir hanedan ise bu kez Nabopolassar ismini taşıyan evladıyla Babil’e bir kez daha girebilmişti. Asılar geçse de Babil’ın cazibesi hala güçlü hükümdarları çekiyordu. Babil’e bir kez daha sahip olan bu yeni hükümdar ise oğluna II. Nabukadnezar adını vermişti. Öyle ki bu küçük çocuk büyüyünce Babil’in sınırlarını Mısır ile Med ülkesine dayamıştı. II. Nabukadnezar’ın adı Kitab-ı Mukaddes’teki kötücül bir anlatımla aktarılmış olsa da Kudüs’ü fethedene kadar coğrafyasının en saygın yönetimini o kurmuştu. Her ne kadar kültürel ve dini değerini asla kaybetmemişse de Hammurabi’nin siyaseten zirveyi görmesinden sonra Babil ne askeri ne de siyasi bakımdan bu noktaya gelememişti. Siyasi ve askeri zaferleriyle devletinin maliyesini güçlendiren II. Nabukadnezar Babil’i yeniden imar etti, kentin kültürel ve dinsel önemini mimari güzelliklerle taçlandırdı. Babil onun zamanında yeniden bir dünya harikası haline getirildi, Kudüs’ün fethiyle elde edilen ganimet dahi onun kötülenmesine yol açan şanına leke vuramamıştı.
Deniz basacak Babil’i, kabaran dalgalar örtecek:
Kentleri viran olacak, toprakları kimsenin yaşamadığı, geçmediği
Kurak bir çöle dönecek. Yeremya, 51: 42-43
Babil’de yeniden kurumsallaşan yeni Asur hanedanı üyelerinden en çok II. Nabukadnezar ve Baltazar’ı bilmekteyiz. Zira bu iki isim de Kitab-ı Mukaddes’te kötücül bir şöhretle ölümsüzleştirilmiştir. Kitab-ı Mukaddes ve Heredotus’ta kaydedilen Babil kenti II. Nabukadnezar’in imar ettiği kenttir. Zaman dizgesinde II. Nabukadnezar’ın dönemi iki kaynakta sıkça tasvir edilmiştir. Güçlü bir hükümdar olan II. Nabukadnezar kendisinden önce gelen Sargon, Hammurabi ve I. Nabukadnezar gibi Babil’de derin izler bırakmıştır. Babil’in görkeminin yaratılmasında en az onlar kadar pay sahibidir. Kentteki entelektüel birikimin ve çok kültürlü yapının meydana gelmesini fetihleri kadar uyguladığı sosyal ve siyasal rejimle de mümkün kılmıştır. Ülkelerinden kaçan kralların, komutanların ve katiplerin Babil’de toplanması için her şeyi yapmıştır. Kent surlarının, tapınaklarının ve sunaklarının imarı için de maliyesini ve hazinesi düzenlemiştir. Böylece kentteki kültürel doku her geçen gün renklenmiş, Mısır’dan Med’e kadar bilinen dünyanın tüm dillerini konuşan insanların Babil’de toplanması mümkün hale gelmiştir.
Babil’in kurulmasından altı asır sonra iktidara gelen II. Nabukadnezar’ın kentte yaptırdığı imar faaliyetlerinin üzerinden binlerce yıl geçmesine rağmen ihtişamı hala arkeologları şaşırtmaktadır. Kent duvarlarından, görkemli tapınaklarına kadar hala bütün güzelliklerini saklamaktadır. Kent antik dünyanın bütün kültürel nüvelerini barındıracak şekilde geliştirilmişti. Her iktidara geçen kral kente yeni bir sunak yeni bir tapınak yaptırdı, ya da en azından görkemli bayındırlık projeleriyle gelecek nesiller boyunca kentin ayakta kalmasını sağlayacak ekonomik altyapıyı hazır hale getirdi. Bu göz kamaştırıcı kentin antik dünyada bir eşi benzeri daha yoktu, düşmanlarının dahi kıskandığı bir başkent yaratılmıştı. Tanrılar ile bağdaştırılması boşuna değildi. Bu muazzam yapı aynı ölçüde insana da ev sahipliği yapıyordu, semtleri ve banliyöleriyle kent her asırda katman kazanmıştı. Kentin semtlerine o semtle ilişkilendirilen mamullerin adı verilmişti. Semtler birbirinden kapılar ya da sahip oldukları önemli yapılar ile ayrılıyordu. Dış duvarların dışında ise kenti besleyen bereketli tarlalar bulunmaktaydı. Sekiz kapısı bulunan kentin bir planı vardı ve gelecek nesillerin imar projeleri için tabletler ile saklanmıştı.
Babil’in evleri topraktan tuğlaların güneşte kurutulmuş ve kilden yapılmış bir harçla birleştirilmesiyle inşa edilmiştir. Zenginlere ve soylulara ait evler hanenin merkezindeki bir avlunun etrafına sıralanmış odalardan oluşurdu. Her odanın tavanında yer alan delikler hem içeriye ışık girmesine imkân sağlıyordu hem de içeride yakılan ateşin dumanının çıkmasına izin veriyordu. Çatıları düz bu evlere bir odadan girilir, birbirini takip edilen odalardan geçilip avluya çıkılırdı, ki bu avluda diğer odaları birbirine bağlardı. Sıradan insanların evinde bulunan bu plan tanrıların evi olan tapınaklarda da uygulanıyordu. Babil’de ayrıca bir mezarlık bulunmazdı, ölüler yaşayanların evlerinin altına gömülürdü. Herodotos’a göre Babil’deki evler üç dört katlı olabiliyordu.
Sevgiden tutkuya, tatlı sözlerden şehvete kadar Babil bir de İnanna ile Dumuzi’nin kentidir. Kadınına kutsal kitaplardaki kıstaslardan fazlasını tanıyan ama tanrıların da gazabından kurtulamayan bir yerdi Babil. Bu haliyle de imrenilen ve insanların gitmek istediği bir yerdi. Yaşadıkları ve yaşattıklarıyla insanlar; tarihçilerin görmek ve göstermek istedikleri gibi siyah ve beyaz olarak ikiye ayrılmazlar. Griler, alacalar ve adı sanı konmayan ton farklıları geçmişimizde çokça bulunmaktadır. Aklın ve bilimin doruklara ulaştığı Yunan kentleri aynı zamanda batıl inancın ve haset tanrıların oyun alanıdır da aynı zamanda. Aynı Yunan kentleri gibi Babil’in de akla yatmayan özellikleri vardı. Babil’de tıp değil büyüler, efsunlar ve şifalar kol geziyordu. Başı ağrıyanlar, hasta olanlar ya da savaşta yaralananlar şifacılara, büyücülere ve efsunculara başvurur ve dertlerine çare ararlardı. Mesela ateşin sorumlusu musallat olan bir hayaletti, kötülük kovucu bir duanın ardından bir merhemle ovulmalıydı. Bazen tanrılar yardımcı olmazdı, tanrıların müdahale etmeyi reddettiği durumlarda okunacak başka dualar dahi vardı. Killere ya da taşlar üzerine küçük muskalar yazılırdı. Bu muskaların bazen kötü ruhları kovmak bazen de iyi ruhların sadakatini sağlamak için yazıldığı anlaşılmaktadır. Özellikle hamile kadınlara düşük yaptırdığına inanılan Lamaştu adı verilen ruha karşı çokça muskalar yazılmaktaydı. Hastalar da şifayı boyunlarına astıkları efsunlarla geçirmeyi amaçlıyordu. Görüldüğü üzere Babil’de büyü günlük yaşamın ayrılmaz bir parçasıydı. Dinin pratiği büyüsel ve efsunlu tabularla gerçekleştiriliyordu.
Astrolojinin ana vatanı Yunan değil Babil’dir. Babil’de çözülmeyi bekleyen onlarca tablet yıldızlarla gök olaylarıyla ve onların yer yüzündeki insanlara olan etkisiyle ilgilidir. Yunanlılar Babil’deki bilgileri ve teknikleri geliştirmiş geliştirmesine ama yine de göğe bakılan ve bunu bilişsel teknik gibi detaylarla anlamlandıran ilk atalarımız Babil sakinleriydi. Hatta kahinlerin, müneccimlerin ve yorumcuların yetiştiği uzman okulları dahi kurmuşlar ve kentte bir göksel geleneği oluşturmuşlardı. Bu okullarda kullanılan ders kitaplarında göksel olayların anlamları öğretilirdi. Buna göre örneğin ay doğduğunda bir bölümü gölgeli olduğunda uçlarına bakılmalıydı; sağ ucu küt diğer ucu ince ve uzun ise üç yıl içinde ülkenin ekonomisinin durağanlaşacağına alamet sayılmalıydı. Yine şayet hava on bir gün boyunca gürlerse hayvanların bir salgın ile telef olacağı anlaşılabilirdi.
Babil’in hem Kitab-ı Mukaddes’te kaydedilen hem de antik yazarlar tarafından anlatılan bir başka özelliği de hiç kuşkusuz efsanevi duvarlarıydı. Kent iki büyük sur bütünü tarafından sarılmaktaydı. II. Nabukadnezar’ın egemenliği sırasında kenti çevreleyen olağanüstü bir güvenlik sistemi kurulmuştu. Kentin birkaç kilometre dışında bulunan bir iç duvar ile tam olarak altmış kilometre ötesinde bulunan bir başka dış duvar daha vardı. İki duvar arasında Fırat’ın iki kolu birleşiyordu. Strabon’un övgüde yere göğe sığdıramadığı ana duvar iç duvardı, dış duvarları aşıp iç duvarı görenler kendisini şanslı hissediyordu. Duvarlar asırlar boyunca gelip giden hükümdarlar tarafından onarılmış, seferlerde tahrip gören kısımlarının sağlamlığı artırılmıştı. Herodotos hem Babil’in iki duvarından bahsetmiş hem de bir hendeği tasvir etmiştir. Herodotos duvarlardaki kapı sayısını yüz olarak vermiştir ki bu sayı Yunanlar için üstün bir büyüklük ölçütüdür. Etrafını çeviren efsanevi duvarları ile tanrıların ikameti kabul edilen bu kent, yaratıcısı olan tanrıları yüceltiyor, tüm ziyaretçilerinin kendisine âşık olmasını sağlıyordu. Adını binlerce yıldır insanlık hafızasında canlı tutan Babil onu ve sakinlerini yaratan Marduk’un kozmolojik olarak başatlığını da simgeliyordu.
Batı kültürünün köklerinin atıldığı Yunan, Mısır ve Roma uygarlıkları Babil kentini örnek alarak kurulmuştur. Sümerler, Akadlar ve Persler ise sırayla Babil’e akın etmiş, kenti yağmalamış ve ganimetleriyle kendilerine zenginlik kazandırmıştır. Yakındoğu’da Babil’den geçmeyen, Babil’e uğramayan ve haliyle Babil’den etkilenmeyen hiçbir uygarlık bulunmamaktadır. Babil ise Elam, Hurri, ve Kassit gibi komşu halklar ile mücadele etmektedir. Çevresinde birazcık parlayan hangi kent var ise, Kenan’ın ve Kudüs’ün örneklerinde olduğu gibi, Babil’e dahil ediliyordu. Çok kültürlü toplum dokusu ilk kez Babil’de denenmiş bir yoldu, bu yol daha sonra Avrupa’nın modern temellerine kadar uzanmıştır. Babil kentindeki mimari öğeler, sanatsal ürünler ve kültürel değerler bin yılları aşan etkileriyle sanatçılar, düşünürleri ve araştırmacıları meşgul etmiştir. Babil’de yazılanlar insanlık hafızasının en eski kayıtlarını oluşturuyordu. Hala onların yazdıklarını okuyoruz, hala onların kutsal kentlerini tanımaya, kültürlerini anlamaya çalışıyoruz.
Babil Sürgünü
Edebiyatın en eski sembollerinin, yazılı tarihin en eski kayıtlarının ve tanrılara adanmışlığın en eski kenti olan Babil tanrının gazabına uğramış bir kent olarak değil karmaşanın, anlaşılmazlığın ve çeşitliliğin sembolüdür. Bu karmaşanın içine savaşlar ve yağmalar aracılığıyla zorla getirilen esirler de eklenmektedir. Yunan şehir devletlerini ayakta tutan köleler ile karşılaştırmak için elimizde veri olmasa da Babil’deki kölelerin ekonomik ve kültürel katkılarını yine kölelerin yazdıklarıyla biliyoruz. Yahudilerin Babil’e esaret altında getirilmesi kendi kutsal kitaplarında yazılmış ve günümüze kadar aktarılmıştır. Tarihi kaynakların da desteklediği bu kayda göre Mısır’dan çıkışlarından yüzlerce yıl sonra Yahudiler yeniden bir sürgüne tabi tutuluyordu. Yahudiler Perslerin Babil’i işgal etmesine kadar esaret altında tutulmuşlardır. Kentin düşmesinden sonra ise büyük bir kısmı Yahudiye’ye geri dönerken bir kısmı da bu kentte kalarak tarihteki en eski diasporayı da oluşturmuşlardı. Milattan önce altıncı yüzyılda gerçekleştiği anlaşılan bu sürgünün ektileri ise dinler tarihi açısında oldukça güçlü olmuştur.
Milattan önce yedinci yüzyılda Yahudiler Asurlulara bağlı bir uydu devlet olarak göreceli bir bağımsızlık altında yaşıyorlardı. İbadetlerine ve kültürel geleneklerine karışılmıyor, belirli mali ve askeri yaptırımları kabul etmeleri bekleniyordu. Babil önce Asur ülkesini ele geçirip Yakındoğu’daki hakimiyetini artırınca rakibi Mısır güçleri Kenan’a doğru hareket etmeye başlamıştır. Ancak Mısırlılar gelmeden rakipleri Babilliler harekete geçmiştir bile. Babil güçleri tüm Yahudiye’yi ele geçirip, Kudüs’ü de yağmalamış, Yahudilerin en eski mabedini yıkmışlardır. Ganimet sadece kadim kentin altınları ve gümüşleriyle sınırlı değildir. Kudüs’ün iş gücü olarak kullanılabilecek bedenen güçlü köleleri yanı sıra soyluları, düşünürleri ve eli kalem tutanları da ganimet olarak esir edilmiş ve Babil’e getirilmiştir. Kitab-ı Mukaddes’e göre Babilliler iki kez gelmiştir, birincisinde sadece soylular ve düşünürler götürülmüş iken ikincisinde tüm Yahudiler Babil’e kadar sürüklenmiştir. Babil Sürgününde Yahudilerin başına gelenler kutsal kitaplarında geniş ölçüde ele alınmıştır. Zira Yahudiler için sürgün önemli bir konu olarak kendisini göstermektedir. Mısır’dan çıkıştan sonra bir de Babil’e sürüklenmek Kitab-ı Mukaddes’teki en büyük acılardan birisi olarak anıla gelmiştir, ta ki Nazilerin işgal ettikleri ülkelerde Yahudilerin bir kez daha sürülmesine kadar.
Kitab-ı Mukaddes’te Tanrıyı hâkim bilen Dânyâl adıyla bahsedilen bir Yahudi kralı bulunmaktadır. Hem en eski mabetleri yıkılan hem de anavatanlarından koparılıp Babil’e getirilen Yahudi sürgünlerinden sadece birisidir o. Kuran-ı Kerim’de adı anılmasa da Müslümanlarca mürsel olmayan nebi olarak kabul edilmektedir. Kudüs’ün soyluları arasından gelip Babil’e sürgün edilen Yahudilerden olan Dânyâl uzun süreler boyunca yabancı kralların yanında köle olarak hizmet etmiştir. Dânyâl ülkesinden koparılıp giden onlarca Yahudi soylusundan sadece birisidir. Onun yaşadıkları ve yazdıkları hem Yahudilik hem de tek tanrı inanç geleneği üzerinde derin izler bırakmıştır. Yahudileri Babil’deki sürgünlerinden kurtarıp ana yurtlarına döndüren de Dânyâl ile ilişkilendirilen inanca bağlılık ve geleneklerine sahip çıkma arzusudur. Gerçekten de Dânyâl sürgünde iken inancından ve geleneğinden çıkmamıştır. Bir köle olarak önce krallara hizmet etmiş ise de yaşadıklarını kaydedip gelecek nesillere aktarmıştır.
Öykünün başında Yahudiye bölünmüş bir ülkeydi. Yeşaya ve Yeremya zamanında Yahudiler yeniden birlik olmayı denese de güneydeki krallar Mısır’ın, kuzeydeki krallar da Babil’in egemenliğine girmişti. Babil Kralı II. Nebukadnezzar Mısırlılar ile Kenan ve Yahudiye’nin paylaşımı için mücadele ettiğinde Yahudi başkenti Kudüs saldırılara açık hala gelmiştir. Mısırlılara üstün gelen Babil orduları II. Nebukadnezzar’ın önderliğinde Kudüs’e girdi ve kenti yağmaladı, halkın büyük çoğunluğuyla birlikte soyluları ve önde gelen düşünürleri Babil’e götürdü. İşte Kudüs’ten Babil’e götürülen soylular arasında Dânyâl da bulunuyordu. Götürülenler Babil krallarının elinde hizmet etmeye mecbur kılındılar. Kitab-ı Mukaddes’e bakarsak Yahudi halkı Mısır’dan sonra Babil’de bir kez daha sürgünü ve köleliği yaşıyordu. Dânyâl gibi soylu ailelerin gençleri Babil sarayında hizmet görmeleri amacıyla devşirilip eğitimden geçirilmişlerdir. Dânyâl’ın Babil’de ve sürgünde yaşadıkları Kitab-ı Mukaddes’in ilgili babında kaydedilmiştir. Dânyâl sürgünde Babil sarayında köle olarak devşirilince adı değiştirilir, dil öğretilir ve belirli hizmetleri görmesi için zorlu eğitim altına alınır. Eğitimini aldığı ve içine girdiği bu kültür Yahudi inancıyla bağdaşmayan zorlu bir yapıdır. Tek tanrıya inanan ve putlara tapınmayan Dânyâl içinde yaşadığı Babil kentinin çok sayıdaki tanrılarına inanmaya ve putlara tapınmaya zorlanıyordu. Dânyâl Babil’deki baskın bürokratik yapıyı dışarıdan bir gözle birincil elden yaşamış ve tasvir etmiştir. Kaydettikleriyle Babil’in dışarıdan nasıl gözlemlendiğini bize Kitab-ı Mukaddes eliyle aktarabilmiştir.
Mağrur Babil Kralı II. Nebukadnezzar’ın egemenliği bittiğinde Dânyâl sürgündeki Yahudi toplumunu alıp Kudüs’e geri dönmüştür. Bilgeliğinin kaynağını tanrısının kendisine rüyaları aracılığı ile konuşmasında gören Dânyâl hizmet ettiği Babil sarayından sonra II. Nebukadnezzar’ın düşmanı köle olarak bu kez Medlerin hizmetine girmiştir. Kitab-ı Mukaddes’e bakılırsa Yahudiler Kudüs’ün düşmesini ve Babil sürgününü önderlerin ve kendilerinin ahlaki hatalarına bağladıkları gibi bir de dini sebepler sıralamışlardır. Yahudiler Tanrı’yla yaptıkları yasaya uymamış, tanrı buyruğu olan dini yasalara başkaldırmışlardı, tek tanrı inancıyla bağdaşmayan eylemler sergilemişler, kahinlere ve yalancı mesihlere aldanmışlardır. Tüm bunları düşünen Yahudiler mabetlerinin yıkılmasını ve Babil’e götürülmelerini tanrının onlara bir cezası olarak görmüşlerdir. Babil’de sürgünde iken hem kendileriyle hem tarihleriyle hem de inançlarıyla baş başa kalmışlar ve derin bir iç hesaplaşmaya girmişlerdir. Sürgünde Yahudiler kendi inançlarını ve geleneklerini korumuş olsa da Babil kenti ve halkıyla da bir etkileşime de girmişlerdir. Babil’de Yahudiler hayatlarının her alanında olduğu gibi dini tutumları bağlamında da Babil inançlarıyla etkileşim içine girdiler. Günümüzde Yahudilere ait dini ve ritüel uygulamalarında Babil etkisini görmek mümkündür. Bugün bu halkın dini için yaygın olarak kullanılan Yahudilik inancı esas olarak Babil’deki sürgünde şekillenmiştir. Kudüs’te iken Yahudiler Mabet merkezli bir din geliştirmişlerdi. Babil sürgününden sonra ise Yahudilik daha çok kitap, tanrı ve mesih merkezli bir inanç haline gelmiştir. Bu şekillenmede hiç şüphesiz Babil sürgününün, kültürünün ve inançlarının etkisi de oldukça çoktur.
“Gün gelecek, sarayındaki her şey, atalarının bugüne kadar bütün biriktirdikleri Babil’e taşınacak. Hiçbir şey kalmayacak. Soyundan gelen bazı çocuklar alınıp götürülecek, Babil Kralı’nın sarayında hadım edilecek.” Kitab-ı Mukaddes, Hizkiya, 20:17-18
Kudüs’teki ilk mabet Yahudilerin inancındaki tek ve asıl tapınaktır. İnançlarının merkezinde tapınak bulunmaktadır. Kudüs’teki tek ve merkezi tapınak, bir tek tanrı fikrini sembolize etmektedir. Tapınağın yıkılması bu yüzden de çok büyük acı yaratmış ve teolojik tartışmalara neden olmuştur. Babil sürgününden sonra ise Tanrı tapınak ile eşleştirilmek yerine birey ile ilişkilendirilmeye başlanmıştır. Yine eskiden Yahudiler inançlarında meleklere sadece tanrıya yardımcı hizmetkâr olarak yer verirken Babil sürgününden sonra melekler insan ile tanrı arasında bir aracı rolü de üstlenmeye başlanmıştır. Yahudiler tanrı ile iletişim kuran liderlerine, kendilerince kral, Müslümanlarca nebi ya da peygamber derken, Babil sürgünü ile nebiler, krallar ya da peygamberler de Babil’e taşınmıştır. Sürgün Kudüs’ün yenilmezliği düşüncesini yok etmiştir. Kudüs yıkıldıktan sonra da nebilerin ve kralların onlara yeniden umut vermek ile görevli olduğunu düşünmeye başlamışlardır. Babil sürgününde Dânyâl tanrıyla bağlılık konusunda önemli deneyimler edinir ve bu deneyimler yazdıklarıyla asırlar boyunca tek tanrı geleneğine aktarılır. Dânyâl, özellikle Babil Sürgünü esnasında büyük zorluklar yaşamıştır, imanını korumuş ve tüm zorluklara rağmen inandığı tanrıya sadakatini sürdürmüştür.
Yahudi tarihide ilk kez Kral Süleyman tarafından yapılan Tapınağın II. Nebukadnessar tarafından yıkılması halkın inancını oldukça derinden sarsmıştır. Tapınak yıkılsa bile Kudüs inançlarındaki önemini korumuştur. Bazı araştırmacılar Kitab-ı Mukaddes’teki bazı ifadelerden yola çıkarak, Tapınak yıkılsa bile kutsallığını kaybetmediğini Babil Sürgünü boyunca hac mekânı olma özelliğini koruduğunu ileri sürmüştür. Yahudiler Kudüs dışındaki ilk ibadethanelerini Babil’de inşa etmişlerdir. Tanrı’nın görkeminin bütün dünyayı dolduracağını düşünen Yahudiler gittikleri her yerde yeni ibadethaneler açmaya böylece başlamışlardır. İbadetlerinde ise değişiklik olmuştur. Kurban sadece Kudüs’te yapılabilen bir ibadet olduğu için Babil gibi sürgün ile gidilen bir yerde yapılması mümkün değildir. Bunun yerine Kudüs’e yönelerek yapılan bir dua edilmeye başlanmıştır. Dünya tarihinde Kudüs’e dönerek ibadet eden ilk topluluk Babil’e sürgün edilen Yahudiler olmuştur. Yine Babil’deki sürgün boyunca İsrailoğullarının yönetimi konusunda da değişim gözlenmiştir, nebiliğin anlamı ve toplum içindeki görevi sürgün ile değişmiştir. Bazı gelenekler ise Babil ile başlamıştır. Şabat dinlencesi, Oruç ve Sünnet örneğin Yahudiler arasında Babil sürgününden sonra yayılan bir gelenektir. Babil’den önce Yahudilerin Yahudiye’de sünnet olduğuna rastlanmamaktadır. Dördüncü ay olan Tammuz ayının on yedinci günü tutulan oruç Kudüs surlarının Babil güçleri tarafından aşılmasından duyulan acı için tutulan oruçtur. Yahudi Bayramları ilk kez düzenli olarak Babil’de kutlanmaya başlamıştır. Zira sürgün vatan hasretini ve dini bağlılığı artırmıştır. Yahudiler Babil’den takvim yapmayı ve yazıcılığı da öğrenmiştir. Böylece bayramlar ve özel günler takvimde yerleştirilmiş ve gelecek kuşaklara aktarılmıştır. Babil tanrıları Marduk ile İştar ise kendilerine Yahudi geleneğinde Mordekay ve Ester adlarıyla yer edinir. Etkileşim mitolojik esinlere de ilham vermektedir. Yine örneğin Yahudi inancındaki Ahiret yani öte dünya ve Mehdi yani kurtarıcı gibi kavramların Babil’deki sürgünden öğrenildiği de iddia edilmektedir. Yahudiler esarette yeni kavramlar ile de tanışmıştır.
Babil sürgünün bu etkileri kadar belki de en önemli etkisi Yahudilerin tarih yazıcılığı geleneğinin Babil’deki sürgünde edinilmiş olmasıdır. Yahudiler bir yandan Aramice’yi yaygın olarak kullanmaya başlamışken bir yandan da tarih yazıcılığı mesleğiyle tanışmıştır. Babil Talmudu olarak bilinen Kitab-ı Mukaddes’in daha yakın tarihli kısımları sürgünde yazılmıştır. Sürgündeki soyluların ve din adamların gayretleriyle kaybolan gelenek yitirilip gitmesin diye sözlü gelenekten yazılı hale getirilmeye başlanır. Bu çalışmalar esaret döneminde halkın ileri gelenleri olan katipler ve din adamları tarafından yapılmıştır. Sürgünde bilginin değeri anlaşılmıştır. Bugün bildiğimiz anlamda Kitab-ı Mukaddes’in Eski Ahit kısmı sürgünde ete kemiğe bürünmüştür. Yahudi geleneğinde temel ibadetler Kudüs’teki tek mabet ile sınırlı olduğundan sürgünden sonra din adamlarının görevi de kalmamıştır. Artık toplumlarına kendi başına nasıl ibadet edeceklerini öğretmeleri gerekmektedir. Bu da ancak bir kitap ile mümkündür. Yapılmayan ibadetlere geleceğe bırakılırken kimi yeni ibadetler ise kişi ile ilgilidir. Kişinin eğitimi için kitabın önemi anlaşılmıştır. Eskiden mabede girmesi dahi istenmeyen kişilerin ibadetini görevli din adamları yaparken, sürgünde bu ibadetin yerini kitabın ışığıyla gerçekleştirilen kişisel ibadet almıştır. Bilgiye olan ihtiyaç artmıştır. Bir kere bilgi kaybedilmeden aktarıldıktan sonra, geriye kalan kişinin görevidir. Artık her inanan, aynı Dânyâl gibi tanrıya olan yükümlülükleri ve sürgünün zorlukları ile kendisi yüzleşecektir.
Kaynaklar:
Zecharia Sitchin, Kayıp Diyarlar, Çev: Yasemin Tokatlı, İstanbul: RM Yayınları, 2005.
Beatrice Andre-Salvini, Babil, Ankara: Dost Yayınları, 2006.
Warwick Bray ve David Tramp, The Penguin Dictionary of Archaeology, Harmondsworh: Penguin, 1970.
James G. Frazer, Altın Dal: Dinin ve Folklorun Kökenleri (Cilt. 2), Çev: M. H. Doğan, İstanbul: Payel Yayınları, 1992.
Jean Bottéro, Der., Eski Yanıdoğu: Sümer’den Kutsal Kitap’a, Ankara: Dost Kitabevi, 2005.
Serpil Akbıyık, Babil Esareti’nin Yahudiler Üzerindeki Sosyal, Kültürel ve Dini Etkileri, Konya Selçuk Üniversitesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2010.
Robert N. Bellah, İnsan Evriminde Din: Eski Taş Çağından Eksen Çağına, Çev: Mete Tunçay, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2017.
Muzaffer Ramazanoğlu, Çev., Gılgamış Destanı, Ankara: Cumhuriyet Gazetesi, 1998.
Egon Friedell, Antik Yunan’ın Kültür Tarihi, Ankara: Dosta Kitabevi, 1999.
Murat Kayıkçı, Düşünce-Mekan İlişkisi Bağlamında Eski Yunan’da Kent, Ed: A. Mengi, Kent ve Politika: Antik Kentten Dünya Kentine, Ankara: İmge Yayınları, 2007, s. 147-159
Mircea Eliade, Dinsel İnançlar Tarihi, 3 Cilt, Çev: Ali Berktay, Ankara: Kabalcı Yayınevi, 2003.
Muazzez İlmiye Çığ, İştar’ın Kaleminden Hititler ve Hattuşa, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2000.
M. Şemseddin Günaltay, Yakın Şark, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1937.
Kemalettin Köroğlu, Eski Mezopotamya Tarihi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2006.

_-_Google_Art_Project_-_edited.jpg)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder