Yeni dünyayı keşfeden Kolomb’un Hind diyarlarına yeni yollar aramaktan çok kayıp şehirlerin rüyasını gördüğünü düşünebilirsiniz. Ancak bu yolculuk çok daha derin bir etki bırakmıştı. Katolik İspanya’nın bilinenin ötesindeki topraklarından getirdiği zehirli bitkiler, yarı çıplak yerliler ve tükenecek gibi görünmeyen değerli taşlar Avrupalıların gözlerini kamaştırıyordu. Kolomb yeni dünyada korkunç ama bir o kadar da zengin kentlerle tanışmıştı. Bunlardan en önemlisi hiç kuşkusuz kaybolmuş bir kentti. Meksika'nın yüksek yaylalarının tam ortasındaki kadim Aztek ülkesinin keşfi ve onlardan artı kalanların ele geçirilmesi tarihsel açıdan Kolomb’tan ziyade "konkistador" olarak anılabilecek en büyük İspanyol kumandanlardan olan Hernando Kortez adıyla birlikte anılmaktadır.
Hernando Kortez ilk kez 1519'da Küba'dan on bir gemiden oluşan bir donanma ile yola çıkmıştı. Yanındaki altı yüz adam ve hayli yüksek sayıdaki yetişkin atıyla yeni dünyaya adım atmıştı. Uzun ve kıtalararası ilk yolculuklardan birisini gerçekleştiren Kortez ve ekibi Yukatan'ın körfez kıyısı boyunca yavaş yavaş ilerlemişti. İspanyolların şaşkın bakışları altında Aztek elçileri hükümdarlarının yolladığı selamları ve ince bir güzelliğe sahip armağanları konuklarının gözlerinin önünden geçirmişti. Kastilya'lı Bernal Diaz adlı bir görgü tanığına göre hediyeler arasında "üstünde pek çok resim olan ve bir araba tekerleği kadar büyük bir güneş çarkı" da vardı "tamamı altından ve akıllara durgunluk veren bir şeydi ve sonrasında bunu tartanlar çarkın on bin dolardan daha çok edeceğini söylediler." İspanyolların gözlerini kamaştıran hediyeler bunlarla sınırlı değildi, "gümüşten yapılma ve ayın taklidi büyük parlaklığı olan" bir çark daha geçince misafirler ev sahiplerinin zenginliğinden emin olmuştu.
Kuşanmış keyifle, yiğit bir şövalye, gün ışığında ve gölgede,
Bir şarkı söyleyerek, yol almıştı epeyce, arayarak Eldorado'yu.
Ama yaşlandı- bu korkusuz şövalye ve bir gölge düştü yüreğine
Bulamayınca hiçbir yer; anımsatan Eldorado'yu.
Edgar Allan Poe, 1946.
Elçiler bu armağanların hükümdarları Moctezuma tarafından kutsal Quetzalcoatl'a adandığını söylemişlerdi. Çok uzun zaman önce savaş Tanrısı tarafından Azteklerin ülkesini terk etmeye zorlanan büyük bir hayırsever olan Aztek tanrısı Quetzalcoatl "Tüylü Yılan" olarak bilinmekteydi. Azteklerin inancına göre "Tüylü Yılan" Quetzalcoatl aşk, rüzgâr ve bilim tanrısıdır. Takipçilerinden oluşan bir grupla Yukatan'a giden bu tanrı daha sonra doğuya doğru yelken açmış ve ilerleyen yıllardaki doğum gününde geri döneceğine kehanette bulunmuştur. Quetzalcoatl kült merkezlerinde sıklıkla karşılaşılan bir tanrıdır. Tüccarlar, şifacılar ve çiftçiler Quetzalcoatl'a adaklar adardı. Onun mesihçi bir tanrı olduğu da düşünülmektedir. Aztek takviminde yılların devri her elli iki yılda bir tamamlanmaktaydı; dolayısıyla söz konusu kehanet elli iki yılda bir meydana gelecekti. Bu özellikleriyle kimi araştırmacılar Quetzalcoatl'in Azteklerdeki tek tanrıcılığa doğru bir yönelme olduğunu dahi söylemişlerdir. Tarihin ve talihin bir cilvesi olarak Azteklerin kehanetlerin gerçekleşmesini beklediği yıl İspanyolların kıtaya çıktığı yıl ile örtüşüyordu.
![]() |
| 15. Yüzyıldan kalma bir Quetzalcoatl tasviri |
Amerikan topraklarına adım atan İspanyol konkistadorların komutanı Kortez’in de kıyafetleri ve sakalları da aynı kehanetteki Aztek tanrısı Quetzalcoatl’i anımsatıyordu. Neredeyse sakalsız bir topluluk olan Azteklerin sakallı bir tanrıyı bekliyor olması gerçekten de şaşırtıcı bir son olarak dikkat çekmektedir. İspanyolların talihi gibi görünen bu olay Aztek tarihinin de sonunu getiriyordu. İspanyolların Azteklerin kehanetini ne kadar anladığını bilmiyoruz ama talihlerini sonuna kadar kullandıkları da ortadadır. Altın Ülke’den gelen güneş diskleri eski kıtaya çoktan ulaşmıştı. Habsburglar, İspanyol asilzadeler ve Katolik ruhbanlar yeni kıtanın güzellikleri ve zenginlikleri ile tanıştıklarında binlerce kilometre ötedeki kayıp kentleri hayal etmekten kendilerini alıkoyamamamışlardı. Ama bu ışıltılı şeylerin özgün sanatsal, dinsel, kültürel veya tarihsel değeri her ne olursa olsun eski kıtanın kralları için bunlar her şeyden önce altın demekti. İspanyolların ve tabi Avrupa’nın köhnemiş siyasal yapılarının iç ayaklanmalara ve dış savaşlara karşı verdiği mücadeleleri madden destekleyebilecek olan altın böylece bulunmuştu.
![]() |
| Hernando Kortez (1485-1547) |
İspanyol kralları Amerika’dan gelen değerli eşyaların eritilmesini ve paraya çevrilmesini emretti. Meksika'daki Kortez ve adamları da aynı tutumu benimsemişlerdi. Yavaşça ilerleyip karşılaşılan direnişi üstün silah gücüyle, o da olmazsa diplomasi ve ihanetle kıran İspanyollar Kasım 1519'da Aztek başkenti Tenochtitlan'ı ele geçirdiler. Günümüzde bu kadim başkent artık Mexico City olarak bilinmektedir. Bir gölün ortasına kurulmuş olan bu Aztek kentine ancak kolayca savunulabilen köprülerden ulaşılabilmektedir. Ama elli iki yıl sonra dönmesi beklenen Tanrı kehanetinin gerçekleşmesinden dolayı hala huşu içinde olan Moctezuma ve tüm asiller Kortez'i ve beraberindekileri sıcak bir kalp ile karşılamışlardı. Yalnızca Moctezuma'nın ayaklarında sandalet vardı, diğer Aztek askerlerinin ise ayakları çıplaktı, soyluları ve hizmetkarları ile tüm Aztek halkı bekledikleri beyaz tanrıların önünde tevazu gösteriyorlardı. Aztek kralı Moctezuma kehanetteki tanrılar sandıkları İspanyol konkistadorları gözleri kamaştıran sarayında ağırladı. Her yerde altın vardı, çatal kaşıklar bile altından yapılmıştı. Hatta kutsal varlıklar zannettikleri bu misafirlere altın eşyalarla dolu bir depoyu dahi gösterdiler. İspanyollar bir oyun kurup Moctezuma'yı yakalayıp kendilerine ayrılan bölümde tutsak aldılar ve salıverilmesi için fidye olarak altın istediler. Bunun üzerine Aztek soylular krallığın dört bir yanına koşucular yollayıp fidyeyi topladılar. Bir gemi dolusu altınla İspanyollar yeni kıtayı soyup soğana çevirmişti.
| Gonzalo Jiménez de Quesada (1509-1579) |
Meksika gerçekten de bir Altın Ülkesi’ydi, Bu dönemde İspanya’ya taşınan altının altı yüz bin pezo ağırlığında olduğu kaydedilmiştir. Yine de İspanyollar duydukları ve öğrendikleriyle şaşkına dönmüştü. Karşılaştıkları altının kaynağını araştırmaktan ve daha fazlasını nasıl elde edebileceklerini sorgulamaktan geri durmuyorlardı. Kulaktan kulağa yayılan "altın olan" bir efsaneye kapılmamaları beklenemezdi. Bu efsanevi kent Aztekler tarafından tanrılarına tapınmak için yapılmıştı. Bu zengin kentte kral ile halkı eşitti, ölüm onları eşitleyecekti. Burasının Kutsal Kitaplarda bahsedilen cennetle kıyaslanması boşuna değildi.
Hakkında çok şey duydukları Altın Kent’in yağmaladıkları ve geriye pek de bir şey bırakmadıkları kadim Aztek başkenti Tenochtitlan olmadığına çoktan inanmışlardı. Kulaklarına gelen inanılmaz efsanelerden birisi el hombre dorado (altın adam)’dı. Burası öyle zengin bir ülkeydi ki, altınlar öyle çoktu ki yöneticisi olan adam her sabah altın tozlarıyla kaplanır, akşamları da göle girip bu altınlardan yıkanır arınırmış. İşte böylesine söylencelerle süslenmiş ve zenginliğine zenginlik katılmış efsanevi bir kenti aramak İspanyolların yeni kıtadaki bir sonraki amacı haline gelmişti.
Artık söylenceler yazılı belgelere de konu olmaya başlamıştı. Panama'da yaşayan İspanyol bir kaptan olan Francisco Pizzaro'ya dayandırılan bir bilgeye göre yeni kıtada zümrüt ve altın bakımından zengin bir ülke vardı. Kralın asil vücuduna ayağından başına kadar üstüne toz haline getirilmiş altın serpilir, kokulu yağlar sürülürdü, kral da güneş gibi parlardı, kralın halkı ise ona sunulmak için yine altın eşyaları girdiği göle bırakırlardı. Artık bu kentin varlığına dair bir kanaat birliği vardı, tek sorun bu kentin nerede olduğunu bulmaktı. Söylentiler çoktu, günümüzdeki isimlerle sıralarsak Peru’nun, Panama’nın ve Meksika’nın çeşitli bölgelerinde olduğu söyleniyordu. Her yeni bir fikir ortaya atıldığında takipçileri bu yeni yere yöneliyor, yeni umutlar yeni arayışlar efsaneyi daha da büyütüyordu.
![]() |
| Bölgede yaşayan Muiskalara göre efsaneye konu olan şehir Guatavita Gölü'nden doğmalıdır. |
Avrupa'ya giden sayısız altın, gümüş ve değerli taşlar yeni kıtaya ve efsanelerine olan bakışı etkilemişti. Yeni kıta artık fırsatların, zenginliklerin ve aşırılıkların ülkesi olarak görülmeye başlanmıştı. Arkası kesilmek bilmeyen altının kaynağı olarak ünlenen El Dorado hakkında daha çok spekülasyon yapılmaya başlanmıştı. Avrupa’ya gelen zenginlikler, bulunamayan altın kente olan merakı artırmıştı. El Dorado'nun henüz bulunmamış olması, efsanesini daha da artırmaktaydı. Yerlilere dayandırılan öyküler, tanrısal güçlerle harmanlanan efsaneler ve büyülü olduğu düşünülen haritalar efsaneyi daha da cazip kılıyordu.
Amerika’ya gidenler, yağmalayanlar ve zenginlikleriyle zengin olanlar bu kentin efsanesiyle büyülenip okyanusları aşıp gelenlerdi. Aradan geçen onlarca yıla rağmen El Dorado halen bulunamadı. Amerika’nın zenginlikleri bütün dünyayı büyüledi, kadim imparatorlukların toprakları üzerlerinde yeni ülkeler kuruldu, yağmacılar ile yerliler birleşip yeni halklar dahi oluşturdu ama El Dorado efsanesi hala açıklığa kavuşturulamadı. Bu efsane belki de sadece ellerindeki altının varlığını göstermek için yapılan bir efsanevi ifadeydi. Araştırmacılara göre Amerika’daki çağdaş madencilik faaliyetleriyle çıkarılan altın hala daha kadim imparatorluklardan yağmalanan İspanyol altınlarının sayısına yaklaşamamıştır. Gösteriyor ki El Dorado gerçek olsun ya da olmasın, Amerikan yerlileri modern uğraşlarımızla elde edebildiğimizden çok daha fazla altına sahipti.
1. Zecharia Sitchin, Kayıp Diyarlar, Çev: Yasemin Tokatlı, İstanbul: RM Yayınları, 2005.
2. Warwick Bray ve David Tramp, The Penguin Dictionary of Archaeology, Harmondsworh: Penguin, 1970.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder