Tarihi Bağlamında Bir Demokrasi Denemesi

Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi diyor sözlükler Demokrasi için, tarihi ise en az kendisi kadar muğlak bu kavramın. Antik Yunan'dan başlayıp Fransız Devrimi'ne, Sovyetlerden tutup Amerikalara kadar türlü öyküsü elbette yazılmıştır. Günümüzde artan baskılara rağmen dünyanın hala her köşesinde insanların dilinden düşürmediği ortak bir kavram var ise muhakkak Demokrasi olmalıdır. Üzerinde çokça uzlaşıya da varılamadığı aşikardır. Az biraz tarihine bakmak ve yeniden tartışmaya açılan bu kavramı anlamak adına kadim zamanlardan başlayarak, yurt bellediğimiz yaşadığımız topraklar üzerinde başlayan en eski öyküsüne odaklanmak gerekiyor belki de. 

Kadim Yunan’ın en eski icatlarından birisi olarak bilinen bu kavram Avrupa’nın temel normlarından birisidir. Thukydides'in Perikles'e atfettiği kadarıyla basitçe yönetimin bir kişi ya da zümrede değil de tüm halkta olduğu yönetim biçimine denilmektedir. Oysa Perikles ne özgürlükten yana taraftı ne de muhalifleri onun adaletli yönetimine saygı göstermekteydi. Başarısız seferleri ve zorba idaresiyle eleştirilen Perikles kenti otuz yıl boyunca yönettiğinde, düşmanları tarafından halka rağmen halk adına idareyi ele almakla itham edilmekteydi. Thukydides ise Perikles'i daha üst bir sınıfa yerleştirmektedir. Yanı sıra asırlar sonra Roma’da da Augustus ona benzer bir idare tesis edince tarihi bir temellendirmeye ihtiyaç duymuştur. Baştaki liderler egemenlik hakkını halktan almayı söyleyerek çoğunluğun temsil ettiklerine kendilerini ve muhaliflerini ikna edebiliyorlardı. Hobbes’a göre de aslında Thukydides demokrasinin değil monarşinin teorisyeni kabul edilmelidir. Görülüyor ki mucidi olan Yunanlardan modern düşünürlere kadar Demokrasi tam olarak tanımlanamamış ve anlaşılamamıştır. Toplumun nasıl ve kim tarafından yönetileceği her zaman insanların merakını çekmekte olan bir problemdir. Basit bir yanıtla çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir tarihlendirmeye ve yorumlamaya ise hala ulaşılamamıştır. Kavram Yunan dilinde olsa da anlamın içini ve özgünlüğü tek başına Yunan kentlerindeki yavan tartışmalarla açıklamak mümkün değildir.


Entellektüel anlamda demokrasiden hoşlanıyorum, 

ama içgüdüsel olarak aristokratım, yani kalabalıkları küçümser ve onlardan korkarım. 

Özgürlüğü, hukukun egemenliğini tutkuyla sever ve haklara saygı duyarım, 

ama demokrasiyi sevmem. En içten duygularım böyle. 

Alexis de Tocqueville, Writings, Notes, and Political Speeches, 1994, s. 13


Tesadüfi olmayan bir şekilde Atinalılar Demokrasi’ye bağlı değildir ve içlerinden çıkan hiçbir düşünür de Demokrasi’ye öyle methiyeler falan da düzmemiştir. Herodotos, Perikles, Sokrates gibi isimler Demokrasi’yi savunsa da Aristofanes, Ksenofon, Platon, Aristoteles gibi bazı isimler de açıkça Demokrasi karşıtıydı. Onlar için yönetim belirli becerilere sahip olanlara bırakılmalıdır. Demokrasiye karşı olanlara göre ancak bu becerilere sahip olduğu düşünülen soylular, zenginler ve eğitimliler devleti iyi bir şekilde yönetebilirlerdi. Devlet yönetimi cahil halk tabakasına ya da "ayaktakımına" bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir. Kentlerde yaşayan ve özgür bir halk olan Yunanlar kendilerini Avrupalı görüyor, medeni addediyor ve Perslerin barbarlara özgü rejimlerine de burun kıvırıyorlardı. Önce Persler Yunan’dan bir farkı olmayan İyon kentlerini Avrupa’dan, sonra da Arap fatihler Akdeniz’in doğusunu Avrupa kıtasından ayırdılar. Böylece Avrupa, “Küçük” Asya’da ve Akdeniz’in doğusunda olmayan şeyler olarak anlaşılmaya başlamıştı. Demokrasi de bu coğrafyanın yönetim şekli olarak yüzyıllar içinde şekillendi, meydana geldi ve toplumların ortak iradeleriyle yaratıldı. Avrupa’nın eşitlik, demokrasi ve özgürlük idealleri çoğu kez iki büyük kutuptan beslenmiştir ki bunlar Roma ve Yunan’dır. Hıristiyanlığın da bu iki kent bağlamında ikiye ayrılması da Avrupa tarihinin bir sonraki aşamasıdır. Demokrasi Hıristiyanlığın yüzyıllar boyunca Avrupa’yı kaplayan bir tül gibi üstünü kapatırken nefes almakta zorlanmış ve nihayetinde Aydınlanma’nın halkları silkelemesiyle yeniden yeşermiştir. Tabi bunu yapmak için önce dünya savaşları olarak bilinen ve tarihçilerin numaralandırarak anlatmayı sevdiği Avrupa’nın kendi içindeki paylaşımını tamamlaması gerekecektir. 



Özgürleşen toplumların çığlığı Paris’te duyulduğunda yönetim erk sahiplerinden birliktelik sahiplerine olan topluma geçecekti. O zamana dek kolektif güçten bihaber olan ötekiler, dışlananlar ve aşağılanmışlar egemenliği kendi üzerlerine aldıklarında Aydınlanma’nın şairlerinin aklına eski Yunan düşünürlerinin unutulmaya yüz tutan idealleri gelmişti. Sahi güç halkta mı idi? Amerika’daki kolonilerin İngiliz krallarına karşı giriştikleri mücadele daha tamamlanmadan Fransızları yakan devrim ateşi, çok geçmeden halk adına yeniden gücü elinde toplamaya kararlı Paris’teki bir takım öncü kadroların ellerine yüzlerine bulaşmıştı. Robespierre’i ikiye ayıran giyotini kimler, neden hazır etmişti? Amerika’daki devrimin Avrupalı bir değer ve insanlık onuruna en yakışan yönetim şekli olduğunu ilk söyleyen ise Alexis de Tocqueville olmuştur. Krallarından kopan kitlelerin oluşturduğu toplumun yavaş yavaş her yere yerleşeceğine, Amerika Birleşik Devletleri'nde bunun zaten gerçekleştiğine ve bizi neyin beklediği konusunda kesin bir ipucu öne sürdüğüne inanıyordu. Ne o gün ne de bugün Amerika’da görülen sorunları görmüyor, Demokrasi’nin kaçınılmaz olarak dünya halklarının tüm sorunlarına çare olacağını düşünüyordu. Zaten Alexis de Tocqueville’in Demokrasiye dair kehaneti iki yüz yıl içinde tüm dünyadaki siyasal gelişmeleri bir şekilde özetlemeye en yakın cümle olarak akıllarda kalabilir. 

Peki Fransız devriminden bu yana Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası haline gelen Demokrasi ilk kez siyasal bir söylem halini aldığı Amerika’da doğmadığına göre kadim Yunan’daki kökleri tarihi bir yaratıma da işaret etmekte midir? Yani Demokrasi gerçekten de bir Yunan icadı mıdır? En büyük Yunan düşünür ve tarihçiliğin babası Herodotos tam aksini düşünüyordu. Çağdaş tarihçilerimiz sıklıkla antik Yunan kentlerindeki agoraları, tiyatroları ve meydanları eşitler arasında bir buluşma alanı olduğu çıkarımında bulunmaktadırlar. Oysaki Yunan halkları emperyalist ve kolonyalist eğilimlere sahipti, eşitlikten değil sosyal statülerin devamından yanaydı ve hiç kuşkusuz yasalarla betimlenmemiş yapıtları ilkel demokratik kurumlar olmaktan çok uzaktı. Bugün çağdaş hiçbir toplumun benimseyemeyeceği antik yurttaşlık kavramı, Roma’da olduğu kadar Yunan’da da hakların kullanımını sınırlayan en büyük ölçüttü. Bu temel sorunu bir kenarda bırakarak eski Yunan kentlerinin çağdaş anlamda demokrasinin mucidi olup olmadığı tartışması bitecek gibi değildir. Mucidi tartışmalı, babasız doğan demokrasilerdeki yurttaşın kim olduğu tanımlanamaz, Atina’nın yurttaşları sadece ebeveynleri de özgür doğan askerliğe uygun erkeklerden ibarettir. Çokça kısıtlı bir kitleye tanınan yurttaşların kullandığı demokrasinin ne hukuki bir dayanağı vardır ne de yasal bir güvencesi, eski bir adettir o kadar. O zamanın Yunan düşünürleri Atina’yı Sparta’yla karşılaştırıp daha asil olduğunu söylerler de daha eşitlikçi, daha özgürlükçü ya da daha demokratik bir niteliğe sahip olduğunu söylemezler. 



Her ne kadar bu bir ayağı tökezleyen antik demokraside sadece erkeklerin yurttaş olarak temsil edildikleri ve bu yüzden günümüz demokrasi kavramından farklı ve sınırlı olduğu ortada olsa da, Atinalıların bu kısıtlı demokrasiyle kralları, aristokratları ve tiranları devirerek çağdaş demokratik yapıların yanında toz zerreleri ile karşılaştırılacak kazanımları elde ettiğini söyleyebiliriz. Özgür erkek yurttaşlar ile sınırlanan Atinalılar başlarındaki tiranları devirdikten sonra demokrasiye geçebilmişlerdi. Aristokratları temsil eden İsagoras’ı deviren Kleisthenes ve üyesi bulunduğu Alkmaeonid sülalesi halkın, çiftçilerin ve zanaatkârın desteğiyle Atina'da iyi bir pozisyona gelmişti. İktidarı ele geçiren Kleisthenes’in adı Atina kent tarihinde bir takım demokratik reformlar ile ilişkilendirilmektedir. Resmi bir görevi olmadığı anlaşılan Kleisthenes’in anayasal reformları nasıl gerçekleştirdiği tam olarak bilinmemektedir ama soyluların devlet üzerindeki tahakkümünü kırabilmiştir. Dörtyüzler Meclisi’nin üye sayısını artıran, kenti farklı bölümlere ayırıp yerelde yöneten, halk meclisinin yetkilerini artıran Kleisthenes Atina’nın yönetiminin bir daha tek elde ya da bir zümrede toplanmasına imkân vermek istemiyordu. Ephialtes'in ölümünden ve Kimon'un da kent dışına sürgüne gönderilmesinden sonra Atina'nın en güçlü kişisi olan Perikles demokrasiyi yerleştirmek için çok çaba harcayan bir başka isimdir. Böylece Atina yüzyıllar içinde kendisine has bir demokratik geleneği içselleştirebilmiştir.

Zaferlerin mimarı ve mimarların hamisi olan Perikles hem meclis hem de mahkeme üyelerine maaş bağlanmasını mümkün kılmıştır. Böylece siyaset idareye olan mali bağlılığından kurtulmuştur. Demokrasi kavramı kadim Yunan kentlerinde yalnızca sadece üç yüzyıllık dönemde kısa ve çok marjinal bir yaşam sürmüş ve tarihin tozlu yaprakları arasında yerini almıştır. Sonra uzun bir süre gözden kaybolmuş, batı geçmişe dönüp kültürel köklerini Yunan ve Roma’da arayana dek unutulmuştur. Önce Amerikan arkasında da Fransız devrimiyle başlayan askeri ve siyasal çalkantılara kadar düşün ve eylem adamlarınca kutsanmışsa da işlerlik kazanması için büyük halk kitlelerinin harekete geçmesi gerekmiştir. Batılı siyaset felsefesinin eşitliği, özgürlüğü ve kardeşliği yücelttiği on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar izine rastlanmamış, hakkında yapılan kimi karamsar yorumlar Yunan diyaloglarıyla sınırlı kalmıştır. Devrimler çağı dahi demokrasiyi yıkayıp aklayamamış, Immanuel Kant demokrasinin despotizme giden yol olduğunu yazmıştır. Batı kendi çağdaşlık ve ilerleyiş öyküsünde demokrasinin doğumunu, gelişmesini ve insan iradesinin en yüksek mertebesi olarak yükselmesini tek kültürlü bir cihetle yorumlamıştır. Farklı medeniyetlerdeki başka siyaset tarzları, anlayışları ve uygulamaları dikkatlerden kaçabilmiştir. Bu da nihayetinde siyah ile beyaz gibi keskin ayrımlara düşmemize neden olup, demokrasiyi de anlama biçimimizi zorlaştırmıştır.


Doç. Dr. Selahattin Özkan


Yararlanılan Kaynaklar:

Warwick Bray ve David Tramp, The Penguin Dictionary of Archaeology, Harmondsworh: Penguin, 1970.

Luciano Canfora, Avrupa’da Demokrasi: Bir İdeolojinin Tarihi, İstanbul: Literatür Yayınları, 2010.

Egon Friedell, Antik Yunan’ın Kültür Tarihi, Ankara: Dosta Kitabevi, 1999.

Nigel Rodgers, Antik Yunan, Çev: Ü. E. Uysal, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2015.

Oğuz Tekin, Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş, İstanbul: İletişim Yayınları, 2008.

Murat Kayıkçı, Düşünce-Mekan İlişkisi Bağlamında Eski Yunan’da Kent, Ed: A. Mengi, Kent ve Politika: Antik Kentten Dünya Kentine, Ankara: İmge Yayınları, 2007, s. 147-159


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder